Bu özel dosyamızda siz okuyucularımıza çektikleri tek filmle tahmin edilemeyecek bir noktaya ulaşıp kariyerlerinde ne yazık ki bir daha o noktaya gelemeyen yönetmenlerin o “tek” filmlerini ele alacağız. Yazılar spoiler / sürprizbozan da içerecektir. İyi okumalar dileriz.
AMERICAN HISTORY X – 1998, TONY KAYE
Yönetmen Tony Kaye’in dünyaya armağan ettiği American History X, meşhur 90’lar Hollywood Sineması’nın zirve filmlerinden biri olarak görülmektedir. Öncelikle 1996’da Primal Fear ile Hollywood’un basamaklarını tırmanmaya başlayan genç yıldız Edward Norton’ı tam anlamıyla zirveye taşımasının yanında film Terminator 2: Judgment Day’in (1992) yıldızı Edward Furlong’u da sektörde büyük bir noktaya çıkartmıştı. Ancak filmin yönetmeni Tony Kaye için aynı şeyler pek de geçerli olmadı. Filmin başarısını ve doğurduğu etkiyi bir kenara bıraktığımızda Kaye, filmden nefret ettiğini de çoğu kez açık bir şekilde kamuoyuna açıkladı. Bugün ırkçılık dendiğinde akla gelen neredeyse ilk filmler arasında olan American History X, bu listeye eklediğim ilk film olma özelliği taşımasının yanında yönetmenin nefret ettiği filmler başlığı altında yapılabilecek olası bir listede de kuşkusuz ki başı çekecek yapımlardan biri.

Film genellikle ABD’nin alt-orta sınıfını temsil eden bir şehir banliyösünde yaşayan Vinyard ailesine odaklanır. Babasının talihsiz ölümünden sonra aile ‘reisliğine’ soyunan ve Edward Norton’ın canlandırdığı Derek Vinyard, lisede okumakta olan kardeşi Danny Vinyard (Edward Furlong), kanserle mücadele eden anne Doris Vinyard (Beverly D’Angelo) ve kız kardeş Davina Vinyard (Jennifer Lien). Derek filmde sonradan ortaya çıkacağı üzere ırkçı fikirlere kapılmış olan itfaiyeci babasının etkisinde kalmış ve onun vefatıyla beraber mahallede Neonazi yandaşları tarafından kültleştirilmiş 50’li yaşlarındaki Cameron Alexander’ın (Stacy Keach) bünyesinde yetişmekte olan bir genç. Aynı zamanda Cameron’ın varisi olarak da mahallenin prensi olarak görülüyor. Kardeşi Danny ise aynı abisi gibi ırkçı fikirlerin derinliklerinde yaşamaktayken bir yandan da okul hayatını sürdürüyor.

Filmin ırkçılık haricinde değindiği başka konular da yok değil. Amerikan alt sınıfının güncel sorunları, devlet politikaları, siyahi hakları, mülteciler vb. gibi konularda da film içerdiği diyaloglarda çokça şey söylüyor ancak bu diyaloglarda seyirciler olarak bizler daha çok Neonazilerin yükseliş esnasındaki motivasyonlarını öğreniyoruz. Özellikle Derek’in annesi Doris’in geçmişte evine davet ettiği sevgili adayını tanıdığımız flashback sahnesinde Derek’in uzun tiradı devlet politikaları üzerinden yerleştirilmiş ve artık kronikleşmiş olan müthiş yoksulluğun, ırkçılık ile ve faşizmin yükselişindeki rolüne şahit oluyoruz.

Film oldukça fazla flashback sahnesi içermesinin yanı sıra, yapımın büyük çoğunluğu da siyah beyaz çekilmiş. Bu elbette ki bilinçli bir tercih. Finale doğru, günümüze geldiğimizde renklenen ekran, filmin neredeyse tamamında siyah beyaz. Bunun haricinde kameranın kullanılış tarzı, durduğu yerler de desteklendiğinde çoğu zaman filmin bir belgesel tadında da olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Danny’nin aldığı okul ödevinin başlığına attığı üzere Amerikan Tarihi X, aslında Danny’nin film boyunca kendi ailesi üzerine yazacağı bir kompozisyon ödevi iken bunun kızgın Amerikan insanının tarihinin bir metaforuna dönüşmesinin önünü açıyor.

“Sonuç olarak öfke bir yüktür. Hayat sürekli kızgın yaşanmayacak kadar kısadır.”
Filmin bu en akılda kalıcı repliğinden de anlayacağımız üzere film aslında salt bir ırkçılık hikayesi değil, daha çok saf bir öfke hikayesidir. Bu öfke önce merhum aile babasına sirayet etmiş, onun bir nevi hayatının kaybına neden olduktan sonra da ailenin diğer erkekleri Derek’e ve kardeşi Danny’ye. Belki de anne Doris, eşinin ardından iki oğlunun da bu duyguya bu denli kapılmalarına dayanamayarak kansere teslim olmuş durumda olabilir, film bu konuda bize net bir ipucu vermiyor.

