1970 dönemi Türk edebiyatı, hem yayımlanan yapıtların niteliği hem hak ettiği değeri görmesi nedeniyle edebiyatımızın en çok tanıklık etmek istediğim on yılıdır. Takip eden dönemlerde öykümüzün ve romanımızın ustaları olarak bahsedilen yazarların ilk yapıtları peşi sıra yayımlanırken yetkin metinler edebiyat tarihimizdeki yerini almaya devam etmiştir. 1971’de okurla buluşan Parasız Yatılı adlı ilk yapıtı büyük yankı uyandıran Füruzan’ın öykülerinin daha o yıllarda edebiyat çevrelerince kalıcılığı ilan edilmiş; Mehmet Doğan, Yeni Dergi’nin 8 Mayıs 1972 tarihli, 92. sayısında yayımlanan yazısında “Füruzan Olayı” başlığıyla bu genç yazarın kaleminin gücüne vurgu yapmıştı. Nitekim, sonraki yıllarda yayımlanan yapıtları, Füruzan’dan büyük bir edebiyat inşa etmesini bekleyenleri yanıltmadı ve edebiyatımızın doruklarından biri olan yazar, sonraki kuşaklar tarafından da ilgiyle okundu. Yazar ya da sadece bir okur olarak öyküyle mesaisi olan herkesin muhakkak tekrar tekrar okuduğu yapıtlar oldu Parasız Yatılı, Gecenin Öteki Yüzü, Sevda Dolu Bir Yaz, Kuşatma, Gül Mevsimidir, Benim Sinemalarım…
Her zaman yüksek edebiyatın örneklerini sunarak edebiyatımıza kattıklarının yanı sıra Füruzan’ın sinemayla ilişkisi de izleyiciyi nitelikli yapıtlarla bir araya getirdi. Ömer Kavur’un senaryosunu Füruzan’la yazdıkları ve Kuşatma’daki aynı adlı öyküden uyarlanan, 1981 yapımı Ah Güzel İstanbul filmi, “Benim Sinemalarım” öyküsünün Füruzan & Gülsün Karamustafa yönetmenliğindeki uyarlaması (1990), gerek dönemi için gerekse bugünden baktığımızda önemli edebiyat uyarlamaları olarak sinema tarihimizdeki yerini aldı. Filmlerin yapım aşamasında Füruzan’ın senarist ya da yönetmen olarak bulunması, yapıtların niteliğini elbette doğrudan etkiledi ve ortaya kaliteli işler çıktı. 1987’de ise bir diğer Füruzan öyküsü “Gecenin Öteki Yüzü”, Okan Uysaler tarafından dört bölümlük bir dizi olarak televizyona uyarlandı. Füruzan Diye Bir Öykü adlı kitapta Füruzan, Okan Uysaler’in teklifini senaryoyu birlikte oluşturmak ve sete çıktıkları günden çekimlerin tamamlandığı tarihe kadar sette bulunmak koşuluyla kabul ettiğini söyler (2020, s. 224). Dizi, Füruzan’ın edebiyatını kavrayacak güçte bir yönetmenin kurduğu dünyayı karşımıza çıkarması ve oyuncu kadrosuyla iz bırakan işlerden biri oldu. Zuhal Olcay; Ulaş Bager Aldemir ile Sıla Sandal’ın yaptığı söyleşide bu dizi projesinden “benim kariyerimde gerçekten son derece değer verdiğim hatta belki de ilk sırada sayabileceğim bir iştir” sözleriyle bahsetti (2022, s. 36).
Füruzan edebiyatı, başından sonuna sınıf bilincinin görüldüğü metinlerden oluşan bir bütün. Yazar, ya onun edebiyatının simgesi haline gelen “parasız yatılıları” anlatılarının merkezine aldı ya da üst sınıftan kişilerin yaşantılarını ele aldığında bile sınıf, hep başat mesele olarak kendisini gösterdi metinlerinde. “Gecenin Öteki Yüzü”, başkarakterinin aşkı önceleyerek sınıfsal olanaklarını reddedişini ama bu iradeyi ne zamana kadar ve hangi koşullarda koruyabileceğini tartışmaya açan bir öykü. Okan Uysaler de dizi uyarlamasında öykünün temel meselelerinden hiç uzaklaşmadan bu konuları irdeleyen bir anlatı kuruyor. Öyküde olduğu gibi dizide de karakterlerin isimsizliği dikkati çekiyor. Bu seçim, adeta karakterlere sınıfları dışında bir kimlik yüklememek için ve isimsizlikleri, anlatının (Bundan sonra öykü ve dizi uyarlamasını bir arada karşılamak için yalnızca “anlatı” sözcüğü kullanılacaktır) söyleminin görünür olmasına yardım ediyor.
