1816 yılının 17 Haziran’ında, İsviçre’nin Cenevre Gölü yakınlarında bulunan Villa Diodati’de (Diodati Malikânesi) Lord Byron, John W. Polidori, Mary Shelley, eşi Percy Bysshe Shelley ve Mary Shelley’nin üvey kardeşi Claire Clairmont bir araya gelmiş, yağmurlu ve fırtınalı bir akşam Byron’ın önerisiyle birbirlerinden bağımsız olarak korku öyküleri yazmaya koyulmuşlardı. O gece Lord Byron Vampir adlı yarım kalan hikâyesine başlamış, Polidori meşhur Vampyre öyküsünü kaleme almış, Mary Shelley ise, bilindiği üzere Frankenstein ya da Modern Prometheus adlı romanına başlamıştır. O akşam Villa Diodati’de olağanüstü bir esin perisinin gezindiği ve tüm yazarlara tek tek uğradığı aşikâr. Mary Shelley’nin ilk satırlarını henüz 19 yaşına basmadan yazdığı, Gotik Roman türünün en önemli ve en tanınan örneklerinden biri haline gelen Frankenstein, birçok defa farklı senaryolar eşliğinde beyazperdeye taşındı. Usta yönetmen Guillermo del Toro’nun kaleme aldığı senaryo ise, bugüne dek izlediğimiz uyarlamalar arasında büyük ihtimalle Shelley’nin romanına en sadık olanı. “Büyük ihtimalle” deme nedenimiz, bugüne dek Frankenstein’ı kısmen veya tamamen konu edinen uzun metraj film sayısının, 420 civarında (!) olması.

Mary Shelley’nin (o dönem feminist hareketin öncülerinden olan annesinin soyadıyla söylersek Mary Wollstonecraft’ın) “çok canlı bir rüyada” kendisine göründüğünü söylediği “Frankenstein” sözcüğü, Almanca’nın fonetik açıdan oldukça sert bir dil olduğunun en iyi kanıtı aslında: Almanca’da “hür insanların şatosu / malikânesi” benzeri bir anlamı olan sözcük, yüzyıllardır kulağa o kadar kaba gelmiş olmalı ki, Shelley romanında yaratığı hiç adlandırmasa da, Frankenstein gittikçe yayılan bir şekilde, doktoru değil yarattığı canlıyı, “canavarı” ifade etmek için kullanılageldi. Belki tam da bu yüzden, 1910’lardan itibaren sinemaya uyarlanan Frankenstein filmleri, merkezine özellikle canavarı aldı hep. Halbuki 24 bölümden oluşan romanın büyük kısmı (15 bölüm civarı) Dr. Victor Frankenstein’ın, 6 bölümü de dünyaya getirdiği yaratığın dilinden anlatılır. Guillermo del Toro’nun da bu plana neredeyse harfiyen uymuş olması, 115 yıldır farklı versiyonları sinemaya uyarlanan bir roman söz konusu olmasına rağmen, Frankenstein mitosuna ferah bir nefes getiriyor.

Aynı zamanda Mary Shelley’nin romanının altyapısında bulunan felsefi konuların filmde az çok yer bulmuş olması da çok sevindirici: Tanrı dışında bir varlığın canlı meydana getirmeyi öğrenmesi karşısında Tanrı kavramının konumu, ahlak anlayışının kişide bir inanç sisteminden bağımsız olarak var olabilmesi, evrene hangi yolla atılmış olursa olsun her canlının yaşama hakkına sahip olması, bir varlığın başka bir canlı dünyaya getirmiş olmasının, o canlı üzerinde hak iddia edebileceği anlamına gelmeyeceği, vb. Yine Guillermo del Toro’nun, Gotik Edebiyat türüne sadık, yüksek bir prodüksiyon kalitesi sunması da filme çok şey katıyor. Kıyafetler, makyaj ve saç tasarımları, gotik mimariye göz kırpan şatolar, mekânların iç dizaynındaki ayrıntılar, 18. yüzyıl sonu gündelik hayatını yansıtan dış mekân çekimleri, hepsi uyarlamayı romanın geçtiği döneme tutarlı bir şekilde bağlıyor. Bilindiği üzere 1760’lardan itibaren ilk örneklerini vermeye başlayan Gotik edebiyat, 1800’lerin ilk çeyreğinde ve takip eden Victoria döneminde de (1837-1901) hız kaybetmeden en ünlü yapıtlarını vermiş, son derece zengin ve tabii ki karanlık, kasvetli, korku dolu, lanetli ve hayaletli, doğaüstü olaylarla dolu bir yazınsal tür. Del Toro da Frankenstein’ında bu ve daha birçok özelliği hem görsel düzlemde hem de atmosfer bağlamında beyazperdeye taşımayı ustalıkla başarmış.