Ancak Danny’nin okuldaki en önemli öğretmeni olan ve bir zamanlar Derek’in de mentorluğunu yapmış olan Doktor Sweeney’den (Avery Brooks) aldığı bu ödev Danny’nin de, biz seyircilerin de bir nevi Amerika’nın öfkeyle yoğurulmuş tarihiyle yüzleşmemize sebep oluyor. Filmde elbette sadece bir ailenin belli bir dönemdeki yaşantısına tanıklık ediyoruz. Herhangi başka bir şekilde ülke tarihine giriş yaptığımız bir sahne filmde kesinlikle yok. Bu tamamen okul ödevinin içerisine sığdırılmış küçük bir kağıt parçası. Ancak o küçük kağıt parçası finalde de gördüğümüz üzere Danny’nin hayatına, Derek’in de yaptıkları yüzünden akıl sağlığına mal olduğunda öfkenin, dolayısıyla filizlendirdiği faşizmin ve ırkçılığın sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Sona geldiğimizde aile üyelerinin hepsi hayattayken yapılan bir plaj gezintisine, herkesin eski hayatına misafir oluyoruz. Renkli görüntü burada gözümüzü alırken deniz de ailenin o zamanki sonsuz mutluluğunu, huzurunu ve özgürlüğünü sembolize ediyor. Çocukların bebekliğini, herkesin denizde oynadığını görüyoruz. Sonrasında Danny’nin söyledikleri fonda duyuluyor:
“Yaptıkların sana iyi bir yaşam sundu mu?”

CITY OF GOD / TANRI KENT – 2002, FERNANDO MEIRELLES
Brezilyalı yazar Paulo Lins’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan 2002 yapımı City of God (Tanrı Kent), vizyona girdiğinde büyük bir ilgiyle karşılandı ve daha neredeyse 2002 dolmadan milenyum sonrası çekilen en iyi filmlerden birisi olarak tarihteki yerini aldı. Bunun haricinde Güney Amerika Sineması’na, daha çok da Brezilya Sineması’na çok büyük katkılar sağlayacağı düşünüldü, çok konuşuldu ve tartışıldı ancak bu ne yazık ki tüm bunlar gerçekleşmedi.

Genel olarak “Brezilya sadece futbol değildir.” önermesinden yola çıkan Tanrı Kent, Rio sokaklarında hüküm süren sokak çetelerinin hayatına odaklanan, bunu yaparken tek bir profesyonel oyuncunun bile kullanılmadığı, sinemada gerçekçiliğin en uç noktasına ulaşan bir başyapıt olarak akıllarda yer etti. Bu dosyada yer almasına itiraz edecek bazı sinema severlerin çıkacağına aslında neredeyse eminim. Çünkü yönetmen Fernando Meirelles,Tanrı Kent sonrasında da The Constant Gardener (Arka Bahçede), The Two Popes gibi filmlerle de adından söz ettiren bir yönetmen oldu ancak Tanrı Kent ilk çıktığında Meirelles’in ulaştığı mertebe ve kendisine atfedilenler hatırlandığında yönetmenin bu dosyada yer almasının doğru bir karar olduğu düşüncesindeyim.

Buscape / Rocket (Alexandre Rodrigues), Li’L Ze (Leandro Firmino), Carrot (Matheus Nachtegaele), Benny (Phellipe Haagensen), Li’L Dice (Douglas Silva), Angelica (Alice Braga), Shaggy (Jonathan Haagensen), Clipper (Jefechander Suplino) ve daha onlarcası. Tanrı Kent bu karakterlerin çocukluklarına, ergenliklerine ve gençliklerine odaklanır. Bunu yaparken tarih uyarıları daima yapılır. 60’lar, 70’ler, 80’ler şeklinde üç on yıla, yaklaşık çeyrek asra şahitlik ederiz. Brezilya’nın sahillerinin, ara sokaklarının, caddelerinin renkleri gözümüzü alırken suçun geldiği nokta ile de ağzımız açık kalır. Müthiş bir sosyo-ekonomik gelir adaletsizliğinin yanı sıra sokaklarda kimse güvende değildir. Kolluk kuvvetleri daima halkı ezmek için vardır sanki, tamamen bunun için kurulmuş izlenimi verirler filmde.