Üsküplüoğulları ailesinin on dokuz yaşındaki kızının (Zuhal Olcay), onların sınıfından olmayan bir gençle (Haluk Bilginer) ilişkisi, aile fertleri tarafından onaylanmaz. Önce genç kadını bu sevdadan vazgeçirmeye uğraşırlar. Söylemlerinde sınıf vurgusu çok keskindir ve mensubu oldukları sınıfın değerlerini özetleyen bir konuşma şöyledir: “Çok gençsin ve güzelsin. Tanrı’nın sana bahşettiklerini ulu orta heba edemezsin. Sana layık olan, güçlü ve zengin, akranın biridir ancak”. Bu sözlere genç kadın, “Bir alışveriş anlatıyorsunuz sanki” diye karşılık verir. Söz konusu alışverişte genç kadının fiziksel özelliklerine bağlı olarak ona biçilen değer, gençliği, sahip oldukları metalardan biri olarak konumlandırılmıştır. Bu ailenin fertlerine göre doğuştan elde ettikleri her ne varsa “münasip” birine hatırı sayılır bir meblağ karşılığında sunulmalı, paylaşılmalıdır ve evet, tam da genç kadının özetlediği gibi her türden ilişkiyi, aşkı bir alışverişe çevirmişlerdir. Kızının menfaatlerini düşünerek bu birlikteliğe karşı çıktığını ileri süren baba, aslında ailenin menfaatlerini, statülerini korumanın derdindedir. Onlar için her şey paraya çevrilebilirken hatta çevrilmeliyken, genç kadının karşısına çıkan adam, hem sınıf hem savunduğu değerler bakımından tam karşıt kutbu temsil eder. Karakter, yol ayrımında o karşıt kutbu seçtiğinde babasının “Maddi manevi muhafazamızın eksileceği bir hayatta hayal kırıklığı vardır” biçimindeki tehdidi, bütün hak ve olanaklarının elinden alınacağını açık bir dille haber verirken de Üsküplüoğulları’nı birbirine bağlayan değerlerin maddi zemin üzerinde inşa edildiği bir kez daha görülür.
Genç kadının “Asıl güzellikler paraya çevrilemez” diyen bir adamla başladığı yeni hayatta, yabancısı olduğu bir düzen ve anlayış vardır; ancak bu koşullar, onu caydırmaz. Evi terk ettiği akşam, “Hiç değilse koca servetimden bir şemsiye almayı akıl etseydim” tümcesiyle mensubu olduğu sınıfın yücelttiği değerleri ironik bir biçimde yerer. Yeni hayatında edindiği yeni değerler, eski maddi değerlere gereksinimi olmayacağına ikna etmiştir onu kolaylıkla. Genç kadın, Füruzan’ın ifadeleriyle “büyük konakların küçük hanımı” olmayı, “Ağaçları bile endazeyle hazırola geçirilmiş. Edepli tarhların içinde uyuklayan emekli çiçekler”e dönüşmeyi reddetmiştir. Ulaş Bager Aldemir, “Aşk ve Zaman: Gecenin Öteki Yüzü Hakkında Birkaç Değini” başlıklı yazısında Füruzan’ın öykülerinde aşkın, “sınıfın ve cinsiyetin tarihsel ablukasını aşarak insan varoluşuna anlam kattığı” yönündeki saptamasına örnek olarak verir bu tümceleri (Füruzan, 2009, s. 127; Aldemir, 2022, s. 34).
