Aşırı medeni olma durumunu toplumun ortak körlük politikası gibi işleyen Cristian Mungiu, 79. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile ayrılan filmi Fjord’da (2026) bir topluma ait olma ve bu kimlik probleminin yanı sıra göçmenlik politikalarına da değiniyor. Coğrafi sınırlar içerisinde sistematikleşen ve kendi çerisinde belli gerilimler yaratan medeniyete ulaşma hali filmde bir nevi kültürlerarası üstünlüğün yüzeyde nasıl asılı durduğunu gösteriyor. Devlet mekanizmasıyla muhafazakâr ailenin konumu anlatıda her zaman çalkantılı bir şekilde birbirlerine değiyor. İdeolojik bir gerilimi ele alan Mungiu, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filmle ortaya oldukça didaktik bir anlatım çıkarıyor. Bu da filmin dinamiğinin baştan aşağı ezbere bir konumda işlendiği izlenimini veriyor. Dolayısıyla hikâye olarak karşımıza çıkan kültür çatışması modellemesi, bireylerin sıkışmışlık hissini sadece kullanılan mekânlar aracılığıyla hissettiriyor. Filmin başrollerinde Renate Reinsve (Lisbet Gheorghiu), Sebastian Stan (Mihai Gheorghiu), Lisa Loven Kongsli (Frida) ve Ellen Dorrit Petersen (Gunda) gibi isimler bulunuyor. Kurumların ve sistemin bireyi ezmesi üzerine örülmüş olan anlatım daha önce tür olarak defalarca kez işlenen bir konu olarak Mungiu sinemasında tekrar karşımıza çıkıyor.

Romanya’dan Norveç’e göç etmiş bir ailenin yaşadıkları üzerinden yabancı düşmanlığının kolektif bir paranoyaya dönüşmesini en uç kutuptan en yakınına kadar detaylandırarak yetkin bir anlatım tarzı yakalayan Romanyalı yönetmen, İskandinav düzeninin kendisini sorgularken diğer yandan benzer trajedilerin birçok ülkede yaşandığının ipuçlarını da veriyor. Cannes’daki prömiyerin ardından düzenlenen basın toplantısında uzun yıllar boyunca Norveç’te benzer vakaları araştırdığını ve hem Norveç’te hem de birçok ülkede korkutucu derecede çok sayıda bu tür olay yaşandığını belirten Mungiu, filminin Romanya’nın Norveç’e karşı meydan okuması olarak okunmaması gerektiğini, filmin evrensel bir hatalar zincirinin sadece bir yüzünü konu edindiğini söylüyor, zaten yönetmenin söylediğine göre konuyu araştırmaya başladığı dönemle filmi çekmeye başladığı dönem arasında Norveç yasasında tam da bu alanda bazı değişiklikler yapılmış. Dolayısıyla ahlaki anlamda sadece gri bölgeleri işaret eden Fjord, oldukça yalın, tanıdık ve içerisinde fazla yenilik barındırmayan bir hikâyeyi Norveç’e taşıyor. Normların görünmez şiddetinin sadece küçük bir temsilcisi olan bu mekân, az karakter kullanımıyla da kendi içine doğru taşma gösteriyor.

Medeniyet Krizinin Distopyası
Neredeyse ideolojik bir savaş alanına dönen mekânın kendisi karakterlerin de çizimiyle beraber yabancı olma kavramını izleyicinin gözüne daha çok sokuyor. Özellikle Sebastian Stan’ın karakterinin çizimi görsel anlamda da Norveç toplumunda benzeri olmayan bir yapı sunuyor, bu bağlamda karakterin neredeyse hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan, sadece dış görünüş üzerinden bile toplumdan ayrı bir birey olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Yine Renate Reinsve’nin karakteri de aynı doğrultuda bir çizgiyi takip ediyor. Bu şekilde eylemler henüz anlatıda kendilerini göstermeden önce karakterlerin dış görünüşü, çoktan toplumsal olarak belli ayrımları gözler önüne seriyor. Bu anlamda da hiçbir şekilde olayın örgüsünü sadelikten kurtaramayan Mungiu, izleyiciyi yormayan bir anlatıyı tercih ediyor. Her ne kadar bu duru anlatım biçimi filmin akışını bozmasa da sanatsal üretim bağlamında bu türden bir yaklaşım filmin yapısını oldukça zayıflatıyor ve dinamiğini hayli durağanlaştırıyor. İyi ebeveynlik tanımı üzerinden yaratılan kurgu, bir sosyal arka plan olarak kullanılıyor. Öte yandan görsel anlatım düzleminde Norveç’in sakin hali ise hikâyenin kendisiyle zıtlıklar yakalayarak kontrollü ancak merak uyandırıcı bir bürokratik şiddet sistematiğini yansıtıyor. Doğa imgesi filmde ters yüz edilmiş bir estetiğe dönüşüyor. Her ne kadar kullanılan mekânlar doğa ile iç içe olsa ve karakterler için özgür bir alan yaratıyormuş gibi gözükse de Norveç, Mungiu’nun evreninde sadece basit bir kartpostal öğesi olarak kalıyor.

