78. CANNES Film Festivali’nin (2025) Ardından Cannes’a ve Film Festivallerine Bir Bakış

Bu sene üçüncü kez akredite basın olarak katıldığımız Cannes Film Festivali hakkında daha önce kaleme aldığımız iki yazıda (bağlantılar bu yazının sonunda), yakında 80 yaşına basacak olan festivalin tarihinden bahsetmiştik. Bu sefer de festivalin genel havasını ve pek bilinmeyen yönlerini deşelim istedik. Öncelikle, Cannes Film Festivali sadece basın mensuplarına ve endüstri çalışanlarına mahsus düzenlenen tek festival. Daha önce IFFR Rotterdam, Berlinale, Venedik, Paris Fantastic ve Cinéma du Réel gibi birçok festivalde bulunduk, hepsine de “vatandaş” olarak gidip filmlere bilet alabiliyorsunuz. Cannes’da ise, akredite değilseniz bilet sistemine girmeniz bile mümkün değil. Cannes Festival yönetimi bu durumdan gurur duyuyor veya kendisini sinemanın Olympos Dağı gibi görüyor olabilir ancak bu tutum, festivali sinemaseverlerden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor gibi. Kaldı ki sanatın tüm dallarında olduğu gibi, sinemada da “en iyiyi belirleme” yaklaşımının uzun dönemde hiç kimsenin yararına olmadığı tecrübeyle sabit. En bilindik örnek olarak, benim de kişisel favorilerimden olan Esaretin Bedeli’ni (The Shawshank Redemption) ele alalım, film 7 Akademi Ödülü adaylığına sahip olsa da o meşhur geceden sıfır ödülle ayrıldı, ne var ki yıllardır IMDb’nin bir numaralı filmi. Başka bir örnek de Julia Ducournau’nun Titane filminin 2021’de Cannes’dan Altın Palmiye ile dönmesi, en hafif tabiriyle komik. Ne var ki başka biri Titane’ı iyi bir film olarak niteleyebilir pekâlâ, eleştiri öznel beğenilerden her zaman beslenecektir, her ne kadar filmleri sinemasal kıstaslarla analiz etmeye çalışsak da.

Fotoğraf: Burcu Meltem Tohum, 2025

Jüri ve Bu Senenin Ödülleri

Birçok festivalin yaptığı gibi, Cannes da ödüllerin festival yönetimince dağıtılmasının önüne geçmek için sağlam bir çeşitliliğe sahip, her yıl değişen jürilere başvuruyor. Öte yandan, jüri üyelerini ince eleyip sık dokuyarak seçenlerin de yine Festival yönetim kurulu üyeleri olduğunu unutmamak gerek, dolayısıyla ister istemez belli bir kontrol / yönlendirme de mevcut, tıpkı ABD’deki yargı sisteminde, kararı verecek olan jüri üyelerinin, davalı ve davacı avukatlarınca seçilmesi gibi. Yeri gelmişken, bu senenin ana kategorideki kazananları şu şekilde:

“Cannes, Sinemaya Parlayabileceği Bir Alan Sağlamak İçin Çalışır”

Yukarıdaki cümle Festival yönetiminin kendi ifadesi, ne var ki festival alanına, yani La Croisette dolaylarına ve Palais des Festivals yerleşkesine gittiğinizde filmlerden çok yıldız oyuncuların başrolde olduğu hissine kapılmanız işten bile değil. 12 günlük festival boyunca neredeyse her köşe başında görebileceğiniz çelik yelekli jandarmaların ve kolluk kuvvetlerinin yetkileri arasında yol kapatmak, yaya geçişini engellemek veya başka bir noktaya yönlendirmek, gerekli gördüğünde çanta / üst araması yapmak gibi eylemler mevcut. Özellikle büyük bir yıldız kafilesinin geldiği bir saatte festival alanındaysanız, yürümeniz bile neredeyse imkansız. Film yıldızlarını ancak Basın Toplantılarında veya Grand Théâtre Lumière adlı sinema salonunda (ki buraya da bilet bulmak pek kolay değil) görebilirsiniz, onun dışında Venedik, Rotterdam ve Berlinale festivallerinde birçok defa başımıza harika bir şekilde geldiği gibi, sokakta yürürken bir film yıldızıyla veya yönetmenle karşılaşmanız hayli zor, hatta bu olasılık imkansıza yakın. Halbuki Venedik’te sabahın köründe Luca Guadagnino ile karşılaşıp selamlaşmış, rastgele bir salonda ise Mads Mikkelsen’in yakınına oturmuştuk, Berlinale’de de Lee Kang-sheng ve Ming-liang Tsai ile sohbet edebilmiştik. Dolayısıyla Cannes Film Festivali “ünlü oyuncu odaklı” olunca, sinemanın pek de parlayamadığını söylemek abartı olmayacaktır. En azından uzaktan öyle görünüyorsa da, bizzat içindeyseniz durum hayli farklı.

