Bir basketbol topu, çevresi 75 – 76 cm, ağırlığı ise 567-624 gram aralığında elimize gelir. Bununla neler yapabileceğimiz ise tamamen bize bağlıdır. Karşımızda bir pota varsa yerden yüksek bir mesafeye sektirebilir, elimizin üstünden çembere atabilir, turnikeye girebilir, gökyüzüne var gücümüzle fırlatabiliriz, çembere smaç basabilir ya da yalnızca oturduğumuz yerde sektirebiliriz. Fakat herkesin hemfikir olduğu bir konu var: Topu tek parmağımızın üstünde çevirmek zordur. Tecrübe, denge ve hız gerekir. Belirli bir alışkanlık, bolca pratik ve adanmışlık değilse de, o yolda ilerlemeyi gerektirir. Hayatımızın değişik dönemlerinde bu devasa basket sahasında sık sık birden çok topun üzerimize atıldığını hissedebiliriz. Bir takıma aitseniz, topu paylaşacak oyuncularınız olabilir, oyunu tek başınıza kurmak zorunda kalmazsınız. Fakat değil takım üyesi olmak, üzerinize giyecek forma, takip edecek bir oyun planı, geliştirebileceğiniz güzel tutulan bir top bile yoksa, size atılan topları parmağınızda çevirmek bir hayli zorlaşıyor.
Bir otobiyografi uyarlaması olmasına karşın, sanatçı Jim Carroll’un kendini ve yaşadıklarını ele alışı ile yönetmen Scott Kalvert’ın vizyonunun birleşmesi; bize ayakları yere basan ve hayatın görünmeyen, arka sokaklarında biraz olsun vakit geçirme şanssızlığını yaşamış insanlardan, her açıdan farklı bir yolculuk yürüten yaşamlara kadar geniş bir yelpazeye duygusal anlamda dokunabilen bir yapımın, 1995 tarihli The Basketball Diaries’in (Günlük) ortaya çıkmasını sağlıyor. Oldukça hayatın içinden ve gençliğin dilinden diyaloglara sahip olması, gerçekçi renk paleti ve dinamik, merak uyandırıcı unsurlar ile anlatıya uyumlu kamera hareketleri ve görece basit hikayesi, tüm bunlar genç bir basketbolcunun hem gerçek anlamda hem de mecazi olarak hayatındaki topu nasıl sürdüğünü merkezine alan anlatıya katkıda bulunan unsurlar.
Birleşik Devletler’de, özellikle 1950’lerden bu yana oldukça başarılı bir şekilde çalışan bir makine kurmayı başarmış ve bunun üzerine kültür oluşturabilmiş bir yapı söz konusu. Oyuncu sirkülasyonunu lise ve üniversitelerde karşılayan bu alan, medya-markalaşma-şirketleşme ile buluşunca bizi NFHS, NCAA ve hepimizin daha aşina olduğu lige, kuruluşu 1946’ya uzanan NBA’e (National Basketball Association) götürüyor. Oyuncularının sokaklardan, gettolardan potayla buluşmasına olanak sağlayan bir yapı mevcut. Örnek olarak bugün NBA’de karşılığını birden çok varyasyonda bulabileceğimiz nice hayatlardan biri: Compton’lı ve hayatı gettolarda geçmiş genç bir siyahi, dünyanın en prestijli basketbol takımlarında sporunu yaparak sokağını kurtarma imkanı bulabiliyor. Fakat her ne kadar sporun veya bir sanat dalıyla ilgilenmenin bize sağlayabileceği sokaktan potaya / sanatçıya hikayesi her zaman başarı ile sonuçlanmıyor. Bir genç olarak çizeceğiniz hayat çizgilerini aldığımız kararlar, sürüklendiğimiz hırslarımız ve yapmayı sevdiğimiz işler belirliyor. Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Jim Carroll karakteriyse, Hristiyan bir lisenin basketbol takımında, hayatının gençliğinde, bahsettiğim tüm bu filtreler ve evrelerden geçmeye çalışıyor. Kendini sistem içerisinde var etmek, sunulan fırsatların farkındalığı ile hareket etmek gerekiyor. Büyük bir “ama” var ki, bunun başarısı fırsatınızın ne kadar iyi ya da ne kadar kötü olduğunda bağlı değil. Kendinizi ne kadar adadığınız ile alakalı. Yani sistem böyle söylüyor.
Takım Ruhu ve Birey
Bir işin yapılması için eğer inisiyatif bizden çıktıysa, çoğu zaman kendimiz, kendi gayretlerimiz ve kendi emellerimiz ile o iş sonuca erer. Söz konusu bir takım oyunu olmadıkça tabii ki. Satrançta nasıl bütün başlangıçlar / orta oyunlar ve oyun sonları tamamen sizin kararlarınız ve reaksiyonlarınız ile şekilleniyor ise ve her seçimden yalnızca siz sorumlu iseniz, takım oyunlarında da bu karar ve reaksiyonlar inisiyatif ve takım ruhu dediğimiz kimya ile hayata geçiyor. Birlikte vakit geçirmeyi çok sevdiğiniz arkadaşlarınız ile oynadığınız maç arasında rakip takımının özel eşyalarını çalmaktan, kafayı çekmeye, son üçlüğe giden plandan, akşamları sokaklarda rüzgarın götürdüğü yere gitmeye, her şeyi beraber yaptığınız bu kişiler sizin takımınız oluyor. Bunun yanında kendi ruhunuzun, hırsınızın gerçekleştirmek istediği emeller ikinci planda kalabiliyor. Yani sokaklarda kurduğunuz hayatların-takımların-ilişkilerin getirisi de götürüsü de binaların arasından esen soğuk ayazlarda kaybolmanıza sebep olabiliyor. Gençlik yaşları dendiğinde, insanın aklında dinamik, meraklı, hırslı, açık ve her zaman sonrakini kovalayan bir arketip belirebilir, öte yandan bu bazen bizi yanlış yargılara ulaştırabilir. Siyah ve beyazın keskin olduğu günümüz dünyasında kendini bir karaktere, bir alter-ego yaratımına ulaştırmak ana hedeflerden biri. Çünkü dünyayı böyle görüyor, deneyimliyoruz. Bu konuya çok değinmeyeceğim fakat Jim Carroll’un özelinde de bu mevcut, o yüzden değerli görüyorum.
