SANGUINE: Kısık Ateşte Pişmiş Etin Odunsu Tadı

Marion Le Coroller’nin 79. Cannes Film Festivali’nde Séance de Minuit (Geceyarısı Seansı) kapsamında gösterilen Sanguine (2026) filmi, gore ve body horror dışavurumlarıyla dikkat çekiyor. Julia Ducournau (Titane) ve Coralie Fargeat’dan (The Substance) sonra kadın merkezli body horror serüvenine diğer iki isme oranla daha hafif bir şekilde bağlanan Marion Le Corroller, bedenin tükenmişlik hallerini kademe kademe göstermeye çalışıyor. Bunu yaparken olay örgüsünün ayrıntılarına tam olarak eğilmeyen Sanguine, fiziksel deformasyon olayını metaforik çerçevede alıyor. Buna bağlı olarak günümüzde, yediğimiz yemek üzerinden dahi insan bedenine belli bir çerçevede gönderme yapmaya çalışan film, vücudun kanama, deri dökülmesi, tenin/bedenin deformasyonu düzlemlerinde boyut atlamasını olabilecek en negatif açılardan yakalamaya çalışıyor. Ancak geçtiğimiz Cannes film festivallerinde Ducournau ve özellikle de Fargeat bu anlamdaki sinema tonunun çıtasını öyle yükseltti ki Sanguine’den sadece sinemanın bu alanında yer alan bir çalışma olarak bahsedebiliriz. Öte yandan diğer ikilinin çıtasının üzerine koyulabilecek herhangi bir olay örgüsü, görsel veyahut yazınsal içerik sunulmuyor. Beden üzerinden işlenen mutasyonun metaforik olarak yaptığı yansımalar, günümüz toplumsal yapısına saplanıp kalan toplumun aynası haline geliyor. Filmin senaryo koltuğunda da oturan Marion Le Corroller, filmin senaryosunun ve hikâyesinin şekillenmesi görevlerini Thomas Pujol ile beraber üstleniyor. 

Etin Kontrollü Provokasyonu

Bu yıl gördük ki festival seçkisinde birçok yapım, sistem eleştirisine “kapitalizm” ve “aşırı tüketim” çerçevelerinde göndermede bulunuyor. Sanguine de bu yapımlardan biri. Film, sağlık sistemini arka planına alarak tüm sistemi bir de bu açıdan değerlendiriyor. Ancak neredeyse hiçbir zaman bunu didaktik yoldan yapmıyor. Anlatım bakımından biraz daha dolambaçlı bir yolu tercih eden yönetmen, filmin ilerleyişinde kontrolü elden asla bırakmıyor. Filmin özneleri hem görsel açıdan hem de içerik bağlamında bilinçli bir şekilde tasarlanmış olduklarından, yönetmenin sinemasında kontrol ve belli bir formül odaklı yaratım süreci kendisini ortaya çıkarıyor. Sanguine biçimsel olarak izleyiciye alışılmışın dışında radikal bir görsellik vaat etmiyor, provokasyonunu kontrollü olarak geliştirdiği için yönetmenin tarzının estetiği ekrana cilalanmış olarak çıkıyor. Karakterleriyle varoluşsal bir kırılma alanı yaratan Marion Le Corroller, tükenmiş olan bedenin biyolojik olarak kendi pandemisine yol açmasına tanıklık etmemizi istiyor. Filmin başrollerinde Mara Taquin, Karin Viard, Stefan Crepon, Edouard Ducamp, Sonia Faidi ve Kim Higelin gibi isimler göze çarpıyor. Yönetmenin özellikle basın toplantısında altını çizmiş olduğu, “İnsanlar artık yorulmuyor, çürümeye başlıyorlar” ifadesi esasında filmin net özeti gibi. Ağır ve kendi içerisinde belli bir sistematiği olmadan yapılan çalışma biçimlerinin insan bedeni üzerinde bıraktığı yükü sergileyen Sanguine, bedenin deformasyonuyla, insanın varoluşsal kriz yaşadığına işaret ediyor. 

Sanguine’in Cannes’daki geceyarısı seansında kıpkırmızı bir salon. Fotoğraf: Burcu Meltem Tohum © 2026

Performans Sanatçısı Olarak Taze Beden Kavramı

Mekân kullanımı olarak hastaneyi tercih eden Le Corroller, izleyiciye mekân korkusunu en saf şekilde aktarmaya çalışmış. Bunu yaparken ortamı steril olandan uzaklaştıran Sanguine, bu yaklaşımıyla görsel bağlamda belli bir kontrast yakalıyor. Kara mizah kullanımıyla hastaneyi alışılmış olan güvenli halinden tamamen başka bir alana dönüştürüyor. Hastaların monitör bipleri ve floresan uğultularıyla beraber mekanik bir ritim oluşturan film, hastanenin uzun koridorlarının ve steril ışıkların da katkısıyla görsel düzlemde hastaneyi yorgun bir kapitalizm yansıması olarak çiziyor. Bedenin ise böyle bir alanda performansçı rolünü üstlenmesi ve buna bağlı olarak tehditkâr ancak bulaşıcı olmayan bir organizmaya dönüşmesi, bedenin endüstri malzemesi haline geldiğini gözler önüne koyuyor. Yüksek kontrast kırmızı ışıkların görsel kompozisyonda filmin her karesine sinmesi, geniş açıların kullanılması filmin görsel enerjisini en çok besleyen etmenler olarak karşımıza çıkıyor. Buna rağmen Sanguine, anti-ritim özelliğine sahip bir yapım. Düşük frekanslı synth’lerle kimi zaman maddeselliği mekânın içerisine gizlerken kimi zaman ise mekânın içerisinden çekip çıkarıyor. Bu da filme korku ve gerilim öğesini doğrudan anlatı üzerinden değil, sinema araçları üzerinden kazandırdığını gösteriyor. Daha çok bir gözlemi aktaran film, bireyin tükenmişlik halini steril olmayan bir hastanenin içerisine tıkıyor. Elementleriyle görsel düzlemde hiperaktif bir doğrultu çizse de, içerik bağlamında belli aşamalarda tıkanmasıyla Sanguine, türünün minimalist korku filmi örneği olarak değerlendirilebilir. 

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın