Site icon Dial M for Movie

TEK FİLMLİK YÖNETMENLER – 2

Screenshot

Geçtiğimiz ay yayınlanan özel dosyamızın devamında, siz okuyucularımıza çektikleri tek filmle tahmin edilemeyecek bir noktaya ulaşıp kariyerlerinde ne yazık ki bir daha o noktaya gelemeyen yönetmenlerin o “tek” filmlerini ele almaya devam ediyoruz. Yazılar spoiler / sürprizbozan içerecektir. İyi okumalar dileriz.

NIGHTCRAWLER – 2014, DAN GILROY

Dan Gilroy’un yazıp yönettiği Nightcrawler (Gece Vurgunu), bugün halen gerçek değeri anlaşılamamış bir 2010’lar başyapıtıdır. 2009’da senaryosunu yazdığı ancak çok beğenilmeyen Michael Clayton adlı yapımdan sonra 2014’te senaryosunu yazıp yönetmenliğini de kendisi yaptığı Nightcrawler’la büyük sükse yapan Dan Gilroy hakkındaki genel kanı, 21. Yüzyılın Taxi Driver’ını çektiği yönündeydi. Nightcrawler da hayli karanlık, anti kahraman bir ana karakteri olan ve Taxi Driver ile birçok benzerlik taşıyan bir film noir olarak akıllarda kaldı. Jake Gyllenhaal’un başrolde adeta devleştiği filmde kendisine Rene Russo, Bill Paxton ve Riz Ahmed eşlik ediyordu. Film en iyi orijinal senaryo dalında Oscar’a aday gösterilmesine karşın Gyllenhaal herhangi bir adaylık dahi elde edemedi. Film çok fazla ödül de kazanmadı ancak 2010’lu yıllar ilerledikçe ve günümüze geldiğimizde, Nightcrawler özellikle kendi hayran kitlesi her geçen gün artmakta olan bir film olmaya devam ediyor.

Jake Gyllenhaal & Rene Russo

Konuyu kısaca özetleyelim: Herhangi bir iş kolunda bir türlü dikiş tutturamayan azimli ve hırslı bir genç olan Louis (Lou) Bloom (Jake Gyllenhaal), gece haberlerinde muhabirliğe merak sarar ve amatör olarak muhabirlik yapmaya başlar. Sadece geceleri çıkmaktadır ve işinde yavaş yavaş ustalaşmaya ve görünür olmaya başlar. Büyük bir televizyon kanalının dikkatini çekmeyi başardığında ise Lou’nun hayatı çok başka noktalara gidecektir.

Jake Gyllenhaal

Nightcrawler kesinlikle muazzam bir karakter filmi öncelikle bunu belirtmek gerekiyor. İçerdiği yan karakterlerin doluluğunun yanı sıra filmin başından itibaren Lou’ya kendimizi kaptırıyoruz ve onunla bir yolculuğa çıkıyoruz. Son derece akıcı senaryoya bir de kusursuz bir oyunculuk performansı ve yönetmenlik eklendiğinde ortaya böyle bir film çıkıyor. Lou, modern kapitalist sistemde kendisine bir türlü yer edinememiş, beceriksiz görünen ama aslında hiç öyle olmayan, çok konuşan, narsist, kibirli ve son derece hırslı bir karakter. Modern çağın yarattığı insanın gereklerini çok iyi biliyor ve gece muhabirliğine adım attığı andan itibaren devamlı olarak şiddete oynuyor. Etik tanımını adeta delik deşik ederek mesleki etik kavramına dair ortada hiçbir şey bırakmıyor.

Riz Ahmed

Kaydettiği son derece kanlı haberleri kanalına vermeye başladığında ise tahmin edeceğimiz üzere uyarı alacağına sürekli olarak yükseliyor, altına yepyeni bir araba, ayrıca sıfır bir kamera alıyor ve maddi olarak da ciddi anlamda iyi duruma geliyor ancak evi her daim aynı, karanlık, loş ışıkta, genel olarak açık olan bir televizyon ve kendisini her şeye rağmen tatmin etmekte zorlanan sosyopat bir karakteri izliyoruz. İşindeki başarısı ilerledikçe patronu Nina’yı (Rene Russo) da etkileyerek onu da tamamen kendi dünyasına alıyor Lou. Etiğin, empatinin, vicdanın olmadığı, sonuna kadar bencil, mükemmeliyetçi ve makyavelist bir dünya. Bu dünyada daima reytinge, şiddete, kana, gösterişe ve şekilciliğe ihtiyaç var. Kanal çalışanları dahi Lou’dan rahatsız olsalar bile Nina onun tam olarak kanalının, aslında deyim yerindeyse bu yeni düzenin, sistemin ve içinde yaşadığımız mevcut dünyanın kusursuz bir prototipi şeklinde görerek gözünü kırpmadan herkesi karşısına alıyor.

Rene Russo

Nightcrawler özellikle keskin, delici kurgusuyla da seyirciyi adeta koltuğuna yapıştırıyor. Dan Gilroy’un kamerası Lou sektörde yükseldikçe daha çok onun gözünden çekim yapmaya başlıyor, sanki gerçekten bir haber bülteni, olay mahallinden olayları yaşar hale dönüşüyoruz ve biz seyirciler de aslında buna bağlanıyoruz, belki de seviyoruz ve hoşumuza bile gidiyor. İçinde biz olmadıkça kolay ulaşılabilir kan ve şiddet, reytingler seyirciyi filme daha çok bağlıyor ve dünyanın evrildiği yer ile ilgili olarak tonlarca soru sormamıza neden oluyor.

Jake Gyllenhaal

LA HAINE – 1995, MATHIEU KASSOVITZ

Mathieu Kassovitz’in yazıp yönettiği 1995 yapımı başyapıtı La Haine (Protesto), özellikle 2000’lerin ortalarındaki Fransa öğrenci olaylarının habercisi olarak görülen modern bir Taxi Driver. Göçmen sorunu başta olmak üzere Fransa banliyölerinin durumu, yoksul sınıfın sefaleti, sosyo-ekonomik eşitsizlikler gibi birçok konuya cesurca değinen La Haine, yıllardır yapılan Paris / Fransa romantizminin ne denli yanlış olduğunu, Brezilya’nın sadece futbol olmadığı gibi Fransa’nın da asla sadece şarap, peynir, café ülkesi olmadığını, çok derin sorunları olan, aynı zamanda da dünya tarihinin en büyük sömürge pratiğine ev sahipliği yapan bir ülke olduğunu gösteriyor bizlere.

Vincent Cassel, Said Taghmaoui, Hubert Koundé

Vinz (Vincent Cassel) Hubert (Hubert Koundé) ve Said (Said Taghmaoui) adlı üç gencin bir gününe odaklandığımız filmde Vinz’in tesadüfen ele geçirdiği bir polis silahıyla birlikte hayatlarının gittiği noktayı izleriz. Yukarıda da bahsettiğim üzere La Haine, Martin Scorsese’nin 1976 yapımı Taxi Driver’ına çokça referans veren bir film.  Sadece meşhur “you talkin’ to me?” sahnesine birebir selam göndermekle kalmaz aynı zamanda sokakların kıvılcımını, güncel siyaseti, ötekileştirilenlerin gündelik hayatlarını da gözler önüne serer. La Haine’in farkı, daha çok potansiyel Travis Bickle adayı gençlerin hayatlarından bizlere kesitler sunmasında yatar. Ve daha çok nereye kadar gidebileceklerini görürüz. Aynı zamanda La Haine’de Fransız devlet politikalarına sert ve keskin eleştiriler getirilir.

Vincent Cassel

Özellikle yoksul Paris banliyölerinin içler acısı hali devamlı olarak fonda bizi rahatsız etmektedir. Bunun sorumlusu açık ve net bir şekilde bellidir. Bunun haricinde ülkedeki ırkçılık, siyahi hakları, Arap düşmanlığı gibi konular, gençlerden Arap asıllı olan Said üzerinden verilir. Günümüzde halen sürekli dillendirilen “Demokrasi Beşiği” Fransa’nın gerçekleri müthiş bir gerçekçilikle anlatılır La Haine’de. Bu çarpıcı hikâyeye siyah beyaz, yerinde durmayan bir kamera, kesintisiz, müthiş hareketli bir kurgu kusursuz bir şekilde eşlik eder.

Hubert Koundé, Said Taghmaoui, Vincent Cassel

Mathieu Kassovitz, bu filmdeki yönetmenliğiyle Fransa Oscarları olarak anılan Cesar Ödülleri’nde en iyi film ödülünü kucaklarken Cannes Film Festivali’nde de en iyi yönetmen dalında ödül kazanır. Bu filmden sonra Kassovitz için dünya sinemasında çok büyük noktalar hayal edilip öngörülürken kendisi daha sonrasında oyunculuğa yönelmeyi seçerek çoğunluğu şaşırttı. Özellikle 2001 yapımı Amelie’deki performansıyla çok konuşuldu. Ancak bir daha hiçbir zaman La Haine ile yükseldiği noktaya gelemedi. Günümüzde de o günlerinden son derece uzak, oldukça sakin bir kariyer sürdürmektedir.

Mathieu Kassovitz, La Haine’in çekimleri sırasında.