Kimliği Kültürel Olarak Yok Etmeye Çalışmak
“Yabancı” olarak nitelenen kişinin kültürel kimliğine saygı duymak yerine onu tamamen yok etmeye çalışarak bireyi kültürel baskı altında ezmek toplumların çok nadiren kaçınabildiği bir suç. Öte yandan hikâye her ne kadar Norveç’te geçse de günümüzde herhangi bir ülkede gerçekleşmesi muhtemel olan (ve zaten gerçekleşen) bir soruna parmak basan film, belli bir sloganı olmayan, politik duruşunun dozu açısından ideal bir festival filmi formunu koruyor. Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan Fjord, ham dramatik öğeleriyle izleyiciyi ekrana bağlamaya çalışırken ödül bağlamında geleneksel olana yakın ve yenilikçilikten uzak bir yapım olarak öne çıkıyor. Filmin örgüsünde üstü açık bir şekilde yapılan eleştirinin genelleştirilmesi ortaya yapısal bağlamlar çıkarsa da toplumsal kırılma modellemesi, olabilecek en modern biçimde aktarılıyor. Kültürel travma yansıması olarak da değerlendirilebilen Fjord, travmanın kurumsallaştırılmasına iyi bir örnek. Diğer yandan otoriteye yabancılaşma açısından da Norveç’i mekanik bir kafes haline dönüştüren Cristian Mungiu, toplum içerisindeki mikro iktidarlara gönderme yapıyor.

Disiplin toplumuna da örnek oluşturabilecek film, her dışavurumu ve dinamiğiyle, tabiri caizse festivalin gelenekselleşmiş ödül formlarına uygun bir çerçeve çiziyor. Bu seneki jüri başkanı Park Chan-wook’un da basın toplantısında esprili bir şekilde “kendim hiç Altın Palmiye kazanmadığım için yarışmadaki hiçbir filme ödül vermek istemiyordum ama Fjord’a ödül vermekten başka çarem yoktu” sözü de manidar. Küresel riski ele alan filmin bu yöndeki özellikleri yapımın kendi içerisinde de farklı tonlarda riskler taşıyor. Bu bağlamda sosyolojik bir manifesto niteliği de taşıyan Fjord, sistemin baskısına ve yapısına göre sessiz kalmanın ve bu sessizlikte sıkışmış olanın mücadelesini en hafif haliyle ele alıyor. Film boyunca doğrudan bir şiddete tanık olmasak da filmin vermek istediği mesajın içeriğindeki dinamizm, soyut anlamda şiddetsel yapısını hissettirebilme özelliğine sahip. Bu anlamda metaforik bir yapı da taşıyan film, her ne kadar yarışma kategorisinde öne geçip ödülü almış olsa da temelde kendi klostrofobisinde sıkışıp kalıyor. Doğunun travmasının Kuzeye taşınması jeopolitik bağlamda bir metafor iken, özgürlüğün kalesi olarak görülen merkezin entelektüel yıkımı, uluslararasılaşmış toplumsal travmalar için ortak bir kimlik oluşturuyor. Filmin ana teması olarak bu konu defalarca kez kendi ekseninde dönerek kendi tekrarlanmış, hantallaşmış yeraltı mitini yaratıyor.

