Sinema dünyasına tiyatro kökenli olarak giren insanların pek çoğu genellikle muadillerine göre biraz daha ön plana çıkıp dikkat çekici işlere imza atabiliyorlar. Bu duruma gerek oyuncularda gerekse yazarlar ve yönetmelerde sık sık rastlamaktayız. Sinemanın tarihine baktığımız zaman da tiyatronun sinemaya olan pozitif yöndeki etkilerini görmezden gelemeyiz, bu bağlamda günümüz sinemasını bu hale getiren, tarih boyunca şekillendiren önemli elementlerden birisi de hiç şüphesiz tiyatrodur. Martin McDonagh da tiyatro kökenli bir yazar ve yönetmen olarak arka planından gelen birikimi kullanarak filmlerini üretiyor. The Banshees of Inisherin (2022) filmini incelediğimizde, çoğumuzun kolayca fark edebileceği üzere, film belli başlı düzenlemelerle tiyatro sahnesine uyarlanmaya oldukça elverişli bir yapıya sahip. Senaryo olarak iki karakterin çatışmasını devamlı olarak tırmanan bir gerilim ile işleyip bunu kısa bir zaman diliminde ve kısıtlı bir mekânda ele almış. The Banshees of Inisherin, Pádraic (Colin Farrell) ve Colm (Brendan Gleeson) karakterleri üzerinden günümüzde bile etkilerini gözlemleyebildiğimiz İrlanda iç savaşını mercek altına almış. Ancak film bu iç savaşa tarihsel bir bakış açısı getirmek yerine daha insancıl bir görüş ile inceliyor. Meydana gelen olayların bireyler üzerindeki etkisi, savaşın ve aynı toplumun üyeleri olarak birbirimizin kuyusunu kazmanın anlamsızlığı bu doğrultuda sinema perdesine aktarılmış.
Toplumsal Yozlaşma
Adadaki insanların hepsi aynı buhranın içerisinde debeleniyor olsa da birbirlerinin güçsüzlükleri hakkında dedikodu yapıp arkalarından konuşmaktan geri durmuyor, küçük bir adada bulunmalarından mütevellit birbirleri ile içli dışlı yaşamak zorunda kalıyorlar. Günlük yaşamda birbirlerinden ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar günün sonunda bulundukları ortam gereği yine bir şekilde iletişim kurmak zorunda kalıyorlar. Devamlı olarak birbirleri ile olan iletişimlerinde kıskançlık, kibir gibi duygular kendisini göstermekte. Bu kibir ve bencillik duygusunu özellikle Colm üzerinde yoğun şekilde görmekteyiz. Yaşamınızın bir noktasında belki karşılaşmış ya da duymuşsunuzdur; kimi insanlar hayatları hakkında bazen farklı bir karar almak ister ve “bundan sonra hayatımda bana katkısı olmayan insanları çıkaracağım, işlerime yoğunlaşıp kendimi geliştireceğim” gibi şeyler söylerler. Fakat aslında bu oldukça bencilce bir yaklaşım. O insanla ya da insanlarla sadece çıkar amaçlı bir ilişki içerisinde olduğunu söylemek gibi bir şey. İnsanlar ile arkadaşlık ya da romantik ilişkiler kurarken çıkar amaçlı değil duygularımızla buna karar verir ve bu ilişkileri devam ettiririz. Fakat “artık bana katkısı olmayan insanları hayatımdan çıkaracağım” gibi bir söylemde insan olarak bir başka insana çıkar amacı gütmeden sadece duygularımızla kurduğumuz bir ilişkinin varlığını reddetmiş oluyor, insan ilişkilerimizi bencil ve pragmatik bir görüşe göre şekillendirmiş oluyoruz. Sadece kendimiz için fayda sağlayabileceğimiz kimselerle iletişim kurmak insan ilişkilerini tamamıyla çıkar amaçlı, duygudan ve insani ihtiyaçlardan uzak bir hale getirir.
Colm da Pádraic ile olan ilişkisini çıkar amaçlı bir düzlemde değerlendirerek onun kendisine fayda sağlamayacağını düşünüyor. Fakat bu durum tam olarak böyle değil. Filmin ilk sahnelerinden itibaren, Pádraic Colm’un evine girip maskelerin arasında dolaştıktan sonra eline bir dürbün alarak pencereden Colm’u gözetlemeye başlar. Etrafındaki maskeleri önemsemeden, dürbün ile uzakta başka bir güzellik aramaya çalışmasını sanatçının kendi çevresindekileri görmeyip alanından uzaklaşarak ilham bulmaya çabalaması olarak yorumlamak başta zorlama gözükebilir fakat filmde peşi sıra gelişen olaylar düşünüldüğünde ve Pádraic’in sarhoşken yaptığı konuşma göz önünde bulundurulduğu zaman bu yorumlama çok da bağlam dışı kalmayacaktır. “I’m Pádraic Súilleabháin. And I’m nice.” (Ben Pádraic Súillehabháin. Ve ben iyi bir insanım) diyerek her şeyin hatırlanmak, biz öldükten sonra dünyada bir şeyler bırakmakla ilgili olmadığını, kimi zaman sadece yaşadığımız an bizimle beraber olan insanların gününü güzelleştirerek yüzlerinde ufak bir tebessüm oluşturmanın da oldukça kıymetli olduğunu belirtiyor. Elbette Colm’un bencilce gözüken kibirli eylemlerini yalnızca çıkar amaçlı ilişkiler kurmak istemesine dayandıramayız. Colm aslında bir anlamda yeteneksiz bir sanatçı oluşuna bahane bulma çabasındadır. Bu bazı insanların işler istedikleri gibi gitmediği zaman suçu hemen başkalarına atıp kendilerini kurban konumuna getirmelerine bir örnek belki de.