Aşk, Üsküplüoğulları ailesinin sınıfsal değerlerinin alaşağı edilmesinde önemli rol oynamıştır. Yeni evinde genç kadın için lüks sayılabilecek tek eşya, eşinin aldığı sallanan sandalyedir. Maddi değil, manevi değeri önemlidir bu sandalyenin. Aşk, maddiyatla beraber genç kadının ailesi ve çevresinin dikte ettiği ahlak kurallarını da silip götürmüştür. Genç adam, “Biz ayıpçıları ta ötelerde bıraktık” tümcesiyle kesinler bu gerçeği. Kısa süreceğini bilmeden doyasıya yaşamaya çalıştıkları günlerde ruh ve bedeninin ayrıştırılmasının gerekmediğini gösteren bir aşk, kendi kurallarını koymuştur iki gencin hayatına ve gerek Füruzan gerek Okan Uysaler, kadın karakterin hayatındaki dönüşümü öylesine ustalıkla işler ki okur ya da izleyicide “Böyle varsıl bir hayata alışmış biri nasıl birden bu hayatı tercih edebildi?” gibi bir soru belirmez. Karakterin geçmişine, sözgelimi çocukluğuna dair anekdotlar, dönüşümün zeminini inşa etmiştir. On dokuz yıl birlikte yaşadığı insanların şaşalı dünyasında bir ayrıkotu olduğunun sinyallerini aslında daha küçük yaşlarda vermiştir genç kadın. Çocukken gittikleri saatçide babasının ona en pahalı saati almak isterken onun ucuz olanını seçmesi, içine doğduğu sınıfın değerlerine gönül indirmeyeceğini ilan eder adeta.
Varsıllığın hayattaki her şeyi biçimlendirdiği bir hayata sırtını dönmekle ne kadar doğru bir karar verdiğinin sağlamasını yapması için genç kadının karşısına bir örnek çıkar tam da o günlerde. Yakın bir arkadaşı (Selda Özer) da evlenmek üzeredir. İki kadın, benzer ailelerde yetişmişlerdir ve arkadaşı, kendisinden yirmi beş yaş büyük bir adamla evlenecektir. Aile, böyle bir evliliği uygun görmüştür. Arkadaşının deyişiyle, iki ailenin mal varlığı birbirine öyle denk düşmüştür ki evlenmelerine karar verilmiştir. Genç kadın, ailesinin dayatmalarına direnmeyi; arkadaşı ise teslimiyeti seçmiştir. Sohbetlerinde adım atmak üzere olduğu yeni – aslında eskiyi sürdüren – düzenin onu nasıl köşeye sıkıştıracağının farkında olduğu duyulur; ancak bu koşulları alaya alarak yükünü hafifletmekten başka çare bulamamıştır. İki kadın, beş yıl sonra karşılaştıklarında ikisinin de kayıpları vardır. Başkarakter, kocasını kaybetmiştir. Arkadaşıysa yurt dışına her kumar oynamaya gidişinde ona bir kürk hediyesiyle dönen kocası ve ailesinden tevarüs eden değerlerle genç kadının kısa süreliğine yaşadığı mutluluğu bile tadamamış bir şekilde hayatını sürdürmektedir.
Karakterin hayatında aşktan sonra ikinci kırılma, kocasını kaybetmesi nedeniyle gerçekleşir. Bekârken yaşadığı düzenden evlendikten sonraki düzene geçişte bocalamamıştır. Kolay uyum sağlamıştır ama kocasının ölümü ve küçük kızıyla (Ece Alton) ayakta kalma mecburiyeti, onun için yeni, çok daha zorlu bir sınavdır. Daha ilk günlerde artık hep yas tutması gerektiğini hatırlatan göstergeler üzerine serilmeye başlamıştır. Ona ataerkinin uygun gördüğü dul kimliğinin simgeleri, hayatının her alanında taşınmalıdır, cenazeye gelip genç kadını sözüm ona teselli etmeye çalışanlara göre. “Her yanım parçalanıyor” demesine neden olacak kadar sert devam eden yas sürecinde belki de girdabın içinde boğulmasına ramak kala “İçimden çekip al bu özlemi, bitsin…” diye yakarışı, kendisine ve kızına yeni bir hayat kurma gücünü bulacağının, hiç değilse arayacağının ilk işaretidir. Ondan beklenenden başka bir hayat… Peki, nasıl olacaktır bu hayat? Hangi koşullarda, hangi kararların verilmesiyle kurulacaktır?