MYSTERIOUS SKIN – 2004, GREGG ARAKI

Gregg Araki’nin yönettiği Mysterious Skin (Tenin Gizemi)adeta mideye atılan sert bir yumruk olarak tanımlanabilir. Cinsel tacize ve pedofiliye yaklaşım biçimiyle çok konuşulan filmin yönetmeni Araki aslında kariyerine B-Movie’lerle başlamış, günümüzde de öyle devam eden bir yönetmen olmasına karşın bu filmle çok büyük başarı yakalamıştı. Filmografisindeki, popüler sinema diline uygun tek film olarak tanımlanabilecek Mysterious Skin, üç çok yakın arkadaşın çocukluklarından ergenliğe geçişlerine odaklanıyor. Bunu yaparken de içlerinden Brian (George Webster & Brady Corbet) ile Neil’in (Chase Ellison & Joseph Gordon-Levitt) tacize ve pedofiliye karşı bakışlarını tamamen objektif şekilde, taraf tutmadan veya hak vermeden anlatıyor.

Bill Sage, Elisabeth Shue, Chase Ellison

Brian gayet orta-üst sınıf bir Amerikalı aile çocuğuyken Neil ise babasını dahi hatırlamayan, annesi ve onun hastalıklı sevgilileriyle hayatını geçiren bir genç jigolo olarak kadraja giriyor. Brian için yaşadıkları ve yaşayacakları tamamen çok büyük bir travmaya sebebiyet verecekken Neil için bu o kadar normal bir şey oluyor ki onun için adeta bir oyuna dönüşüyor. Yaşadıkları Amerikan banliyösündeki gündelik hayat ile Neil’in kendi çarpık aile hayatı, arkadaşları Brian ve Wendy (Riley McGuire & Michelle Trachtenberg) ile olan ilişkileri derken film büyüme, akran zorbalığı, şiddet gibi konulara da cesurca eğiliyor. Bunu yaparken kamera özellikle Neil için jigololuk artık keyfe keder değil de hayatın kendisine atmaya başladığı yumruklar noktasına ulaştığında ise bir yüzleşme amacı gibi genel olarak tam karşısında durmaya, kendi iç muhasebesine biz seyircileri de dahil etmeye başlıyor.

Joseph Gordon-Levitt & Michelle Trachtenberg

İçerdiği oldukça sert sahnelerin yanı sıra filme hâkim olan oldukça sıcak renkler aslında izlenebilirliği oldukça kolaylaştırırken hikayenin sertliği olası bir özdeşleşmeden kaçındırma görevi görüyor. Burada çok büyük bir senaryo, yönetmenlik ve sinematografi başarısı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak tüm bunların haricinde filmin bence en önemli noktası pedofiliye attığı bakış. Neil’in annesinin sevgilisi olan genç beden eğitimi koçu tarafından taciz edilmesi ve bunun bir süre resmen ilişkiye dönüşmesi, Neil’in konuya dair, yaşının da etkisiyle tamamen farklı ve yanlış bir bakış getirmesine neden oluyor.

Joseph Gordon-Levitt, Jeffrey Licon, Michelle Trachtenberg

Koçtan gördüklerini hiçbir şey yokmuş gibi (çünkü kendisine yapılan tacizleri normal zannediyordu) Brian’a uygulaması ise onda çok büyük bir travmaya ve pedofilinin dehşet verici gerçekliğinin Brian’da vuku bulmasına sebep oluyor. Brian’ın geçmişte üvey babası tarafından yaşadıklarıyla Neil’in kendisine yaptıklarının birleşmesi aynı zamanda Brian’da artık ampulün patlamasını, net bir suçlu olan üvey babasıyla yüzleşmesini sağlıyor, ayrıca arkadaşları Neil ile Wendy’ye açılmasında da köprü görevi görüyor.

Brady Corbet

Tüm bunların ışığında Mysterious Skin değeri anlaşılmamış bir film olmasının yanında kanımca Joseph Gordon-Levitt’in de kariyerinin en önemli performansını içeriyor. Brian’ı yaşına göre büyük bir sakinlik ve ustalıkla canlandıran Brady Corbet de bu filmdeki performansıyla üç yıl sonra efsanevi yönetmen Michael Haneke’nin unutulmaz Funny Games’inin Amerikan yeniden çevriminde başrollerden birisini rahatlıkla kapıyor. Ayrıca 1995’te Leaving Las Vegas (Elveda Las Vegas) ile en iyi kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı elde eden, o yıllarda patlama yapması beklenip kariyerinde hızla geriye çekilen Elizabeth Shue da bu filmdeki Neil’in annesi Mrs. McCormick rolü sayesinde, özlenen oyunculuğuyla bizleri yeniden tanıştırıyor.

Joseph Gordon-Levitt

Mysterious Skin çoğu zaman LGBTQ+ sineması düşünüldüğünde her daim o listelerde bulunan ancak o sinemanın bazı Pollyanna atmosferini yansıtan filmlerine hiç benzemeyen, hayatın, dünyanın sertliğini, gerçeklerini yansıtırken insan ilişkilerinin, kavramların karışık gibi görünen anlamlarının hepsinin birbirine girmesiyle seyirciye müthiş bir sinema deneyimi sunan çok özel bir 2004 hazinesi.

Deniz Kuş

Tek Filmlik Yönetmenler – 1

Tek Filmlik Yönetmenler – 3

Exit mobile version