Tiflis doğumlu Gürcü yönetmen Zaza Urushadze’nin yazıp yönettiği 2013 yapımı Tangerines (Mandalina Bahçeleri), Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (Oscar) dahil olmak üzere pekçok kurum ve festivalden en iyi yabancı film dalında adaylıklar elde etmiş, bazılarında da bu ödülü kucaklamıştı. Günümüzde 2010 sonrası Gürcistan Sineması denildiği zaman akla gelen ilk filmlerden olan Tangerines’i bu yazımızda siz değerli okuyucularımız için incelemeye çalışacağız. İyi okumalar dileriz.
Yazı, filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.
Öncelikle senaryoda Tatjana Mülbeirer ve Arthur Veeber’in imzalarının bulunduğunu söylemek gerek. Yönetmen Urushadze de senaryoya eşlik edenler arasında. Film bizi daha ilk sahnesinden itibaren içerisine rahatlıkla almayı başarıyor. Fonda bir savaş olsa da aslında neredeyse tek mekan filmi diyebileceğimiz şekilde işliyor hikaye. Evleri yan yana olan mandalina yetiştiricileri, baş karakterlerimiz Ivo (Lembit Ulfsak) ve Margus (Elmo Nüganen). 1992 yılındayız ve Abhazya Savaşı neredeyse yeni başlamış, herkes köyden çekip gitmişken Ivo ile Margus memleketlerinde kalarak mandalina ağaçlarında meyve yetiştirmeye ve burada, tabiri caizse etliye sütlüye karışmamaya çalışarak hayatlarını sürdürüyorlar.
Ta ki savaş mecazen filan değil, fiziki olarak kapılarının önüne gelene kadar. Çeçen bir paralı asker olan Ahmed (Giorgi Nakashidze) ile Gürcü asker Nika (Misha Meskhi) birbirlerinin arkadaşlarını öldürerek birbirlerini öldüremeden yaralanıyorlar ve bu noktadan sonra yaşlı Ivo ikisinin de derdine derman olmaya başlıyor. Önce yaralarıyla ilgileniyor, sonrasında da onları fiziken değil, zihinsel, psikolojik olarak da iyileştirmeye başlıyor. Aynı zamanda Margus’la sürdürdükleri mandalina işine de devam ediyor. Çeçen Ahmed İslam dinine daha bağlı iken, Gürcü Nika daha seküler, daha geniş bir karakter. Filmde Ahmed ile Nika’nın birbirlerinden farklılıklarına sıkça şahit oluyoruz ancak bu artık filmin ortalarından sonra bir kuralcılığa, bir araya gelmeye engel bir durum haline gelmekten ziyade birleştirici bir yere evriliyor. Nika’nın evde kaldığı süre boyunca Ivo’nun torununun fotoğrafına açık bir şekilde hayranlıkla bakması, savaştaki erkek asker cinselliğine değil, kızın üstündeki bembeyaz elbiseye de ithafen onun melekvari oluşuna, yaşadıkları dünyadan olmayacak kadar temiz oluşuna, hatta belki de bir Meryem oluşuna yormak mümkün. Ivo’nun torunu, Nika için bir anlamda bu savaş yaşamı sonrasında kendisi için hayal ettiği hayatı sembolize ediyor.
“Öldürmek, öldürmek, öldürürüm. Başka ne biliyorsun?” Bu sitem Ivo’ya ait. Ahmed’in dur durak bilmeyen Nika’yı öldüreceği yinelemelerine karşılık bir insani isyan ve bir soru. Ama aslında bu soruyu sadece filmin bir karakterine sorulmadığını, seyirciye de sorulduğunu, devletlere, liderlere, doğaya ve tüm dünyaya sorulduğunu da söyleyebiliriz. Ivo’nun filmdeki kesin durduğu yer, bu içinde bulunduğu savaş durumundaki dünyaya karşı isyankar bir duruşu temsil ediyor aslında. Onun bu terk etmediği ve terk etmeyeceği evinde sürmekte olan sonsuz barışın bir gün Margus’la birlikte yetiştirdiği mandalina ağaçları aracılığıyla tüm dünyaya yayılmasının da hayallerini kuruyor aslında. Ahmed ise aynı yukarıda Ivo’nun kendisine sorusunda olduğu gibi öldürmekten çok fazla bahseden, neredeyse bundan başka bir şey bilmeyen birisi gibi davranıyor. Aslında Nika da başlarda ondan çok farklı düşüncede değil öldürme konusunda. Ancak barışın, insancıllığın ve saf iyiliğin hüküm sürdüğü küçücük bir çatı etrafındaki bu dört duvar ikisinin de savaş yaraları dışında beyinlerinin de iyileşmeye başlayacağı bir hastaneye veyahut bir okula dönüşüyor.
