HOPE: Kadrajın Merkezinde Duygusal Boşluk Olarak Şiddet

79. Cannes Film Festivali’nde yarışma kategorisinde yer alan Na Hong-jin’in Hope (2026) filmi bir yarışma filmine göre oldukça beklenmeyen tempoda ve çizgide bir anlatı sunuyor. Bir travma melodramı fikrinden hareketle gelişen senaryonun düzeneği aynı türde belli başlı yapımları akla getirse de Hope’un kendisini farklı kılan şey tamamen görsel şölenin senaryonun metniyle çok özel bir şekilde bir araya gelmesi. Filmin açılış sahnesinden itibaren anlatıdaki gerginliği son derece temiz bir şekilde işlenmiş olarak sunan film, görünmeyen şiddetin en ham halini oldukça naif bir biçimde sunuyor. Kore kırsalında kadrajı açan filmin ilk sekanslarında kan ve kaosla lekelenen mekânlar dikkatimizi çekiyor. Renk tonu olarak soğuk tonları kullanmayı tercih eden Na Hong-jin, izleyiciye sadece bilgi kırıntıları vererek filmin ilerleyen sekanslarına değin heyecanı dimdik ayakta tutuyor. Hayvanlar üzerindeki büyük pençe izleri ve bu şekilde büyük resmi küçük parçacıklar halinde tamamlamaya çalışan etin hem biyolojik hem de duygusal dışavurumunu metaforik olarak destekliyor. 

Zo In-sung, Hwang Jung-min

Toplamda 33 milyon dolarlık bir bütçe ile çekilen Hope, baş döndürücü kurgusuyla ve görsel şöleniyle kurguda yüzü doğrudan şiddete dönük terörün boyutunu aktarıyor. Filmin başrollerinde Hoyeon (Sung Ae), Hwang Jung-min (Beom Seok), Michael Fassbender, Alicia Vikander, Taylor Russell ve Zo In-sung (Sung Ki) gibi isimler var. Oyuncuların alışık olmadığımız, farklı görsel biçimlere dönüştüğü bu filmde onların duruşunu anlatıyı renklendiren bir ton olarak görebilirsiniz. Hoyeon’nun ve Hwang Jung-min’in görsel çizimi adeta koşturmaca dolu bir oyundan fırlamış gibi çizilmekte. Öte yandan diğer karakterlerin varlığı, dönüştürülmüş canavar çatısı altında fiziksel olarak anlatıyı aksiyona dönüştüren bir araç olarak yer alıyor. Yağmurlu sokaklar, dar merdivenler, apartman girişleri, kırsal alanlar filmin metnini arka planda görsel olarak besleyen ve izleyiciye kendisini tekinsiz hissettiren öğeler olarak karşımıza çıkıyor. Oyuncuların karakterleriyle birleştiği bu noktalar ise onları izleyici olarak filmlerde görmeye alışık olmadığımız boyutlara dönüştürüyor. Mekân kullanımı karakterler üzerinde o kadar baskın bir şekilde ağır geliyor ki tüm görsel anlatı kimi zaman zekice kurgulanarak tersyüz oluyor. 

Hoyeon

Koruyucu Gücün Ahlaki Merkezi

Filmde gri, pastel renklerin kendisini açığa çıkarmasının yanı sıra daha canlı renklerin kendisini gösterdiği anda ise karakterlerin kıyafetlerinin renksiz olarak karelerde yer alması, görsel anlatımda dönüşümlü, aynı zamanda depresif bir atmosfer boyutu aralıyor. Filmin ilk sekansından neredeyse 50-60. dakikasına değin ortadaki kaosun kendisiyle doğrudan karşılaşmıyoruz. Bu anlamda izleyiciyi soluksuz beklettiren Na Hong-jin, kovalar dolusu kanın tüm araziyi boyamasıyla somut bir gerçeklik hissi de yaratıyor. Doğaüstü büyük yıkımın parçacıklarını hemen her sekansta bulabileceğiniz Hope, izleyici filmin kadrajına gözlerini değdirdiği andan itibaren umudunu kaybetmesini garanti altına alıyor adeta. Öte yandan film boyunca hüznün dışavurumlarını olabilecek en düşsel boyutlarda deneyimleyebiliyorsunuz. Felaketlerin gölgesine tünemiş olan insancıkların kasabası haline gelen umut hissi, filmin dokusuna sinmeyen tek duyusal durum olarak kendisini tedirgin bir şekilde gösteriyor.