“Değiştirmek, karşı koymak, yeni değerleri bulmak, sahip çıkmak görevimiz. Unutma! Hayatı güzelleştirmeyi; köhne, boş, bozuk her şeyi kenara itmeyi öğrenmeliyiz… Yeniler… Dünyayı onlar ele geçirsinler. Yeni bir dünya oluşsun”. Genç kadının kendisine nasıl bir hayat inşa edeceğine dair olasılıkların zihninde dönüp durduğu günlerde eşinin bu sözlerini hatırlar. “Yeni”ye ulaşmak – eşinin söylediği gibi – ancak var olan yozlaşmış düzeni, düşünceleri, alışkanlıkları, iler tutar yanı olmayan kuralları değiştirerek, bütün bunlara karşı koyarak mümkün olur. Bir olasılık olarak zihninin bir köşesinde duran, eski düzenine dönme düşüncesi, genç kadına “yeni”nin kapılarını kapatıp “eski”nin çürümüş dünyasının kapılarını mutlak bir esarete düşmesi için bir kereliğine açacaktır. Anlatının üçüncü kesitinde karakterin iç çatışmasını yeni ile eski arasında bir seçim yapma zorunluluğu belirler.
Önündeki seçenekleri temsil eden iki gelişme olur. Büyük teyzesi (Ani İpekkaya), lütfedercesine ona kapılarını açacaklarını bildirir; ancak evin hizmetlileriyle aynı katta yaşamayı kabul etmesi gerekir. Genç kadına doğduğu evde uygun görülen “yeni” konumu, bir süre önce elinin tersiyle ittiği olanakları, dolayısıyla “eski” sınıfına artık ait olmadığını hatırlatır. Büyük teyzenin “Sen ailemizin ve güzelliğinin değerini bilemedin” tümcesi, genç kadının reddettiği “değerlerin” altını çizer bir kez daha. Tahmin edileceği gibi eski düzeninde değişen bir şey yoktur. Evin “küçük hanımı” olarak yetiştirilen birinin elindeki olanaklardan nasıl tereddütsüz vazgeçebildiğini ailenin geri kalan fertleri sorgulamaz; kendilerine, kuşaklar boyunca benimsedikleri değerlere dönüp bakma gereği duymazlar. Genç kadının hakkı olduğunu savunduğu olanakları yeniden ama onlara boyun eğmeden elde etme isteğiyle aile fertlerinin yaklaşımı, aralarındaki çatışmayı gündeme getirir. Büyük teyze ve diğerlerinin tavrı nettir; fakat genç kadın, köhnemiş olsa da gücü elinde bulunduran bir zihniyete ne kadar direnebilecektir? Onu yetiştiren zihniyetin izlerinden kendisini büsbütün kurtarabilmiş midir? Sözgelimi saatçiye kızının Lebon’da muhallebi yediğini söylemesinin ardında ailesiyle arasındaki meseleyi açık etmeme gereksinimi mi yoksa sınıfının olanak verdiği yaşam biçimini kızıyla birlikte hâlâ sürdürebilecek güçte olduğunu düşündürme isteği mi vardır?
Büyük teyzeyle tartışırlarken kurduğu “Ben bu evin yanaşması değilim” tümcesi ona çocukluğundan itibaren ailesinin aşıladığı, sınıfsal farklılığa dair kodların dildeki yansıması mıdır? O da kendisini birilerinden üstün, ayrıcalıklı mı görmektedir? Bu sorulara genel bir yanıt olarak genç kadının zihninde – yüksek olasılıkla kendisinin dahi fark etmediği – sınıfsal kodların az da olsa bulunduğu düşünülebilir. Ne kadar ayrıkotu olursa olsun içine doğduğu sınıfın değerleri ve bunların dile yansımalarına uzun yıllar maruz kalmıştır. Ayşe Sarısayın, “Füruzan’ın Unutmayan Çocukları: Gecenin Öteki Yüzü” başlıklı yazısında karakterin çatışmasını “geçmiş yaşantıların da izleriyle gururlu ve hâlâ soylu, şimdi içinde olabileceği ‘alt sınıf’ı dışlayıp başı yukarıda ve yapayalnız ayakta durmaya çalışırken çocuklaşır kimi zaman, hırçınlaşır, aşırı tepkiler gösterir” sözleriyle özetler (2022, s. 31). Üsküplüoğulları ailesinin sınıfsal mensubiyeti imleyen diliyle “İskarpinler eve girerken temizlenir. Onlarda çamur değil, para çoktur… Harp başladığında ödleri patlamıştı, sanki onlar gidecekti cepheye. Hainler, evet, onlar hain.” gibi sözlerinde bariz görülen öfke ve iğrenme arasında gidip geldiği günlerde önünde belirecek ikinci seçenek, genç kadının her şeyi yeniden gözden geçirmesine, sorgulamasına, geçmişine ve yarınına başka bir gözle bakmasına bir olanak sunacaktır.
Genç kadın, yeni hayatında bir yere ait olmayı ister, “posta adresi[nin] doğru dürüst söylenebileceği bir yer”i olmasını… Kızıyla yaşadıkları, “bekleme odası” diye adlandırdığı oda, istediği yer değildir. Bir yere ait olmak için eşini tanımadan önceki insan olmaktan korkarken karşısına çıkan komşuları, ona yukarıda bahsettiğim perspektifi kazanmasına yardımcı olacak bir deneyim sunarlar. İki kardeşin (Zuhal Gencer, Eftal Gülbudak) yılbaşı akşamını birlikte geçirme teklifini kabul eder. Kızıyla katıldığı bu yemekte yakından tanımadığı insanların yaşantılarını öğrenme, anlama fırsatını yakalar. Bir yandan da hem onlara içini döker hem de hayatının muhasebesini yapar. Öyküde “Sınıf geçişleri değerli takılarla, pahalı armağanlarla ödüllendirilen talebelerdik” sözleriyle anlatır geldiği sınıfı iki kardeşe. Konuşmaları, çelişki ve çatışmalarının dökümüne dönüşür. Ait olduğu yeri bildiğini söyler; ancak onaylanmayan bir evlilik yaptığı için ait olduğu yerin değerlerini belirleyenler tarafından cezalandırıldığını söyleme gereği de duyar. Yeniden varlıklı bir düzene geçmek için onların arasına katılmayacaktır ama onlara benzeyen başka biriyle yaşamını birleştirecektir. Neredeyse her an hissedilen öfkesine, kızgınlığına rağmen üst sınıfın gücünü kabullenişindeki çaresizlik de bir o kadar yıpratıcıdır: “Anlayacağınızı umuyorum işte böyle. Çemberi kırıp çıktığımı sanmıştım. Kolay değilmiş, yeniden giriyorum. İşte hepsi bu. İsyan bitti. Her şey yolunda” (Füruzan, 2009, s. 189, 200, 201). Karşısında onu kendisi kadar yargılayacak insanlar yoktur. Bu yüzden ilk tümcesinde beklediği anlayış, aslında onu içeriden yargılayan, eleştiren kendi sesindendir.
Gelgelelim yılbaşı yemeğinin en ufuk açıcı tümceleri de bir anda ağzından dökülüverir genç kadının: “Ne çok şey geliyor elinizden. Varsıl da değilsiniz üstelik. Her şeyi yanlış mı öğrendik, yoksa bize öğretilenlerin doğrusu başka bir doğru muydu?” (2009, s. 189). Mutlu olmak, hayatı renklendirmek için alıştığı kertede varsıl olmaya gerek olmadığını hatırlamıştır. Yakın zamanda bu gerçeği eşi ve kızıyla en yoğun haliyle tecrübe etmiştir. Semiramis Yağcıoğlu, “Füruzan ve Eşikte Olmanın Poetikası: Gecenin Öteki Yüzü” başlıklı yazısında karakterin deneyimlerine ilişkin bu hatırlamayla bağlantılı olarak öyküdeki mekân ve zamanı “eşik” kavramıyla açımlar: “Eşikte olmak, mekân seçimlerinden öykü kahramanlarının fenomenolojik deneyimlerine kadar öykünün mekânsal boyutunu belirlerken, yılbaşı gecesi bu eşikte olmak temasını zaman boyutunda yineler. Yılbaşı gecesi, geçmiş bir zaman diliminden henüz yaşanmamış bir geleceğe açılan ve bu geleceğe dair umutların yeşerdiği, dileklerin tutulduğu bir eşik zaman olarak tüm kültürlerde yer etmiş bir coşkuyla kutlanır. Yılbaşı gecesi, yeni bir zaman dilimine geçme ve bir geleceğe açılan eşik olarak simgesel evrenimizde değişim, dönüşüm ve umut duygularını barındırır.
