Bildiğimiz üzere Hollywood başından beri modern Amerikan Kapitalizminin gittiği yönü kendisine harita edinmiş, ilk yıllarından bu yana mümkün mertebe ABD’nin muhafazakar kesimine hizmet eden filmlerin çekilmesine ön ayak olmuştur. İki bölümden oluşacak bu özel dosya yazımızda siz okurlarımıza 1990’lar, 2000’ler ve 2010’lardan olmak üzere toplam 4 filmin okumasını sunacağız. Bu filmlerin özelliği ise Hollywood yapımı olmalarına karşın Amerika’nın politikalarını açıkça ifşa edip eleştirmeleri. Başlıktan da anlaşılacağı üzere popüler Amerikan Sineması’na ait filmlerin de yeri geldiğinde gerçekleri söyleyebildiğinin ispatı niteliğinde olacak bu yazıdan sizlerin de okurken keyif alacağınızı umuyoruz. Şimdiden iyi okumalar dileriz. Şunu da belirtmek gerekiyor ki yazılar konu edindikleri filmlerle ilgili spoiler içeren yazılardır, çalışmamızın doğası gereği filmlerde olan bitenden bahsettiğimiz bir üslup söz konusu. Bundan mütevellit yazıları okumadan önce filmleri izlemenizi tavsiye ediyoruz.
LORD OF WAR (2005) – ANDREW NICCOL
1997 yapımı Gattaca ile tüm dikkatleri üzerine çekmiş olan Ukrayna asıllı Amerikalı yönetmen Andrew Niccol’ün yazıp yönettiği Lord of War, tamamen ‘kurgusal’ bir sivil silah kaçakçısı üzerinden Amerika’nın ve Amerika dışındaki tüm sömürgeci modern kapitalist Avrupa ülkelerinin dünyadaki silah pazarında nasıl etkili olduklarını, diledikleri zaman savaş başlatıp başlatmadıklarını tüm çıplaklığıyla anlatır. Sıradan bir Ukraynalı esnafın oğlu olan Yuri Orlov (Nicolas Cage) yıllarca ailece yaşamış oldukları yokluktan, erkek kardeşinin bağımlılık sorunlarından oldukça sıkılmıştır. Artık paraya kolay yoldan ulaşmanın, Amerikan Rüyasını gerçekleştirmenin hayalini kurmakta olan Yuri’nin tesadüfen tanıştığı bir kilise papazı, kendisine uluslararası silah kaçakçılığı pazarının kapısını açacaktır.
ELEŞTİRİ
“Dünya’da dolaşımda 550 milyon ateşli silah var. Bu da ortalama her 12 kişiden birinin silah taşıdığını gösterir. Şimdi sorulması gereken şu; kalan 11 kişiyi nasıl silahlandırabiliriz?” – Yuri Orlov
Lord of War, baş karakter Yuri Orlov’un yukarıda söylediği sözle açılır. Hemen sonrasında filmin en çok konuşulan, merminin yolculuğu sekansına geçiş yaparız. Ülkeden ülkeye dünyayı dolaşıp en sonunda Afrika’nın az bilinen bir bölgesindeki bir iç savaşta ateş edilen bir merminin yolculuğudur bu. Silah ateşlenir ve mermi siyahi bir köy çocuğunu vurur. Odesa sahilinde konsantre bir şekilde denizin sonsuzluğuna bakmakta olan Yuri Orlov da tam olarak bu işin, o merminin yolculuğunu kontrol edecek kişi olmanın hayaliyle yanıp tutuşuyordu belki de. Elbette henüz silah kaçakçılığı ile alakalı hiçbir şey bilmiyordu ancak vurulan o çıplak siyahi çocuk gibi bir hayat yaşamak istemeyeceği ve yaşamayacağı kesindi. Yuri’yi ilk görüşümüz yakın çekim bir yüz planla başlar. Bu ilk kareden itibaren bize aslında film Yuri’nin daima bir şeyler elde etme, kazanma isteği gibi karakteristik özelliklerine dair bilgiler verir. Yukarıda da bahsettiğimiz papaz bağlantısı sayesinde ilk silah satışını yapan Yuri’ye kolay para çok tatlı gelir ve bu işte mümkün olduğunca yasadışı olacağına yemin eder. Hayatı boyunca alkol bağımlılığı yüzünden hayatında hiçbir hedefi olmayan, çelimsiz erkek kardeşi Vitaly’yi (Jared Leto) de yanına alan Yuri böylece 20. yüzyılın hissiz, duygusuz kapitalist dünyasına adım atar.