Modern toplumun belli bir mekanizma tarafından korunuyor olduğu yalanını kötülüğün sıradanlığına dönüştüren yönetmenin amacı şeytani mitolojik figürler yaratmak değil. Öte yandan yeşile çalan insansı ancak boyutsal olarak devasa karakterler ve onlara eşlik eden, James Cameron’ın Avatar’ını (2009) anımsatan figürler hiçbir şekilde kendi mitlerini oluşturmak için var olmuyor. Diğer yandan bu özellikleriyle film, anti-kahraman anlatısına da kapılarını açıyor değil. Hope’un karakterleri genel olarak kendi gri bölgelerinde ve düzenlerinde ilerleme kaydediyor. Öyle ki her ne kadar filme belli bir kareden giriş yapıyor olsak da, filme her zaman sanki olayların tam ortasında başlamışız gibi bir hava hâkim. Na Hong-jin’in filmin devamını çekme konusundaki isteği de, bu atmosferin belli bir bilinçle kurgulandığı yönünde pozitif mesajlar veriyor.

Zo In-sung

Nedensiz Şiddetin Gözyaşlarıyla Tuzlanmış Tadı

Etiğin varlık nedeni sadece başka bir insanın varlığı söz konusu olduğunda ortaya çıkıyorsa Hope’da yönetmen Na Hong-jin, karakterleri soyut olarak, bireysel ahlaki sorumluluğa yakınlaştırıyor. Bu anlamda şiddet veyahut saldırı halinin doğasını en çarpıcı haliyle doğrudan gözler önüne sermeyen film, şiddeti pornografikleştirmiyor, onu karakterlerini tüketen bir etmen olarak göstermiyor. Bu anlamda varoluşçu sessizliğin bedenlerde buluşması halinden başka bir şiddet kalıbını ortaya çıkaran Hope, ekran formatının her boyutunu etkileyici bir şekilde kullanıyor. Öyle ki kimi zaman izleyici olarak sanki bir aksiyon oyun evreninde dolaşıyormuş hissine kapılabiliyoruz. Film kendi anlatı evreninde Godzilla (ilk film Gojira, 1954) evrenine de selam ediyor. Bir travmanın melodram halini almış versiyonu olan yapım, travmanın toplum üzerindeki etkisini çerçeveliyor. Bu yüzden de film boyunca doğrudan tek bir olay evrenine sıkışıp kalmıyoruz, bunun aksine kolektif duyusal bir anlatı çemberinin içerisine adım atıyoruz. Nasıl ki Godzilla’da sonucun kendisine sebep olan olaylar zinciri doğrudan gösterilmiyorsa Hope’da da aynı kullanım söz konusu. Bu da filmi kendi içerisinde mitsel bir alanın içerisine yerleştiriyor. 

Hoyeon

Kolektif acının dolaylı yoldan metaforlaşarak terk edilmiş bir anlatıya dönüşmesi ise yas ve boşluğun minimalist yansıması olarak yerini alıyor. Canavar figürlerinin olaylar içerisinde her ne kadar doğrudan bir etkisi olsa da yer yer görünmezleşmeleri sistemin içerisindeki sıradanlığa da göz kırpıyor. Diğer yandan filmin gergin yapısı Bong Joon-ho’nun The Host  (2006) filmini de andırıyor. Her ne kadar hem tür olarak hem de içerik bağlamında iki filmin anlatı inşaları başlangıç noktalarını başka yerlerden alsa da, görsel düzlemde ve tedirginlik yaratma konusunda akıllara minimalist yaklaşımla bu yapım da geliyor. Karakterlerin çevresel olarak izole görünümleri, arka plana sıkışan mekân baskısının üzerlerindeki etkisi, ses tasarımının atmosfer yaratımada oldukça etkin bir şekilde rol oynaması, aynı zamanda miksajıyla psikolojik öğe olarak kenarda durması gibi teknik tercihler yönetmenin izleyiciyi rahatsız etmek adına yavaş ama emin adımlarla hareket ettiğini gösteriyor. Böylelikle ele alınan şiddetin travmatik sessizliği, filmdeki zaman kavramına dolaylı olarak şekil veriyor. Hiçbir sekansı ile (buna bitiş sekansı da dahil) katharsis hissini izleyicinin kucağına bırakmayan Hope, ortadaki kaosun kaynağını hiçbir zaman açık etmeyen ve bunu CGI ile kimi zaman iyi yönde groteskleştiren ve festivallerin yarışma kategorisinde kolay kolay rastlayamayacağınız, mutlaka sinema salonunda deneyimlenmesi gereken bir yapım. 

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın