Genki Kawamura’nın, Kotake Create tarafından tasarlanan aynı adlı video oyunundan uyarladığı Exit 8 (2025) filmi, sıradan bir mekâna hapsolma anlatısından ziyade sistematik bir akış sunuyor. Daha önce 78. Cannes Film Festivali’nde gösterilen ama başka seanslarla çakıştığı için kaçırdığımız bu filmi, Dial M for Movie olarak 55. Uluslararası Rotterdam Film Festivali (IFFR) kapsamında izleme fırsatı bulduk. Özünde hem gerçekçi hem de yaratıcı nüansları bulunan film, başlangıç noktasını hepimizin tanıdık olduğu bir durum üzerinden ele alıyor. Kapana kısılmak başlı başına bir anormallik iken film boyunca kurtuluşu bu anormallikler üzerinden inşa etmemiz bekleniyor. Bu şekilde günlük hayatta artık bir parçamız haline gelen sıradan bir mekânın yaratmış olduğu gerilim, izleyicinin içine daha çok işliyor. Bağımsız bir video oyunu olan Exit 8, ortada bir sorun yoksa oyunda doğrudan ilerlemenizi istiyor. Bu da aynı şekilde yine günlük hayata gönderme yapan bir sunum olarak kendisini var ediyor. Filmin geçiş mekânlarının sürekli olarak aynı yerlerde sıkışıp kalmış olma durumu bir yandan Japon Tiyatro biçimi olan Noh tiyatro sahnesine gönderme yaparken diğer yandan ise konsept hakkında eşiksel bir çıkarım yapmamızı sağlıyor. Türlerin ötesinde bir anlatım biçimi olan ve bunu yaparken doğrudan teknik meseleleri izleyicinin gözüne sokmayan Exit 8, zaman ve mekân kavramlarını kaybolma ve bulunma fiilleri üzerinden irdeliyor.

Bütünün İçindeki Bir Parça
Metro mekanlarının sıradanlığı ve neredeyse aynı tipik metro koridorlarına farkında olmadan her gün maruz kalma halimiz bir anlamda filmin gerçekliği hissettirme yüzdesini arttırıyor. Aynı şekilde, mekânın kendi içerisinde birçok parçaya ayrılmaması görsel anlatım derinliğinde önemli boşluklar yaratmıyor. Bu da filmin kendi hikâye ambalajını korurken aynı zamanda ona ilham veren oyun yapısını da çok fazla ortaya koymamasını sağlıyor. Karakterler arasında bir tür hüzün ve melankoli durumunu da açığa çıkarmayı başaran Exit 8, herkes için hemen hemen aynı tanımlara sahip olan evrensel mekânı suçluluk ve pişmanlıklar yüzleşme alanı olarak bir saha ilan ediyor. Filmin başrollerinde Kazunari Ninomiya (Kayıp adam), Yamato Kôchi (Yürüyen adam), Kotone Hanase (Lise öğrencisi), ve Nana Komatsu (Kayıp adamın sevgilisi) gibi isimler bulunuyor. Filmin kadrosu da tıpkı filmin genel hatları gibi minimalist bir yansıma etkisi yapıyor. Kotake Create’in oyunu oldukça etkileşimli bir ağ sunar ve tam anlamıyla algısal farkındalığa odaklanırken filmin yapısı bu gibi dışavurumlardan besleniyor ve bir anlamda izleyiciden de aynı farkındalık performansını bekliyor. Bu şekilde bir anlamda interaktif ilerleyen filmin mekanizması hiçbir eylemi aceleye getirmiyor, izleyiciye de düşünmesi için vakit tanıyor. Bu da oyundaki bireysel farkındalık halini filmde kolektif olana dönüştürüyor. Genki Kawamura’nın filmdeki en önemli imzalarından biri olan bu durum, deneyimi zorunlu kılmıyor ancak deneyimin kendisini destekleyen eylemleri de pasif hale getirmiyor.