Yuri silah satma işinde kendisini kanıtlamaya başladıkça özgüveni de müthiş biçimde artar. Ki kendisi kardeşini yanına almadan önce yaptığı ilk silah satışında tam olarak şöyle demiştir: “İlk silah satışınız ilk cinsel deneyiminize çok benzer. Ne yaptığınız hakkında hiçbir fikriniz yoktur fakat o veya bu şekilde heyecan vericidir ve çabuk biter”. Bu replikten de anlayacağımız üzere Yuri için tek ve en önemli şey kazanmaktır. Kazanırken de bundan muhakkak haz almalı ve heyecan duymalıdır. Bir bakıma silah kaçakçılığından hedonist bir zevk de almaktadır. Bu satışlar sonrasında uzmanlaştıkça artık hayallerini giderek daha hızlı bir şekilde gerçekleştirmeye başlar. İlk gençliğinden bu yana aşık olduğu güzellik kraliçesi Ava Fontaine’i de (Bridget Moynahan) tamamen yalandan kurulu olan hayatına ortak eder. Fontaine zaten zengindir, hayattan çok başka bir şeyler bekleyen bir insan değildir ancak o da Yuri’deki gizeme kalbini kaptırır. Çünkü düğünlerinde de Yuri’ye söylediği gibi “her şeyin farkındadır”ancak ondan tek isteği yaptığı işi kuracakları ailelerine zarar vermeyecek şekilde yapmasıdır.
Yuri artık uluslararası tanınırlığa ulaştığında bizzat üçüncü dünya ülkelerinin elleri kanlı diktatörleriyle işler tutmaya başlar. Tabi ki burada unutulmaması gereken önemli bir nokta da bu insanların o koltuklara bizzat Amerika tarafından getirildiğidir. Yuri’nin deyişiyle “Kahrolası Şeytani İmparatorluk”olan Sovyetler Birliği yıkılmıştır ve bu yüzden artık Amerika tek süper güç olarak dünyaya hükmedecektir. Yuri de elbette bunun farkındadır ve tam da Amerika’nın 90’lar ortalarıyla başlayıp 2000’lerde Irak’a girmesiyle ayyuka çıkacak olan Ortadoğu’ya yönelme politikasına ayak uydurarak Afganistan ile çalışmaya başlar. Bu süreci ise kendisi şöyle açıklamaktadır: “Silah satmak elektrikli süpürge satmaya benzer, insanları arar, çok fazla yürür, emir alırsınız. Ben eşitliğe inanan bir ölüm taciriydim. Kurtuluş ordusu dışında her orduya silah satıyordum. Müslümanlara komünist malı uziler satıyordum. Faşistlere komünist malı kurşunlar veriyordum. Hatta dostum Soyvetlerle savaştıkları sırada Afganistan’a bile mal götürdüm. Osama Bin Ladin’e hiç silah satmadım ama ahlaki sebeplerden değil, o zamanlar çekleri hep karşılıksız çıkıyordu.”
Yuri’nin sarfettiği bu sözlerden ötürü görüyoruz ki artık Soğuk Savaş’ın sonuyla birlikte dünya tam anlamıyla yeni düzene adaptasyon sürecine giriyor. Aynı zamanda SSCB’nin çöküşünü takiben silah kaçakçılığında da yeni bir dönem başlıyor. Ama hepsinin ötesinde Rambo III’ün genç ve yakışıklı müttefikleri olan cesur “Afgan Militanları” da artık Amerika’nın müttefiki olmaktan çıkarak kendi kendilerine güçlenmeye başlıyorlar. Ayrıca replikte geçen “ahlaki sebeplerden değil de çeklerin karşılıksız çıkması” ayrıntısı da artık dönem insanının özünde herhangi bir ahlak, vicdan gibi duygulara yer olmadığı, yer olan insanların da artık bu yeni dünyada yerinin olmadığı gerçeğine işaret ediyor.