Fernando Meirelles bizi çabucak sokaklara adapte eder, karakterleri tanıtır, suç dünyasındaki yerlerini gösterir ve dillere destan, ustaca bir paralel kurguyla yukarıda isimlerini andığımız karakterlerin gündelik hayatlarına misafir olmaya başlarız. Aslında filmin zayıf diyebileceğimiz bir yanı var, o da karakter oyuncularının birbirlerine bir noktadan sonra aşırı derecede benzemesidir. Bazı karakterlerin birkaç takma adı da vardır. Ancak filmin şelale gibi akan kurgusu, yerinde durmayan kamerası, muhteşem renk paletlerindeki sinematografisi bu durumu kafaya takmamızı resmen engeller.

Tanrı Kent, özellikle çıktığı dönemde ve halen konuşulduğunda daima Martin Scorsese’nin Goodfellas (1990) ve Casino (1995) filmleriyle karşılaştırılır. Ki bu listeye günümüzde üstadın The Wolf of Wall Street (2013), The Irishman (2019) gibi filmleri de eklenebilir. Hepsi tamamen bu şekilde bir senaryo matematiğiyle çalışır ve Tanrı Kent’in Brezilya filmi olmasına karşın dünya çapında bu denli sükse yapmasının nedeni de kesinlikle bu senaryo matematiği ve hareketli kurgusudur. Scorsese gibi popüler bir sinemacının, en bilinen mafya filmlerinin kullandığı sistemin Meirelles tarafından bu denli benimsenmesi hiç kuşkusuz Tanrı Kent’in bu kadar ana akım, popüler sinema içinde kendisine yer bulmasının en büyük sebebidir.

Bir fotoğraf hayatımı değiştirebilirdi. Ama Tanrıkent'te kaçarsanız ölürsünüz. Kalırsanız yine ölürsünüz. Çocukluğumdan beri bu hep böyle olmuştur.
Buscape’nin yukarıdaki bu sözleri aslında sadece kendisinin değil Tanrı Kent’teki herkesin yaşamının özetidir. Film boyunca karakterler oradan oraya savrulurken bizim iki baş karakterimiz olduğunu söyleyebiliriz. Çocukluğunda mahallede Rocket adıyla tanınan Buscape ve gençliğinde Brezilya sokaklarının çete kralına evrilecek olan Dadinho lakaplı Li’L Ze. Rocket’in ve Ze’nin çocukluklarına paralel kurguda şahit olurken aynı zamanda çetenin diğer üyelerinin de hayatlarını izleriz. Ki filmin çeşitli yerlerinde çoğu hayatlarını kaybeder.

-Aklını mı kaçırdın sen daha çocuksun!
-Çocuk mu! Sigara içiyorum, uyuşturucu kullanıyorum, adam öldürdüm ve soygun yaptım. Ben bir adamım!
Ze’nin ağzından çıkan bu iddialı cümleler Brezilya’daki sokak kanunlarıdır aslında. Eğer zengin sınıfa mensup değilsen mutlaka ama mutlaka sokağa, çeteye aitsindir ve hangi çete olduğu asla fark etmez. Buscape ise aşık olduğu Angelica için bir gün esrar satın alırken çetenin işleyişine biraz olsun hakim olur. Li’L Ze ile birbirlerini mutlaka tanırlar ama Buscape çeteye asla dahil olmaz. O bizdir aslında, olaylara daima dışarıdan bakar. Tüm bu adaletsizliğin, yoksulluğun, bilinçli geri bırakılmışlığın tanığıdır. Bir haber kanalında fotoğrafçılığa başlayarak da bu iddiasını perçinler.

Film boyunca herhangi bir ışıltılı şehir sahnesi neredeyse yok gibidir. Çete üyelerinin parti sahnelerinde sadece ışıklandırılan sokaklar ve barlar göz önündedir ancak bizim bildiğimiz bir şehir mekanı olmaktan çok uzaktadır bu yerler. Meirelles’in bilinçli olarak burjuvaya dahil hiçbir sekansa, en ufak bir sahneye bile yer vermemesi bir anlamda kronik bir yoksullukla doğup, büyüyüp ölen milyonların o zenginlerin hayatlarında bir hiç, kocaman bir hiç olduklarının göstergesi olarak okunabilir. Filmdeki karakterlerin bakış açısıyla, “bir sınıfa mensupsan başka bir sınıf yoktur”. Daima yoksulluk, bitmek bilmeyen bir fakirlik vardır, sokaklar vardır ve o sokağın da, Tanrı Kent’in de bir adaleti vardır. Bu bağlamda filmin adıyla mütevellit, Tanrı tam da bu kentte hüküm sürmektedir. Siluet olarak Li’L Ze’de arada bir belirir, insanların ölümlerine neden olur, ölümlerini izler, hayatların yitip gideceği ortamı hazırlar ancak tabii ki hiçbir müdahalede bulunmaz. Ne de olsa O, böyledir. Tanrı’nın kentinde yaşam da, tam olarak budur.