Oyunculuklardan bahsedecek olursak Dr. Victor Frankenstein rolündeki Oscar Isaac’ın performansından başlamak yerinde olacaktır, zira filmde sırasıyla kurban, bilim insanı ve canavar rollerinde çok başarılı, Bill Hader’ın moderatörlüğünde Los Angeles’ta gerçekleştirilen bir panelde Hader’ın Isaac’ın kırmızı topu atıp tutarak monoloğunu gerçekleştirdiği sahneye yaptığı övgüyü de hatırlayalım, oyuncu olarak nefesini, ezberlediği replikleri ve topu yakalama anını hesaplamasına rağmen Isaac’ın beyazperdede bunu çok kolaymış gibi göstermesi, dikkate değer. Hem Victor’ın annesine (tanınmaması için kaş / alın bölgesinde bir miktar protez kullanılmış) hem de Elizabeth karakterlerine hayat veren Mia Goth ise her zamanki gibi çok başarılı, ister duygusal yoğunluğu fazla olan bir sahne isterse de minimal oyunculuk gerektiren sekanslar olsun, performansını beyazperdede izlemek büyük keyif. Canavara Jacob Elordi hayat veriyor, uygulaması ortalama 10 saat süren ağır bir makyaj altında olsa da, özellikle David Bradley ile olan sahnelerde performansı göz dolduruyor. Şahsen oyunculuğunu çok beğensem de bu filmdeki konumunu görsel olarak tam oturtamadığım için Christoph Waltz’ı sona bıraktım, kendisi yine harika bir performans sergiliyor ama nedense Harlander yan rolünü canlandırmak için daha az tanınan bir oyuncu tercih edilebilir miydi diye düşünmeden edemedim, elbette bu son derece öznel bir yorum.

Shelley’nin romanında bahsettiği, “Cornelius Agrippa ve Paracelsus’tan çok daha modern bilimsel sistemlere yönelmek gerektiği” konusunun filmde “lenfatik sistem” (dolaşım ve bağışıklık sisteminin parçası olan organ sistemi) adı altında karşılığını bulması da güzel bir dokunuş olmuş, üstelik yaratığın hızlı gelişimini ve yaralarının kısa sürede iyileşmesini, bir anlamda ölümsüzlüğe yaklaşan yapısını daha iyi açıklıyor – elbette bilimsel değil, bilim-kurgusal bir düzlemde. Agrippa ve Paracelsus’un bahsinin Robert Eggers’ın Nosferatu’sunda da geçtiğini hatırlatalım bu arada, bu yılın başında izleyicilerle buluşan başka bir gotik şaheser. Hazır göndermelerden bahsetmişken, yaratığın buzda sıkışmış olan gemiyi açık denize iterek serbest bırakmasının da, Antik Yunan mitolojisinde ölülerin ruhunu taşıyan Charon’un Styx üzerinde ilerlemesini andıracak şekilde çekilmiş olması muhteşem olmuş. Ne de olsa gemiyi iten canavar hem ölümsüz doğasından hem de üstün gücünden ötürü ölümü temsil ettiği düşünülen Charon’u, gemideki denizciler de ölümlü oldukları için yitip giden ruhları andırıyor, Guillermo del Toro’dan beklenecek düzeyde, şiirsel bir gönderme.

Sonuç olarak Mary Shelley’nin 1818 tarihli romanını neredeyse harfiyen takip eden ama sinemasal bağlamda Guillermo del Toro’nun hayal gücünden fazlasıyla beslenen ve gotik roman evreninden birçok unsuru da göz kamaştırıcı şekilde beyazperdeye taşıyan, kaliteli bir uyarlama söz konusu. Filmde Elizabeth’in yanlışlıkla vurulması sahnesinin oldubittiye getirilmesi ve kurt sürüsünün, saldırılarını sanki özel eğitimli bir SWAT ekibinin üyeleriymiş gibi gerçekleştirmeleri dışında beni rahatsız eden hiçbir sahne olmadı. Gotik sanata ilgi duyan ve sinema endüstrisinin değil, sinema sanatının hizmetinde bir film izlemek isteyen herkese ısrarla tavsiye edilir. Üstelik CGI veya AI teknolojilerinin kullanılmasına hayli elverişli bir “canavar filminin”, bu tür aldatmacalara tüm varlığıyla karşı olduğunu defalarca beyan etmiş olan Guillermo del Toro gibi usta bir yönetmene emanet edilmiş olması da seyirci olarak en büyük şansımız. Şimdiden iyi seyirler.