90’ların sonlarına gelindiğinde ise Yuri artık müzayedelerden tablolar satın alacak, uluslararası ‘insani yardım’ kuruluşlarına milyon dolarlar bağışlayabilecek bir zenginliğe ulaşmış oluyor. Ulaşmış olduğu zenginliği ise şöyle açıklıyor; “90’ların sonlarında zenginliğim, söylediğim yalanlar seviyesine ulaşmıştı”. Bu sözüyle hayatının merkezine yalanı koyup makyavelist bir iş anlayışıyla modern kapitalist insanın nerelere ulaşabileceğinin bir nevi sırrını da seyirciyle paylaşmış oluyor Yuri. Bunun haricinde özellikle 20. yüzyıl insanı için söylenmekte olan ‘aşırılıklar çağı’ deyiminin de bir karşılığı olarak okunabilecek bir karakter aslında Yuri Orlov. Yayılmacı modern kapitalizmin insana bahşetmiş olduğu doyumsuzluk, hedonizm gibi duygular tam anlamıyla Yuri’de vücut bulmuş özellikler olarak göze çarpıyor.
Yukarıda bahsettiğimiz vicdanlı, ahlaki duyguları olan duyarlı insanlara bu yeni düzenin biçtiği kader bağlamında da çok geçmeden Yuri’nin ortağı, kardeşi Vitaly tam da bu duyguları barındırdığı için hayatını kaybediyor. Vitaly’nin engellemeye çalıştığı sivil katliam; Sierra Leone’de on yıllardır Amerika’nın omuz vermesiyle sürdürülen iç savaş ve görmek istediği istikrarsız demokrasi politikasının da bir parçası aslında. Vitaly’nin öldürülmesiyle birlikte artık Yuri için en azından aile bakımından sonun başlangıcına geliyoruz. Anne babası tarafından reddedilişi ve Ava Fontaine’in küçük çocuklarını da alarak kendisini terk etmesiyle Yuri artık tam anlamıyla şatoda yaşayan yalnız bir adama dönüşüyor. Sonrasında tüm bunları izleyenler olarak biz seyirciler de film boyunca kendisini takip eden ATF’nin (Alkol, Tütün, Ateşli Silahlar ve Patlayıcılarla Mücadele Bürosu) idealist ajanı Jack Valentine’ın (Ethan Hawke) Yuri’yle teke tek girdiği sorgusunda buluyoruz kendimizi.
Tipik popüler Hollywood izleyicileri gibi, günümüze değin defalarca rastladığımız üzere ‘iyi – kötü savaşı’ tarzı bir final bekliyoruz elbette ama hiç de öyle olmuyor. Yuri Orlov’un bu sahnede attığı tiradla dünyada ABD, İNGİLTERE, ÇİN, RUSYA FEDERASYONU, KUZEY KORE vb. gibi ülkeleri oynattığı ipin üzerinde nasıl yürümekte olduğumuz yüzümüze çarpıyor: “Gerçekten de dünyanın en iğrenç ve tehlikeli insanlarıyla çok yakın ilişkilerim var. Ama onlar aynı zamanda senin dostlarının düşmanlarıdır. Ve dünyanın en büyük silah taciriysen….ki kendisi patronun olan Birleşik Devletler Başkanı’dır ve kendisi benim yılda yaptığımdan çok daha fazla satış yapar. Bazen bir silahın üzerinde parmak izinin bulunması utanç verici olur. İşte o zaman benim gibi serbest çalışan insanlara ihtiyaç duyarlar. Yani sen bana kötü diyorsun, üzgünüm ama ben gerekli bir kötüyüm.”