Fotoğraf: H. Necmi Öztürk, 2025

Cannes: Sinema Pazarı

Festivalin bu yönü de son derece önemli, zira her yıl Cannes’da yeni anlaşmalar yapılıyor, pazara sunulan filmler büyük şirketler tarafından satın alınıyor, vs. Kısacası sinemanın endüstri ayağı da son derece ön planda. Her festivalden sonra “Cannes’da gösterilen dört filmi Mubi, üç filmi Netflix satın aldı” benzeri haberler duymanız mümkün. Dolayısıyla yine daha önce söylediğimize dönüyoruz, festival oyuncular, yönetmenler ve endüstri çalışanları için hayli önemli. Ne var ki bir sinefil veya eleştirmen ise, festivalde yabancılık dahi çekebilir. François Truffaut’nun, ilk filmi 400 Darbe’yi çekmeden önce, Cahiers du Cinéma’da eleştiri yazıları yazarken festival yönetimini eleştirmesini takiben, ertesi yıl festivale davet edilmediğini de düşünürsek, festival “eleştiriye” de pek açık değil gibi.

Fenike Planı’nın basın toplantısı. (Fotoğraf: Burcu Meltem Tohum)

Zaten akredite olanlar arasında en iyi yerleri kolayca alanlar da endüstri çalışanlarından, daha doğrusu şirket / ajans sahiplerinden başkaları değil. Eleştirmen ve gazeteciler Cannes hiyerarşisinde ikinci sırada geliyor, gazeteciler basın toplantılarına, günü gününe yayın yapması şart olmayan eleştirmenlerden daha rahat girebiliyorlar, öte yandan foto muhabirleri ise çoğunlukla filmlere giriş hakkı kazanamıyorlar. Tüm bunlar Cannes’ın yıllardır sürdürdüğü “akreditasyon hiyerarşisinin” bir parçası. Eleştirmenler için de renk kodlu üç tür akreditasyon mevcut; küçükten büyüğe sarı, mavi ve pembe. Sarı ile mavi arasında bilet bulabilme açısından büyük bir fark yok, pembe ise çok daha avantajlı. Bu renklerin hangi basın mensubuna verileceği ise, festival yönetimi tarafından, festival başlayana dek sır gibi saklanıyor. Sonuç olarak festival, filmlerin eleştirmenlerce tanıtılmasına önem veriyor olsa da, bu açıdan bakıldığında asıl ön planda olan, filmlerin doğru dağıtımcıya ve şirkete yönlendirilmesi, yani sinemanın endüstriyel yüzü.

Fotoğraf: Burcu Meltem Tohum, 2025

Endüstri Kavramı ve Sinema

Sinemanın “herşeyden önce bir endüstri” olduğunu kabul etmek ise, onun sanatsal yönünü büyük oranda yerle bir ediyor. Gişe hasılatlarından, oyuncuların aldığı milyonlardan, filmin kazandığı ödüllerden istediğimiz kadar bahsedelim, bir filmin yapımının üzerinden sadece 5 yıl geçtiğinde dahi, tüm bu endüstriyel gürültünün hiçbir önemi kalmıyor. Örneğin geçen sene Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan filmi hatırlamam bile birkaç dakikamı aldı. 2024’te Oscar hangi filme verildi hatırlayan var mı? Peki ya Amarcord’un bütçesi ne kadardı? Ya da Gregory Peck, 1956 yapımı Moby Dick filminden kaç para kazandı? Sinemayı zaten yedinci sanat olarak gördüğümüze göre, bunların bir filmin sanatsal olarak değerlendirilmesinde herhangi bir önem arz ettiği nasıl ileri sürülebilir? Sinema göstergebilimcisi Christian Metz’in, üstat Umberto Eco’nun veya Ferdinand de Saussure ve daha birçok dilbilimcinin dediği gibi, bir eseri incelerken kullanılacak olan yapıt-dışı öğeler, analize hiçbir değer katmadığı gibi, çoğunlukla söz konusu analizi de yolundan saptırabilir.

Fotoğraf: H. Necmi Öztürk, 2025

Uzun sözün kısası festivaller sinemanın, ister endüstri ister sanatsal duruş olarak ele alınsın, olmazsa olmazı kesinlikle. Hem sinemaya, hem de sinema sevgisine katkıları saymakla bitmez. Ancak yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, Cannes Film Festivali’nin aurası, içeriden bakıldığında fazlasıyla endüstriyel ve yıldız / ün odaklı duruyor. “Sinema en başta bir endüstridir” inancına sahipseniz bu size normal gelebilir, aksi takdirde baştan uyarmış olalım, sanatsal anlamda Cannes size Louvre Müzesi’ne gidince edindiğiniz izlenimi vermekten çok uzak. Sinemanın sanatsal yönünü herşeyin önüne koyan tek Cannes olayı belki de eski filmlerin herkese açık olarak gösterildiği, Açıkhava Sineması formatındaki Cinéma de la Plage (Plaj Sineması) etkinliği. Festival boyunca her gece 21:30 sonrasında herkesin katılabileceği bu gösterimler, filmleri Euro ve Dolar işaretlerinin arasından değil, salt sinema için izlemeye davet ediyor. İstanbul Film Festivali’nde de eski filmlerin gösterilmesini bu yüzden çok önemli buluyorum, eskiden sayıları daha fazlaydı ama yine de hâlâ devam etmesi sevindirici. Yazımızı noktalarken Dial M for Movie olarak elimizden geldiğince Avrupa’daki film festivallerini takip etmeye ve izlenimlerimizi, eleştiri yazılarımızı sizlere ulaştırmaya devam edeceğimizi tekrar hatırlatalım, hep iyi filmlerle buluşmanız dileğiyle.

H. Necmi Öztürk

Bir Cevap Yazın