Colm parmaklarını keserek sanatını güçlendirmiyor, aksine ona zarar veriyor. Fakat bunu yapmaya devam ediyor. Sonuçta istediği hedefe ulaşamazsa kendi vicdanına ve sanatçı kişiliğine sunabileceği bir bahanesi olmuş olacak. Yani bir nevi kendi kendisini sabote ederek aslında gerçeklerin ağır yükünden kaçıyor. Colm, Siobhán (Kerry Condon) ile konuşurken onun da kendisi gibi adada yaşayan diğer insanlardan ayrı olduğundan, sanatsal bir üretim gayesi ile diğerlerinin aksine daha içsel hedefleri olduğundan bahseder. Fakat bu adadan da asla vazgeçemez. Zaten gerçekten bir şeyler üretmek isteyen, çevresindeki insanlardan ayrışabilen kimseler, yani filmde bu kişi Siobhán oluyor, adayı terk ederek kendilerine uygun bir yer keşfetmeye çalışıyor. Ancak o adadaki diğer kişilerle bir olmuş kimseler, ne olursa olsun Pádraic gibi adayı terk edemiyor. Colm da adayı terk edemeyenlerden birisi. İçten içe bu dünyayı seviyor çünkü başarısızlığı karşısında kendisini avutmak için bahanelerini buradan çıkarıyor.
The Banshees of Inisherin görselliğinden, karakterlerinin yapılarına ve ortamda bize yansıtılan topluma kadar pek çok bakımdan taşrayı yansıtmayı başarmış. Thomas Hobbes‘un “Homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) sözü ile bağdaşan bir atmosfer söz konusu. İnsanlar taşrada merkezden uzaklaştıkça birbirleri ile daha fazla didişmeye başlıyor, bireyselleşemiyorlar. Kendi eksikliklerini gidermek, hatalarını düzeltmek yerine başkalarının eksiklikleri ile egolarını tatmin ederek bireysellikten uzaklaşıyor, hatalarına ve eksikliklerine bahaneler buluyorlar. Diğer bir deyişle birbirlerini olabildiğince dibe çekmeye çalışarak bulundukları durumu normalleştiriyorlar. Taşranın bir diğer yanı ise insanların ne kadar kötücül eylemler gerçekleştirebileceğini bizlere bütün çıplaklığı ile sunması. Onları adeta doğal ortalarında herhangi bir dış etken olmadan gözlemleyebiliyoruz. Elinde gücü bulunduran ve adada iktidarı temsil eden Peadar Kearney (Gary Lydon) sahip olduğu gücü suistimal etmekte, kötüye kullanmaktadır. İnsanlar üzerinde baskı kurup kişisel hayatında kötücül bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu karakter aynı zamanda savaşın anlamsızlığını Colm ile tavernada olan konuşmalarında bizlere gösterir. Onun için savaşta kimin tarafında olduğunun, ya da kimin kaybedip kimin kazandığının bir önemi yoktur, zira işçi sınıfı ile burjuva arasında durarak varlığını devam ettiren bir ara sınıfın üyesidir kendisi.
İrlanda İç Savaşı ve Günümüz Siyaseti
Burada savaşın anlamsızlığı iki tarafın da aslında aynı şeyi istiyor oluşundan kaynaklanmaktadır. Bir tarafta Özgür İrlanda Devleti diğer tarafta ise İrlanda Cumhuriyet Ordusu yani anlaşma karşıtı grup bulunmaktadır. Anlaşma yanlısı olanlar İngiltere ile anlaşma yaparak aşamalı olarak tam bağımsızlığa geçilmesini savunurken anlaşma karşıtı olanlar ise İngiltere ile herhangi bir anlaşma yapılmamasını ve derhal bağımsız bir millet olmayı savunuyordu. İngiltere’nin tahmin edebileceğiniz üzere bu çatışmada anlaşma yanlılarının tarafında bulunduğunu söylemeden de geçmeyelim. Bu savaşın sonucunda 1600’den fazla insan hayatını kaybetti ve anlaşma yanlıları galip geldi. Savaşın etkileri günümüz İrlanda Cumhuriyeti’nin siyasal yapısında hâlâ gözlemlenebilmekte. İrlanda’nın üç büyük siyasi partisi Fine Gael, Fianna Fáil ve Sinn Féin bu tarafların torunları, günümüzdeki temsilcileri olarak görülebilir.