Günün bittiği ve yeni bir güne geçişin eşiği olan saat 24.00’de fişekler patlar, sevgi, kucaklamalarda somutlaşır ve iyi dilekler tutulur. Gecenin öteki yüzünde sabahı bekler” (2022, s. 21, 22). Ulaş Bager Aldemir’in yayına hazırladığı “Gecenin Öteki Yüzü 40 Yaşında” başlıklı dosyadaki yazılarda Ayşe Sarısayın ve Haydar Ergülen’in Semiramis Yağcıoğlu’yla hemfikir olduğu bir saptama vardır: Öykünün adının ilk sözcüğünde hissedilen karanlık ve umutsuzluğun yerini aydınlığın alacağı ikinci ve üçüncü sözcükle sezdirilir. Bu ada koşut biçimde de öykünün finali, her şeye rağmen, Semiramis Yağcıoğlu’nun belirttiği eşik aşıldığında, bir sabahın olacağı gerçeğini hem anlatı kişilerine hem de okur ve izleyiciye hatırlatır. Dizinin Zuhal Olcay’la Müşfik Kenter’in hafızalara kazınmış meşhur sahnesinde Kenter’in canlandırdığı karakterin “Madem ateşin var, ne duruyorsun karanlıkta?” sözünü yakın bir zamanda hatırladığında ona hayata koşmasını söyleyen ihtiyarı “Gel de sen koş mendebur ihtiyar” diyerek aklından kovmayı yeğleyen genç kadın, kızına hediye ettiği yılbaşı hediyesi olan çiçek dürbünündeki renkleri görmeye yakındır artık.
Kaynakça
- Aldemir, U, B. (2022). , “Aşk ve Zaman: Gecenin Öteki Yüzü Hakkında Birkaç Değini”. kitap-lık. S. 220. “Gecenin Öteki Yüzü 40 Yaşında” başlıklı dosya içinde. Ulaş Bager Aldemir (Yay. Haz.). İstanbul: YKY, ss. 33-35.
- Füruzan (2009). Gecenin Öteki Yüzü. İstanbul: YKY.
- Füruzan (2020). Füruzan Diye Bir Öykü.Faruk Şüyün (Yay. Haz.). İstanbul: YKY.
- Olcay, Z. (2022). “Madem ateşin var, ne duruyorsun karanlıkta?”. Ulaş Bager Aldemir, Sıla Sandal (Söyleşi). kitap-lık. S. 220. “Gecenin Öteki Yüzü 40 Yaşında” başlıklı dosya içinde. Ulaş Bager Aldemir (Yay. Haz.). İstanbul: YKY, ss. 36-38.
- Sarısayın, A. (2022). “Füruzan’ın Unutmayan Çocukları: Gecenin Öteki Yüzü”. kitap-lık. S. 220. “Gecenin Öteki Yüzü 40 Yaşında” başlıklı dosya içinde. Ulaş Bager Aldemir (Yay. Haz.). İstanbul: YKY, ss. 28-32.
- Yağcıoğlu, S. (2022). “Füruzan ve Eşikte Olmanın Poetikası: Gecenin Öteki Yüzü”. kitap-lık. S. 220. “Gecenin Öteki Yüzü 40 Yaşında” başlıklı dosya içinde. Ulaş Bager Aldemir (Yay. Haz.). İstanbul: YKY, ss. 15-22.

