Genç yönetmen Murat Fıratoğlu’nun ilk uzun metrajı olan Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri (2024), ilk gösterimini geçtiğimiz Venedik Film Festivali’nde yaptı ve buradan Venice Horizons Özel Jüri Ödülü ile ayrıldıktan sonra tüm dikkatleri üzerine çekti. Ardından Türkiye’deki ilk gösterimini Adana Altın Koza’da yaptıktan sonra burada da en iyi film ödülünü kazanarak başarısının tesadüf olmadığını ispat eden Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri, Mukadderat ile birlikte yılın en dikkat çeken yerli filmlerinden biri olarak hafızalara kazındı. Bu yazımızda siz okuyucularımıza Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri filminin eleştirisini yapmaya çalışacağız. Şimdiden iyi okumalar dileriz.
KONU: Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, domates tarlasında tarım işçisi olarak çalışan Eyüp (Murat Fıratoğlu) oldukça zor bir dönemden geçmektedir. Borçları birikmiştir ve onca emeğine rağmen patronu olan Hemme’den hak ettiği parasını bir türlü alamamaktadır. Bir gün çalışma sırasında ettikleri fiziksel kavga her şeyi değiştirir ve Eyüp, Hemme’yi öldürmeye karar verir.
“Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir”sözü aslında hepimizin bildiği üzere bu toprakların en eski atasözlerinden biri olmasının yanında günümüzde halen çokça rivayet edilen ve inanılan sözlerin başında gelmektedir. Murat Fıratoğlu’nun Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri filmi de başından itibaren adeta bu sözü bas bas bağırırken bunu son derece sade, minimalist bir sinema diliyle yapmayı başarıyor. Bunu yaparken genel olarak sabit şekilde kullandığı kamera oldukça az hareket edip genelde merkezde durarak seyirciye derdini yüzde yüz objektif bakış açısıyla ulaştırıyor. Öte yandan film net olarak bir insan trajedisi anlatmakta.
Dünyanın oluşumundan bu yana öldürmenin tarihini düşündüğümüzde ve bunun ne kadar eskilere dayandığını hatırladığımızda film başından sonuna katıksız bir “insan” hikâyesi anlatıyor aslında. Eyüp (Murat Fıratoğlu), patronu Hemme’yi öldürmeyi kafasına koyduktan sonra karşısına çıkan insanlar bu çok önemli ama sade yolculuğun dönüm noktalarına dönüşüyorlar. Filmin başında sıkça bize gösterilen sonsuz domates tarlaları parasını bir türlü alamayan Eyüp’ün ve ülkemizde onunla aynı ‘kaderi’ paylaşan binlerce işçinin önündeki sonsuz sömürünün metaforuna dönüşürken aynı zamanda işçiliğe soyundukları andan itibaren giriştikleri uğraşın ne kadar sonsuz olduğunu, hayatlarının sonuna kadar yakalarını bırakmayacağının keskin bir göstergesi olarak gözümüze çarpıyor.
Eyüp’ün yolculuğu başladığı andan itibaren de devamlı olarak bozulan motorsikleti, motorunu iteleyerek uzun yollar arşınlaması mensup olduğu sınıfın bir bakıma alametiferikası iken aslında hayatını yeniden gözden geçirmesine de olanak sağlıyor. Yol sahnelerinde ise İran Sinemasına ama özellikle de Abbas Kiarostami’ye yapılan öykünme çok açık bir şekilde göze çarparken masalsı anlatım da ön plana çıkıyor. İşte buralarda kameranın durduğu yerin önemine kesinlikle parmak basmak gerekiyor. Merkezde durarak, genellikle karşıdan çekim yaparak yönetmen seyirci ile Eyüp arasına daima belli bir mesafe koyarken karşısına çıkan insanlarla kurduğu kısa ilişkiler sonrasında onların yanından ayrılırken tam arkasına geçip onun bölgeden uzaklaşmasını yavaş yavaş ve uzun planlarla çekerek de filmin masalsı yönünü ön plana çıkarıyor. Geniş açılarla tarlanın ve taşranın güzellikleri ortaya çıkarken doğal insan hikayeleriyle karşılaşmamız da filmin en önemli artılarından birisi olarak hatırlanacağa benziyor. Bunun haricinde filmde hiçbir şekilde yıldız oyuncu kullanılmaması da filmin gücünü arttırırken samimiyet anlamında seyirciyi çok daha samimi şekilde yakalamasının da önünü açıyor. Film aslında İran sinemasının yanı sıra İtalyan Yeni Gerçekçiliğine de sıkça saygı duruşunda bulunmaktan geri durmuyor.
Ama bütün bunların ışığında Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri insanoğlunun en eski hikâyesini, öldürmeyi, intikamı, öfkeyi ve nefreti kendi içerisinde masalsı bir dile evirerek son derece sade bir dille kusursuz bir şekilde anlatıyor. Televizyonda denk gelinen Heidi çizgi-filmi, karakterler tarafından ismi anılarak açıkça gönderme yapılan Peter Pan gibi sahneler filmin esas olarak bir masal olduğunu, aslında insanoğlunun da asırlardır bir masalın tekrar edilişi sırasında isteyerek veya istemeyerek başrolü oynadığını gösteriyor bizlere.
Uzun gibi görünen kısa bekleyişler, kısa ve içten sohbetler ve küçük iyiliklerle etrafı sarılan Eyüp her seferinde bozulan motorsikletini itekleyerek bir yere ulaşmaya çalışırken aslında bir taraftan öldürmenin insanın iteklemesiyle tamamen kendi zorlamasıyla gelen bir duygu, bir amaç olduğunun da net bir ispatı oluyor. Uzun bir süre boyunca izlediği yemyeşil ağacın saf güzelliği ve motorsikletini ağacın önüne bırakarak yoluna devam etmesi de ağacın iyiliği ve saflığı temsil etmesinin kendisini orada görmüyor oluşunun bir göstergesi olarak okumak mümkün. Finale doğru motorunu bıraktığı yere geri dönmesi, dolayısıyla o mükemmel ağaçla yeniden karşılaşması ise Eyüp’ün yeni bir karar aldığını, ciddi bir dönüşüm geçirdiğini ve bu dönüşüm sayesinde hayatının yepyeni maceralara, yolculuklara gebe olduğunu gösteriyor bizlere.

