76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yarışma kategorisinde yer alan Lance Hammer’ın Queen at Sea (2026) filmi Gümüş Ayı Jüri Ödülü ve En İyi Yardımcı Oyuncu (Tom Courtenay & Anna Calder-Marshall) Gümüş Ayı ödüllerine layık görüldü. Yönetmenin 18 yıl aradan sonra çektiği ikinci uzun metraj olarak karşımıza çıkan Queen at Sea, içerik bakımından oldukça yoğun ve bu yoğunluğu ile temelde durgun gibi gözüken anlatımına oldukça yüksek tonda bir dinamizm kazandırıyor. Bir anlamda bireyin rıza sistemi üzerine kurulu düzlemde izleyiciye film boyunca mahremiyet meditasyonu yaptıran film, içerik bağlamında izleyiciyle ilk sekansından itibaren iletişime geçiyor; hemen açılış sahnesinde rızaya bağlı olarak filmin anlatısını doğrudan etik bir krizin kucağına atan Queen at Sea’nin başrollerinde Juliette Binoche, Anna Calder-Marshall, Tom Courtenay, Noah Hunt Basden ve Florence Hunt gibi isimler bulunuyor. Yaşlılık teması üzerinden cinsel olanın bireyin tercihi dışına itilip itilmemesi ve buna bağlı olarak istismarın kurallarının belirsizlik ve bir o kadar da gücül durumlarla karşılaşması filmin ana anlatımını oluşturuyor. Konu bağlamında hiçbir oyun oynamayan, metaforik veyahut herhangi başka teknik anlatım biçimine başvurmayan Lance Hammer, sevginin en yalın halini demans hastası birinin kucağına en sade haliyle bırakıyor. Filmin bu tondaki yalın yapısı filmi ağır bir şekilde temposuna ulaştırıyor.

Geçici Olanın Ortak Dili
Gri ve oldukça soğuk tonlarda çekilmiş olan Queen at Sea, sahip olduğu anlatıyı taşınamaz hale getirmek için onu çeşitli müziklerle veyahut geçişlerle süslemiyor. Buna ek olarak bir anlamda izleyiciyi hemen ilk sahnede şok edecek tonda bir istismar konusunu elinde tutmasına rağmen onu olabildiğince yumuşak tonlarda işleyerek anlatımın içeriğinin sadeliğini asla bozmuyor. Bu anlamda filme hem görsel hem de içerik bağlamında bilinçli bir şekilde yaklaşıldığını söyleyebiliriz. Karakterlerin olduğu gibi, kullanılan mekânların da hem sosyolojik bir öğe olarak hem de devlet sistemi karşısında kendilerine ait birer alan belleği mevcut. Bu da yıllardır aynı çatı altında yaşayan ve birbirleriyle her şeyi paylaşan bir çiftin bir noktadan sonra birbirlerine biyolojik bağlamda yabancılaşmaya başlaması, en başta paylaşılan evin portresini de etkiliyor.

Mekân olarak devlet kullanımına açık hale gelen ev bir noktadan sonra ev olmaktan çıkıyor ve sadece belli bir sistemin ekonomik zinciri haline geliyor. Biyoetik konusu ile açılan anlatının ilerleyen aşamalardan kendisini hukukun kollarına atması sürecin artık sadece sistemin bir parçası olması ve buna rağmen bireylerin sistemin dışında hareket etmeye başlayınca sosyolojik yapının çatlamaya başlaması filmin aktarımını üstlenmediği görünmez bir didaktik pencere açıyor. Queen at Sea, ton olarak Gaspar Noé’nin Vortex (2022) filmini anımsatıyor. Buna karşın görsel tonda kullandığı soğuk renkler ve içeriğinin hafif dokuda politik etkilere maruz kalmasıyla olası benzerlik yolunu ayırıyor.

Küçük Bir Devlet Modeli Olarak Ev
Kapıların, odaların, pencerelerin birer sınır olarak çizildiği ve sınırlarının kendisine göre kurallarının olması Queen at Sea’de izleyici olarak çoğunlukla vakit geçirdiğimiz evi mikro politikanın figürü haline getiriyor. Lance Hammer bunu hiçbir zaman büyük harflerle, bağırarak filminin içerisine yedirmiyor. Buna karşın filminin isminde geçen Kraliçe (Queen) ifadesi doğrudan gücü elinde bulunduran bir iktidar yapısına göndermede bulunuyor. Bu noktada herhangi bir isim veyahut herhangi bir kişiye doğrudan atıf yapmayan film, iktidarı evin içindeki bireyler üzerinden resmediyor. Bu anlamda tam anlamıyla mikro düzlemde adlandırdığımız devlet sisteminin evin içerisine taslak olarak yedirildiğini hissetmek mümkün. Buna ek olarak beden ve onu temsil eden bireyin durumuna da doğrudan bağlanan hikâyenin dinamiği, bakan ile bakılan arasında keskin çıkarımlar yapma arzusunda.

Öyle ki izleyici olarak ilk sekansta doğrudan ve bir anlamda tıpkı Juliette Binoche’un karakteri gibi farkındalığımız-rızamız olmadan tanık olduğumuz karenin kendisi aktif olarak hikâyeyi yönlendiriyor. Bu şekilde Queen at Sea, “beden konseptini özne haline mi getiriyor yoksa bir seyir nesnesine mi dönüştürüyor” şeklinde özetlenebilecek mesajını birkaç yöne doğru dağıtıyor. Bir eşin partnerini gördüğü ideal kimlik yapısıyla gerçek/biyolojik benliğin arasındaki perdeyi kurallarına göre açıp kapatmak yerine yakmayı tercih eden Queen at Sea, deniz ifadesini bilinçdışının metaforu haline sadece filmin ismi düzeyinde giydiriyor. Dönüşümün sadece beden üzerinde değil aynı zamanda psikolojik olarak da gerçekleştiği Queen at Sea, beden algısını sadece bir et parçası halinden soyarak onu etin politikası haline getirmede olabilecek en duygusal tonu tutturuyor.