Yuri finalde ailesine dair her şeyi kaybetmiştir. Ama başından bu yana hayal ettiği, ustaca yaptığı işi yeniden onu bulmuştur. Üstelik yüzü bize gösterilmeyen, devletin üst kademeden bir generalinin kendisini serbest bıraktırması sayesinde. Bununla birlikte görüyoruz ki mevcut düzenin devamı için süper güç olan ülkeler mutlaka kan dökmek, döktürmek zorunda. Bunun için de tıpkı Yuri Orlov gibi freelance çalışan kaçakçılara da ihtiyaçları daima olacak.
CODA / SON SÖZ: ÖZEL SİLAH KAÇAKÇILARI GELİŞMEYE DEVAM EDERKEN, DÜNYANIN EN BÜYÜK SİLAH TEDARİKÇİLERİ ABD, İNGİLTERE, RUSYA, FRANSA VE ÇİN’DİR. BU ÜLKELER AYNI ZAMANDA BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GÜVENLİK KONSEYİNİN 5 DAİMİ ÜYESİ KONUMUNDADIR.
SICARIO (2015) – DENIS VILLENEUVE
2010’da Incendies (İçimdeki Yangın)ile çok büyük çıkış yakalayan Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve’ün günümüzdeki kariyeri hepimizin malumudur. Blade Runner: 2049 ve özellikle de DUNE serisi ile birlikte Hollywood’un sıcak yüzme havuzuna oldukça ısınan bir yönetmen. Ancak biz yazımızın bu bölümünde Villeneuve’ün aynı Incendies gibi çok devrimci diyebileceğimiz bir başka filmine, Sicario’ya odaklanacağız. Bir sene sonra daha çok ses getirecek olan Arrival (Geliş) kadar konuşulmamış olması dışında aynı zamanda değeri yeterince bilinmemiş olan Sicario, benim gözümde Villeneuve’ün en büyük hazinesi. Kate Macer (Emily Blunt) FBI’ın gözbebeğidir ve kendisi de bunun farkındadır. DEA (Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi)ile yapılan ortak bir operasyon sonrası karşılaşılan katliam statüsünde bir suç Kate’i Meksika’ya sürükleyecektir. Başlarda heyecanlı olan Kate, mesele derinleştikçe kendisini ve dolayısıyla devlet birimlerini, bürokrasiyi sorgulamaya başlayacak, uyuşturucu ile ‘savaş’ın gerçek yüzünü görecektir.
ELEŞTİRİ
“Dünyanın en büyük uyuşturucu pazarının komşusuyuz. Bütün dünya bu pazara uyuşturucuyu bizim üzerimizden sokmaya çalışıyor. Komşumuz aynı zamanda dünyanın en büyük silah üreticisi.” FELIPE CALDERON, 2010.
Film Meksika’nın bir köyünde top oynamakta olan köy çocuklarının maçında açılır. Öte yandan bir polis memuru odasında giyinir ve memur aracıyla yola çıkar. Sonrasında ise Kate’le ilgili yukarıda bahsettiğimiz olay mahalline geliriz. Açılış sekansı oldukça etkileyicidir. Birbirinden kopuk gibi görülen sıradan bir polis memuru ile bir FBI ajanı aslında hiç de bağlantısız değildir. Yönetmen Villeneuve senaryoda fazla görünür olmasa da filmin dilinde Inarritu’nun özellikle Babil’inde kullandığı dile yakın bir tarzı tercih etmiş ve bu da filmde kusursuzca işliyor. Uluslararası suçun paralel kurgular ve ‘farklı’ gibi görünen karakterlerle işlenmesi her daim seyirciyi de filme çeken bir teknik. Villeneuve’ün bir başka önemli kararı da, baş karakterimiz FBI ajanı gibi kirli bürokrasiden haberi olmayan ortağının siyahi olması; Reggie Wayne rolünde Daniel Kaluuya çok iyi bir iş çıkartmış. Kate Macer DEA’ya katılıp Meksika’ya gittiğinde tamamen yabancılaşıyor, orada kabul görmüyor. Sapına kadar ataerkil bir meslek grubunun içinde çoktan çamura batmış olan devletlerin de halini görmekte çok geç kalmıyor.
