Site icon Dial M for Movie

Dagur Kári ile İnsanlık, Sessizlik ve Kendisinin Bile Açıklayamadığı Karakterler Üzerine

Nói the Albino ve Fúsi, izledikten yıllar sonra bile aklımda kalmaya devam eden filmler arasında. Bunun nedeni yalnızca hikâyeleri değil; Dagur Kári‘nin karakterlerine bakışındaki şefkat ve sadelik. Onun filmlerinde insanlar çoğu zaman yalnız, başarısız ya da hayatın bir yerinde geride kalmış gibi görünürler. Ama Kári, bu insanlarda trajediden çok insanlık görür. Bu yüzden uzun zamandır merak ettiğim bazı soruları kendisine yöneltmek istedim. Karakterlerinin nasıl ortaya çıktığından sessizliğin gücüne, Fúsi‘nin neden bu kadar çok insanla duygusal bir bağ kurduğundan günümüzde yavaş ve kişisel hikâyeler anlatmanın geleceğine kadar uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

Karakterleriniz çoğu zaman hayata geç kalmış ya da hiçbir yere tam anlamıyla ait olamamış insanlar gibi hissettiriyor. Bunu modern erkeklik krizinin bir yansıması olarak mı görüyorsunuz, yoksa daha kişisel bir yerden mi geliyor?

Karakterlerimin nereden geldiğini bilmiyorum, bu benim için de bir gizem. Ama kesinlikle bilinçli olarak “modern erkeklik krizi” gibi konulara değinmeye çalışmıyorum. Karakter yaratmak benim için daha sezgisel bir süreç; yalnızca bir film boyunca birlikte vakit geçirmeye değecek kadar ilginç insanlar yaratmaya çalışıyorum.

Bugünden geriye baktığınızda, Nói the Albino ile Fúsi arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz? Biri gençlikten kaçma arzusunu, diğeri ise yetişkinliğin duygusal sıkışmışlığını mı temsil ediyor?

Bence iki filmin ortak noktası, ikisinin de birer büyüme hikâyesi olması. Fúsi yetişkinliğe hayatının oldukça geç bir noktasında adım atarken, Nói bir bakıma bunu gereğinden fazla erken yapıyor.

Filmlerinizdeki erkek karakterler genellikle kırılgan, sessiz ve duygusal olarak savunmasız insanlar. Bu bilinçli bir tercih mi? Bunu çağdaş sinemadaki geleneksel “güçlü erkek karakter” imgesine bir tepki olarak görüyor musunuz?

Hayır, bilinçli bir tercih değil ve bunu herhangi bir şeye tepki olarak da görmüyorum.

Sizce Fúsi neden bu kadar çok insanla duygusal bir bağ kurdu? Seyirciler ona acıdıkları için mi, yoksa gerçekten kendilerinden bir parça gördükleri için mi onunla bağ kurdular?

Fúsi aslında çok iyi kalpli ve bir bakıma masum biri. Büyük bir yüreği var, üstelik Zen’i andıran bir bilgelik taşıyor. Umarım seyirci onunla acıma duygusu üzerinden bağ kurmuyordur. Benim için onda saflık ve haysiyet var.

Ilmur Kristjánsdóttir, Gunnar Jónsson (Fúsi)

Filmleriniz çok özel bir duygusal dengeye sahip. Aynı anda hem çok hüzünlü hem de çok komik olabiliyorlar. Bu ton senaryo yazım sürecinde doğal olarak mı ortaya çıkıyor, yoksa bilinçli olarak kurduğunuz bir şey mi?

Mizah ve trajedinin birleşimi beni her zaman büyülemiştir. Bu benim en sevdiğim kokteyl. Saf komediler bana biraz sığ ve yüzeysel geliyor, ciddi dramlar ise çoğu zaman fazla ciddi. Bu yüzden tonumu ikisinin arasında bir yerde konumlandırmaya çalışıyorum.

Sessizlik filmlerinizde çok güçlü bir rol oynuyor. Sessizlik sizin için diyalog kadar önemli diyebilir miyiz?

Senaryo aşamasında metinlerim genellikle daha fazla diyalog içerir. Ama çekimlere başladığımda mümkün olduğunca diyaloğu silmeye çalışırım. Bir duygu ya da his bir jest, bir hareket veya bir yüz ifadesiyle aktarılabiliyorsa, benim için neredeyse her zaman tercih edilen yol budur.

Tómas Lemarquis, Elín Hansdóttir (Nói Albinói)

The Good Heart’tan sonra bir dönem tükendiğinizi ve hatta bir süreliğine film yapma isteğinizi kaybettiğinizi söylemiştiniz. Sizi sinemaya geri döndüren ne oldu ve o dönem Fúsi’nin daha sıcak ve umutlu tonunu nasıl şekillendirdi?

Bu doğru. The Good Heart‘ın yapımı yıllar sürdü ve sonunda tüm enerjimi tüketti. Bir süreliğine müzik besteciliği eğitimi almak için okula gittim. Sonra Fúsi fikri bir anda geldi, uçağımı beklerken havaalanında aklıma düştü. Normalde bir senaryoyu tamamlamam 5 ila 15 yıl sürer. Ama bu kez bütün fikir bir anda geldi ve senaryoyu sadece birkaç ay içinde yazdım.

Yönetmenler Hollywood’a yaklaştıkça daha büyük beklentiler ve daha görünür kurallar sürece dahil oluyor. Bu ortam size yaratıcı anlamda özgürleştirici mi geldi, yoksa daha kısıtlayıcı mı?

Sanırım New York’ta geçen The Good Heart‘tan bahsediyorsunuz. Film Amerika’da geçmesine rağmen Avrupa fonlarıyla finanse edildi ve çekimlerin büyük kısmını İzlanda’daki bir stüdyoda gerçekleştirdik. Bu yüzden tam yaratıcı kontrole sahiptim ve para sahiplerinden gelen herhangi bir baskıya ya da kısıtlamaya uymak zorunda kalmadım. Bu açıdan son derece şanslıydım.

Paul Dano, Brian Cox (The Good Heart)

Algoritmaların ve hızlı tüketimin belirleyici olduğu bir çağda, sessiz, kişisel ve duygusal olarak kırılgan hikâyeler anlatmak daha mı zor hale geldi?

Hikâyeleri anlatmak daha zor değil. Ama belki de artık seyirciye ulaşmak daha zor hale geliyor. Ne yazık ki sinema kültürü geriliyor; insanlar filmleri evlerinin rahatlığında izlemeyi tercih ediyor. Yine de sinema salonlarının yeniden canlanacağını ve insanların film izlemeyi tekrar ortak bir deneyim olarak görmek isteyeceğini umuyorum.

Sizce günümüz seyircisinin hâlâ yavaş akan, küçük ölçekli insan hikâyelerine karşı sabrı var mı?

Umarım vardır!

The Good Heart ile yönetmenin tamamlanmış en güncel projesi, 2025 yapımı bir dizi.

Röportaj ve çeviri: Deniz Arslan

Click here for the original (English) version of the interview.

Exit mobile version