Bir noktadan sonra Ivo’nun bir babaya evrilmeye başladığını söyleyebiliriz. Ahmed ile Nika’nın birbirlerine saf düşman halinde başlayan ilişkileri de yavaş yavaş dönüşmeye başlıyor, birbirlerine saygı duymaya, nezaketen de olsa hal hatır sormaya başlıyorlar. Burada Ivo’nun ikisi için de bir dokunulmaza, bir kutsala hatta kesin ve direkt konuşmalarıyla bir iskele babasına dönüşmüş olmasının çok önemli bir yeri var elbette. Ahmed’in de Nika’nın da tedavi görmekte iken birbirlerini öldürmeye yemin etmeleri düşmanlığın henüz bitmediğini bizlere hatırlatırken ikisinin de Ivo’ya “eyvallahı” olması onun dokunulmazlığını, kutsallığını gösteriyor bizlere. Aynı bağlamda ne şekilde işlenecekse işlensin bu cinayetin Ivo’nun evinde olmayacağının iki kesim tarafından da şeref sözüyle halledilmesi Ivo’nun bu iki askerin hayatındaki kült-vari yeri hakkında oldukça fazla şey söylüyor.
Burada Ivo ile Margus’un gitmeme kararlarına da parmak basmak gerekiyor. Doğup büyüdükleri köyün halk tarafından tamamıyla terk edilmiş olması, savaşmakta olan askerler dışında sivil olarak sadece ama sadece kendilerinin, kendi istekleriyle, üstelik meyve yetiştirme amacıyla memleketlerini terk etmemelerini de şöyle açıklayabiliriz: İnsana dair, yaşama dair hiçbir iz kalmamış, uçsuz bucaksız bir doğa ve orman içinde bulunan evleri ve yaşamlarını; savaş esnasında ve hayal ettikleri üzere savaşın sonrasına yetiştirdikleri mandalinaların metaforuyla yeni bir yaşama hazırlamak, insan hayatının burada, köylerinde tekrar ve onların sayesinde kök salmasını sağlamak. Filmde karakterler tarafından aslında ismen neredeyse hiç dillendirilmeyen ancak bizlerin seyirciler olarak çoğunlukla gördüğümüz, Ivo’nun, Margus’un, Ahmed’in, Nika’nın… hepimizin üzerinde yaşadığımız şey söz konusu: Toprak.
Toprak filmde çok önemli bir yer teşkil ediyor. Kesinlikle milliyetçiliği biraz bile sembolize ederek değil, kutsal olan tek şeyin herhangi bir toprak parçasının, üstünde yaşayan ve nereye bağlı olduğunun hiçbir öneminin olmadığı insanlara ait olduğu; nereden olursa olsun, nerede doğmuş olursa olsun. Filmin burada vermiş olduğu enternasyonalist mesaj ön planda ve çok keskin. Savaş devam etmekte iken seyirciler olarak hiçbir tarafta olmuyoruz, kim yanlış yaptı, kim kimi öldürdü sorularının değil, sadece insanın yanında oluyoruz. Bunu da elbette güçlü kalemleriyle yukarıda adlarını andığımız senaristler ve yönetmen hep birlikte başarıyorlar. Sonuç olarak Tangerines, güçlü bir savaş eleştirisinin yanında karakterlerinin dönüşümlerini de sağlayarak bizlere savaşsız, temiz, faşizmin kol gezmediği, savaşların terk ettiği bölgelerde yepyeni duyguların kök salmaları gerektiğinin mesajını veriyor, enternasyonal bir anlayışı benimseyerek bizlere güzel temenniler diliyor.