Operasyon lideri olarak tanıdığı Matt Graver (Josh Brolin) başlarda biraz sempatik ve insancıl görünse de hiç öyle olmadığı, gözü kara bir şekilde vatanını, popüler deyişle GREAT AMERICA’yı korumak için her şeyi yapacak olan karanlık bir karakter. Ancak bir kişi var ki herkesten ayrılıyor: Operasyonlarda özellikle Alejandro (Benicio del Toro) adlı son derece gizemli ajan tarafından esir kartel üyelerine yapılan işkencelerle Kate’in gözü gitgide açılmaya başlıyor. Alejandro’nun bire bir dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in emriyle 2000’lerde Guatemala’da yapılan işkence tekniklerinin aynılarını uygulaması da burada filmin yaptığı onlarca göndermeden yalnızca biri. Ayrıca Alejandro’nun bir soyadının da olmayışı çok anlamlı, hiçbir ülkeye, bayrağa, bir duyguya bağlılığı yok. Onun tek istediği intikam. Yargısız infazlar, işkenceler hatırı sayılır şekilde devam ederken sırrının ortaya çıkması filmin twist (ters köşe) manevrasının kaynağını oluşturuyor. Geçmişte kartellerle iş tutmakta iken eşi ve çocuklarının katledilmesi sonuncunda Birleşik Devletlerin ağına giren Alejandro, ailesinin katilini bulana kadar düzenli bir şekilde ikili oynuyor ve bunu yıllarca sürdürüyor.
Aynı Amerika gibi bu filmde Alejandro ABD’nin veya herhangi bir emperyalist devletin yerine geçerek bitirecekmiş gibi gözüküp istediğini alana kadar uyuşturucu savaşını bitirmeyen devletlerin metaforuna dönüşüyor ve film boyunca da özellikle Kate’e devlet gibi davranıyor. Hiçbir şeyi açıklamıyor, hesap vermiyor, ucu açık konuşuyor vb. onlarca davranışta bulunuyor ama Kate ile yardımlaşma söz konusu olduğunda da eril, ‘üstün’, ‘haklı’ beyaz erkekliğinin gücünü göstermekten geri durmuyor.
Finale doğru geldiğimizde ise son operasyon gerçekleşiyor ve bundan en karlı çıkan da tamamıyla Alejandro oluyor. Ailesini katleden kartel liderini de aynı şekilde, eşini, çocuklarını ve kendisini öldürerek zaferini elde ediyor. Burada şuna da değinmek gerekiyor ki filmin başındaki polis memurunun da kartele çalıştığını öğreniyoruz ve o da Alejandro’nun hedefi olmaktan kurtulamıyor. Kate Macer tüm bu yaşadıklarının ardından almakta olduğu, arınma metaforu diyebileceğimiz bir duşun sonrasında kaldığı odada Alejandro ile karşılaşıyor, odadan sağ çıkıyor ancak Alejandro’yu da öldüremiyor. Çünkü kirli dünya düzeninin ve sistemin ona ve onun gibilerine daima ihtiyacı var ve olmaya da devam edecek. Son sahnede yeniden baştaki top oynayan köy çocuklarına dönüş yapıyoruz, maç yapıyorlar ve sınırdan gelen silah sesleriyle irkiliyor ve orayı izliyorlar. Bütün bunların ötesinde Denis Villeneuve’nin Sicario’su 2006’da başlamış olan Meksika Uyuşturucu Savaşı’na ve sonrasına dair tarihi önemde bir film. Ayrıca Amerika’nın uyuşturucu savaşından ne anladığı, hangi amaçlarla oradaki masum sivil insanları kullandığı, kirlettiği ve öldürttüğü ile ilgili de bir belgesel niteliğinde.