Liberal Muhafazakâr bir parti olup İrlanda’da merkez sağı temsil eden Fine Gael anlaşma yanlılarının desteklediği bir partidir. Anlaşma karşıtlarının öncülerinden olan Éamon de Valera İrlanda milliyetçisi olup Merkez Sol’u temsil eden Sinn Fein’de 1926 yılında kadar başkanlık yaptı, iç savaş sonrasında ise günümüzde merkez sağ parti olan Fianna Fáil’i kurmuştur. Bu partilerin önemi şurada karşımıza çıkmaktadır; savaşın yalnızca günümüzü değil nesiller boyunca bir milletin siyasi yapısını ve siyasi yapısını etkilemesinden dolayı pek çok alanı etkilediği görülmektedir. Filmde karakterlerin savaş hakkında asla durmayacaklarını söylemeleri ya da finalde Pádraic’in bu kavganın asla bitmeyip ikisinden biri mezara girene kadar süreceğini söylemesi bu durumu vurgulamaktadır. Fakat buna rağmen bu iki arkadaş zor duruma düştüklerinde birbirlerine yardım etmekten de geri durmazlar. Pádraic’in Colm’un köpeğini yanına alarak ona bakması ve Colm teşekkür ettiği zaman cevap olarak “Anytime” (her zaman) demesiyle, aralarında bir kavga ve anlaşmazlık olsa da iki taraf olan bu partilerin ve farklı ideolojilere sahip olan kişilerin hepsinin amacının ortak (İrlanda’nın iyiliği, refahı) olduğu anlatılmaktadır.
Tragedyadan Beyaz Perdeye
Filmde Mrs. McCormick (Sheila Flitton) cadı görünüşü ile adeta bir kâhin gibi belirerek Inisherin’de kaç kişinin öleceğinden bahseder. Karanlık kıyafetleri, gölün kıyısındaki derme çatma evi, aksanı ve konuşmaları ile ölümü sembolize ediyor diyebiliriz. Bu nedenle yolda insanlar onunla karşılaşmamak için duvarların arkasına saklanıyor, muhabbeti fazla uzun tutmak istemiyor. The Banshees of Inisherin bu açıdan bir nebze Antik Yunan tragedyalarına benziyor diyebiliriz. Karakterler kibirleri ve günahları ile cezalandırılırlar. Örneğin Peadar Kearney önceki gece suya düşerek boğulan biri hakkında aptal olduğunu söyleyip ölünün arkasından konuşuyor ve filmin sonunda oğlu Dominic’i (Barry Keoghan) suda boğularak ölmüş şekilde buluyor. Dominic filmin başında ucunda kanca olan bir sopa ile Pádraic’in yanına gelir ve bu sopanın ne işe yaradığını merak ettiğini sorar. Filmin sonunda Dominic’in ölü bedenini gölden kıyıya çekmek için bu sopanın kullanıldığını görürüz. Kısacası tragedyalardaki karşıtlıklar ve karakterlerin daima bir şekilde yaptıkları eylemlerin sonuçları ile yüzleşmeleri The Banshees of Inisherin’in her katmanında bulunmakta. Başta söylediğimiz gibi film tiyatroya uyarlamak için oldukça uygun bir yapıya sahip. Son söze geçmeden önce Colm hakkında ufak bir hususa daha değinelim. Sanatçının yaratısını ortaya koyarken ilk olarak kendi çevresinden faydalanması gerektiğine ve kendi benliğini, geçmişini reddederek bir yere varamayacağına Colm üzerinden tanıklık etmekteyiz. Çevresinde var olan ilhamı reddedip merceğini uzaklara doğrultmaktadır. Oysaki gözlerini açıp, merceği indirip çevresine şöyle bir baksa belki de sanatını destekleyebilecek oldukça faydalı materyaller elde edebilecek. Bu anlamda kimi zaman gündelik sıradan konuşmalar da kişinin hayatına çok şey katabilir ya da bir sanatçının yaratısını destekleyebilir.
Sonsöz
The Banshees of Inisherin sinematografisiyle, müzikleriyle ve oyuncuların üstün performanslarıyla Kuzey Avrupa’yı, İrlanda’yı solumamıza olanak tanıyor. Kurduğu alegorileri incelememizde her ne kadar İrlanda çevresinde yorumlamış olsak da film bunları sadece İrlanda üzerinde yapmayıp evrensele bir fırça darbesi vurmayı da ihmal etmiyor. Yani Colm’un olması gerektiği hali gibi, başlangıçta kendi çevresinden yola çıkarak evrensele ulaşıyor. Kısacası Martin McDonagh önceki filmlerinde olduğu gibi mizahı ve dramı harmanlayıp atmosferi oldukça başarılı bir şekilde yansıtmış. Çıktığı yıl aldığı övgüleri hak eden bir yapım. Martin McDonagh’ın diğer filmlerini seviyorsanız zaten kaçırmamanız gereken bir yapım. Yeni tanışacaklar için de oldukça uygun bir başlangıç olduğunu söyleyebiliriz. Şimdiden iyi seyirler, sinema dolu günler.

