Bu yazımızda siz okurlarımıza Yeni Hollywood Dönemi’nin en özel yönetmenlerinden biri olan Hal Ashby’nin yönettiği, 1978 yapımı Coming Home’un (Eve Dönüş) incelemesini sunacağız. İyi okumalar dilemeden önce yazının spoiler içerdiğini de hatırlatmak isteriz.
KONU
Sally Hyde (Jane Fonda), Luke Martin (Jon Voight), Yüzbaşı Bob Hyde (Bruce Dern). Üçünün de ortak noktası, Vietnam Savaşı. Sally, savaşa giden eşi Bob’dan yavaş yavaş umudunu kestiğinde gönüllü olarak çalışmaya başladığı savaş gazileri bakım evinde tanıştığı Luke ile özel bir arkadaşlık kurar. Bu ilişki üçünün de hayatlarında büyük kırılmalara yol açacaktır.
ELEŞTİRİ
Born on the Fourth of July (Stone, 1989), Jacob’s Ladder (Lyne, 1990) ve daha birçoğu gibi Hal Ashby’nin Coming Home’u da yine Vietnam Savaşı’nın etkileri üzerine çok önemli bir film. Coming Home’u ele alırken özellikle öksüzlük ve yalnız bırakılma üzerinde duracak, aynı zamanda Amerikan militarizmi ve milliyetçiliğinin katlettiği hayatlara da değineceğiz. Coming Home üç farklı insanın hayatını, savaşı fona alarak gözler önüne sererken bizi de çabucak içine çekmeyi başarıyor. Bunda Waldo Salt, Robert C. Jones ve Nancy Dowd’un son derece akıcı senaryolarının payı kesinlikle çok büyük. Sally Hyde başından beri içinde yaşadığı, aslında daha çok yaşatıldığı sosyal sınıftan son derece rahatsız ve tedirgin. Eşi Bob Hyde’ın savaş çığırtkanlıklarına her gün göğüs geriyor olması yetmezmiş gibi onunla katılığı etkinliklerden de zerre keyif almıyor, kendi giyim tarzından da son derece hoşnutsuz. Yüzbaşı Robert (Bob) Hyde ise sonuna kadar Amerika’nın Vietnam Savaşı’nı desteklerken aynı zamanda da dönemde gerçekleşmekte olan anti-savaş protestolarından son derece rahatsız ve henüz cephede olamadığı için de içi içini yiyor. Çok geçmeden cephede savaşarak gerçek bir Amerikalı olmanın derdinde.
Luke Martin ise savaşın sonucunun adeta bir portresi. Gaziler vakfında vakit geçiren, çatışmada bacaklarını kaybetmiş olan Martin, çoktan devlet tarafından öksüz ve yalnız bırakılmış dönemin milyonlarca Amerikalı ‘vatansever’ gencinden sadece birisi. Filmin açılış sekansı da savaş çığırtkanlığının yanlışlığının ve Amerikan Sinemasına hakim olan, Vietnam ve başka savaş filmlerindeki milliyetçi müzikli savaş sahnelerini tiye alan bir sekans aslında. O filmlerde çalan müziklerle açılıyor film ancak savaş meydanında yakışıklı ve kaslı beyaz Amerikan askerlerinin saldırılarını izleterek değil. Aynı müzikleri Gaziler Vakfı’nda sakat kalmış yüzlerce gencin vakit geçirdiği bir sabahla açıyor.
Bu açılış son derece cesur ve sol bir bakış içerirken dönemin 68 ruhunu da güçlü bir şekilde yansıtıyor. Bir anda Luke Martin’in tekerlekli sedyeden düşmesi sonrası hemşirelere bağırarak sinir geçirdiği, “bizi yalnız bıraktınız” ağıtı da elbette hemşirelere karşı değil. Dönemin Amerikan hükümetine, devlete karşı yaktığı bir işaret fişeği aslında. Luke, Sally ile tanıştığında ona aşık olmasının özel bir nedeni de var diyebiliriz. İkisi geçmişte aynı lisede okumuşlar ve Sally’nin Luke’u oradan tanıyarak ona seslenmesi Luke’da olumlu bir etki yapıyor. Yaşadığını bilen, kendisini fark eden bir insan olduğunu anlıyor ve hayata bağlanmaya başlarken Sally onun için önce bir yaşama sebebine sonra da bir aşka dönüşüyor. Sally de orada çalışmaktan çok mutlu. Yavaş yavaş eşi yüzünden katlandığı burjuva geleneklerinden kopmaya, dilediği gibi aşk yaşamaya ve hippi kültürünü bağrına basmaya başlıyor, Vietnam’ı eleştiriyor. Giydiği kıyafetler bile değişiyor. Ayrıca burada şunu da belirtmemiz gerekiyor. Sally’nin Robert’ı uğurlarken yeni tanıştığı, Robert’ın altında çalışan çavuş olan Dink Mobley’nin (Robert Ginty) eşi Vi Munson (Penelope Milford) ile kurduğu hızlı dostluk ve hemen birlikte yaşamaya başlamaları, dönemin asker eşleri dayanışmasının gücüne vurgu yapıyor.