Topun Kaçması
Hayatımızı geçirdiğimiz bu devasa basketbol kortunda her zaman yeni, iyi seken, parmak uçlarımız ile iyi kavrayabildiğimiz toplar bize ulaşmayabilir. Yıllar boyunca havası inen, tutulması kauçuklarının silinmesi nedeniyle zorlaşan, toz tutan ve bu yüzden her yerimize toz bulaştıran, burnumuza çarptığında bir hayli acıtan, parmağımıza çoğunlukla dik gelen toplarla geçirmek zorunda kalabiliyoruz. Jim’in genç hayatının hem sosyal, hem de anlamsal açıdan kurulmasını sağlayan yegane şeyler, Aziz Vitus Kardinalleri Basketbol Takımı ve bunun yanında dünyayı anlamlandırma şekli olarak: Şairliği. Büyürken okuduğunuz okullar belirli bir anlamda aidiyet taşır, taşıması hedeflenir. Bilginin toplanıp dağıtıldığı bu kurumlarda siz de hayatınıza anlam arar, sizin gibi düşünmeyen, hayatın çeşitli arka planlarından insanlar bulursunuz. Kulağa teoride oldukça güzel ve hayatınızı yaşamaya değer kılacak anılar, birliktelikler biriktirebileceğiniz bir alan gibi gelse de bunların dengesini, önceliğini ayarlamak tamamen size kalıyor.
Bu bazen korkutucu, bazen ise özgürlükçü olabiliyor. Büyük bir “ama” ile kesmek zorundayım: Top, kaçmadıkça. Çünkü top kaçtığında aidiyet zarar görür, potaya saldırmak için bir neden bulamazsınız, parkelerde iki pota arasında koşturur durursunuz. Ne pas atacak, ne de pas alacak birileri vardır. Çizgiler silinir, sahaya sis çöker. Top birkaç nedenden dolayı kaçar hepimizin hayatında: Düşeriz ve top kaybolur, çalınır veya fırlatılır, şut atarız ve hedeflediğimiz noktaya gitmez vs. Önemli olan top kaçtıktan sonra ne yaptığınızdır, o anda verdiğiniz karar önemlidir. Gidip arayacak mısınız, yeni bir tane mi bulacaksınız… Kişi eğer vazgeçer, küserse – ki bunun olması bence daha olasıdır – Jim gibi, sokağın tozu dumanı ile tanışmadan önce kazandığı bir ödülün değerini bilmek bir yana dursun, ailesinin ona sevgi borcu olduğu düşüncesiyle hırsızlık yapar, geceleri ailesinin “uzak dur” dediği tiplere dönüşür, kafası bulanık şekilde kaybolur gider, gecenin aitsizliğine. Böyle bir durumda ev sahibi maçları da deplasman maçları da evsizlerin kortlarında, oldukça sert şekilde geçer; kazanmanın neredeyse mümkün olmadığı zamanlarda.
Topu Yakalamak
İlk paragrafta bahsettiğim Amerikan eğlence ve spor endüstrisi; bizim sosyal medyada rastladığımız, akşam haberlerinin son bandında başarı öyküleri olarak izlediğimiz, Amerikan rüyasının bir başka zaferi olarak algıladığımız bu olgu her ne kadar insanlara fırsat yaratan bir sistem gibi gözükse de, eğer kişi bir kere başarısız olmuşsa, canının kıymeti de, fikirlerinin önemi de, kovulduğu evin değeri de sıfırlanıyor. Jim gibi sokak hayatını iliklerine kadar hissediyor, genç yaşta hayallerinin önüne kocaman bir set çekilmesi durumu ile karşılaşıyor. Kişinin bu kısımdan sonra gördükleriyse, güzel hayatlar vaadi olarak yorumlanan mışıl mışıl uykusunun rüyasından ziyade, sokağa atılmış bir koltuğun kenarında sızarken gördüğü halüsinasyonlara dönüşüyor. Ailesiyle kurduğu tek iletişim daha çok vurmak için para dilenmekten öteye gidemiyor. Sahnenin ışıkları bir bir kapanıyor anlayacağınız.
Hayatın, topu kaçırdığımız an bizi sürüklediği yeri kestirmek oldukça güç: Ancak bizi tekrar hayata çeken yegâne şey, kendimiziz. Başarıya ulaşan yolda kişinin kendine vereceği kredi, son bulmamalı. Özellikle hapishane köşelerinde, basketbol günlüklerini yazarken…
“Anne, lütfen… Lütfen kapıyı aç. Bana yardım etmelisin. Sana söz veriyorum, değişeceğim!”