Modern İnsanın Zihinsel Hapishanesi
Günümüzde en basitinden işe giderken bir yerden aldığımız kahve veyahut kullandığımız sokaklar ya da hafta sonu uğradığımız mekânların hepsi bir noktada insan zihninin dönüp dolaşıp terk edemediği zihin hapishaneleri haline gelirken Exit 8, bunu varoluşsal bir bağlantı şeklinde sunuyor. Film asla bu zihin hapishanelerini kötülemiyor veyahut onları tam anlamıyla olumsuz olarak değerlendirmiyor. Aksine bu mekânların zihnimizde nefes almış olma halini bize yansıtıyor. Alışıldık gerilim düzleminin dışında algısal bir gerilim merkezi yaratan Genki Kawamura, oyunun senaryolaştırılmasında Kotake Create’in yanı sıra Kentaro Hirase ile beraber, bizzat çalışıyor. Anormallik bulmaya çalışma hali esasında filmin başından beri aramızda dolaşıyor. Herkesin toplumsal bağlamda içsel olarak kabul ettiği bir sorunu görmezden gelip yola devam etmek ana karakteri bu kapana kıstıran asıl mesele oluyor. Nihayetinde oyunun mekanizmasına göre anormalliği görüp, doğruca ilerlemesi gerekiyordu. Bu anlamda filmin başlangıç noktası herhangi bir şekilde karşımıza çıkmış değil, daha çok filmin diğer sekanslarıyla uyumlu bir parça hali taşıyor. Bunun yanı sıra film, bireyin korkuları ve şüpheleri üzerinden de içsel bir tedirginliğin dışa vurmuş kalıbı olarak kendini var ediyor. Bu anlamda babalık ve aile ilişkilerinin dinamik yapısı Exit 8’de tematik düzlemde sıkça karşımıza çıkıyor. Bu da filmi doğrudan alışılan bir korku filmi haline getirmiyor ancak film, bu türden bir duruş ile en az gece yolda aklımıza takılan bir hikâye kadar zihnimizi kurcalayabiliyor.

Kişisel Zevk ve Çıkarların Jeopolitik Sorunlara Eşlik Etmesi
Klasik olarak bir “baba” figürü üzerinden hikâyesini geliştiren Genki Kawamura, bireyin bu modern zamanda kişisel zevkleri uğruna kaybettiği değerlere işaret ederek bir anlamda dünyanın bugünkü pozisyonuna da doğrudan bir hiciv getiriyor. Oyun bağlamında hikâye olarak orijinal bir yan taşıyan Exit 8, doğrudan herhangi bir içeriği oyundan kendi üzerine almıyor. Kawamura bu anlamda anlatı evrenini kendisi yaratıyor. Oyundan akış ve seviye atlama tasarımını alıyor. Neredeyse tamamen kentsel dönüşümde olan dünyanın yapısının teknolojiye bağımlı kalarak, giderek yalnızlaşmaya geçmesi filmin yine öne çıkan bir başka yansıması. Elimizdeki makinelerle maskeleşen yalnızlıkların yaratmış olduğu görünmez hüzün, gerilim türü içerisinde irdeleniyor.

Metro sisteminin bir anlamda içsel dünyalara geçiş aracının metaforu olarak kullanılması film boyunca içerisine düştüğümüz labirentimsi mekânın ciddi yanını bir anlamda yumuşatsa da filmin genel hatları da doğrudan korku türüne hizmet etmediğinden, rahatsız edici bir çıkarım yapmamıza fırsat vermiyor. Oyun, orijinal yapısı gereği birinci şahıs üzerinden anlatısına kavuşurken filmin kimi zaman üçüncü şahıs bakış açısına da geçiş yapması sinemasal düzlemde öğelerin birbirine kavuşmasını sağlıyor. Kimi zaman sekanslar arası yapılan geçişler ise filmi, yine içerisine doğduğu tek mekân anlatısının sınırlarından geri çekiyor. Bu şekilde anlatı biçimlerini birbiriyle çarpan Exit 8, tıpkı filmin başında kulaklarımıza misafir olan Maurice Ravel’in Boléro’su gibi ritmini sonuna değin ağırdan alıyor.