Vi karakteri de aslında filmde hayli önemli bir yer tutuyor. Gitarist, heyecanlı ve hippi olan erkek kardeşi Bill Munson (Robert Carradine) da erken terhis edilip Amerika’ya dönmüş ancak ablası dışında yanında kimseyi bulamamış bir genç. Tıpkı Luke ve daha milyonlarcası gibi. Ancak Bill’in farkı, psikolojisinin de tamamen bozulmuş olması ve yavaş yavaş intihara meyil etmeye başlaması. Üstelik onun Luke ile Sally’nin doludizgin ilişkileri gibi bir sebebi de neredeyse yok gibi. O da devletin yalnız bıraktığı gençlerden bir tanesi ve bu yüzden intihar etmesiyle Luke da önemli bir değişim geçiriyor. Özellikle bakımevinde yaşarken içine düşmekte olduğu pasif yaşam tarzından hızla çıkarak farkındalığını kazanıyor ve Savunma Bakanlığı binası önünde eylem yapıyor. Böylece film apolitikliğe, pasifizme karşı duruşunu da burada açıkça bizlere göstermekten geri kalmıyor.
Sally’nin eşi Robert ise cephede gerçeklerle yüzleşiyor. Bir hiç uğruna, yaşlıların hırsı için, para uğruna savaştıkları gibi daha tonla gerçek yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Bu sahneleri izlerken Amerika’nın askerlik politikası da açık bir şekilde gözler önüne serilirken bu politikayla yıllar boyunca mahvedilen hayatları da düşünmeden edemiyoruz. ABD milliyetçiliğiyle gözleri boyanan gencecik insanların devletin açgözlülüğüyle göz kırpmadan ölüme gönderilmesi filmin en net gösterdiği gerçeklerden biri olarak göze çarpıyor.
Robert ile Luke’un karşı karşıya geldikleri sahne ise son derece önemli, Robert’ın üzerinde askerlik kıyafetleri ve tüfeği bulunmakta iken, Luke hippilere özgü geleneksel kıyafetleriyle o dönem Amerika’sındaki gençlerin çatışmasını simgeliyor, Robert militarist milliyetçi beyaz Amerika’yı, Luke ise Vietnam gerçekleri ile çoktan yüzleşmiş, 68 rüzgarında kendisini bulmuş olan genç bir aktivist olarak karşımıza dikiliyor. Sally ise aslında her şeyin ortasında. Ancak bu yüzleşme en çok Sally’ye kendisini bulmasının önünü açıyor. Robert’ın da, Luke’un da gölgesi üzerinde iken Sally ayrılarak şehre iniyor, Luke kendisiyle baş başa kalırken Robert ise plaj kenarında buluyor kendini.
Finalde üç karakter de tam anlamıyla değişimlerini tamamlayarak hayatlarını tamamen istedikleri gibi yönlendirmeyi başarıyorlar. Robert’ın asker kıyafetlerini çıkararak tamamen çıplak şekilde yüzmek için denize koşması onun artık tamamen askerlikten, kendisine bahşedilen insan tipinden arındığını, özgürlüğün metaforu olarak denizle birlikte özgürleşmeye kulaç atmasını simgelerken Sally de tamamen kendi başına, hippi kıyafetleriyle yeni bir hayata başlıyor. Luke ise zaten bakımevinden de çoktan ayrılmış olmasının, ev, araba sorununu çözmesinin verdiği huzurla, mutlu bir yalnızlığa kucak açıyor. Sally ile yaşadığı ilişki ona yeni hayatının kapılarını açıyor, Robert’a kırılmasını deneyimlemesini, Sally’ye ise herhangi bir erkeğin hayatında bulunmasının bir zorunluluk olmadığını fark etmesini sağlıyor.

