İranlı-İngiliz yönetmen Tina Gharavi, son filmi Virginia Woolf’s Night & Day‘de (2026) kadın hakları ve bir kadının özgürleşmesi üzerine değerli mesajlar vermeye çalışsa da bunu oldukça yüzeysel, güvenli ve artık defalarca kullanılmış bir hikâye formülü üzerinden yapmayı tercih ediyor. Kendine Ait Bir Oda‘yı okumuş ve onun 20. yüzyılın en çarpıcı eserlerinden biri olduğunu düşünen biri olarak şunu itiraf etmeliyim: Virginia Woolf‘un hiçbir romanını okumadım ve nasıl bir romancı olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Romanı okumadan film hakkında konuşacak olmam kulağa biraz yanlış geliyor olabilir ama düşününce, belki de bu iyi bir şeydir. Çünkü herkesin Virginia Woolf okuduğu böylesi bir yüksek sanat ortamında, Woolf okumamış benim gibi bir cahilin (!) film hakkında söyleyecekleri de belki düşündüğünüz kadar değersiz değildir. Sonuçta ben bu filmi, romanını hiç bilmeyen sıradan bir seyircinin gördüğü haliyle izledim. Kim bilir, belki de bu size yeni bir bakış açısı bile sunar. Bunu bir nevi fedakârlık olarak da değerlendirebilirsiniz…

Film, kadınların henüz oy hakkına bile sahip olmadığı 1910’lar İngiltere’sinde geçiyor. Katharine (Haley Bennett) isimli zeki ve zengin bir genç kadın, tutkusu olan astronomi alanında tahsil yapmak istiyor. Ama kadın olduğu için, her köşe başını erkeklerin tuttuğu üniversite hayatına bir türlü giremiyor. Ailesi ise onu bir an önce evlendirmek istiyor. Katharine de onların bu baskısından kurtulabilmek için can havliyle bulduğu ilk liman olan çocukluk arkadaşı William (Jack Whitehall) ile nişanlanıyor. Aslında bunu görmek çarpıcı. Çünkü bugün bile birçok genç kadının aile baskısından kurtulabilmek ve daha özgür bir yaşama kavuşabilmek umuduyla evliliğe bir tür kaçış olarak yaklaştığını biliyoruz. Aradan yüz yıldan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ bir arpa boyu yol alamamış olmamız açısından, en hafif tabiriyle can sıkıcı bir detay. Nişanlılığı devam ederken Katharine, Ralph (Elyas M’Barek) isimli genç bir yazara âşık oluyor ve elimizde hâlihazırda zaten ”erken 1900’lerde yaşayan bir kadının patriyarkal sistemle olan mücadelesi” gibi oldukça ağır bir konu varken, bir de buna yasak aşk teması ekleniyor. Böyle olunca zaten seyir zevki çok da yüksek olmayan filmin temposu giderek daha da düşüyor ve film, yavaş yavaş size, tabiri caizse soldan soldan gelmeye başlıyor. Bunun ne kadarı filmin temposundan, ne kadarı salonun klimasının çalışmıyor oluşundan kaynaklanıyordu, hala emin değilim. Fakat ne mutlu ki Haley Bennett‘in parıl parıl parıldayan, enerjik ve kendinden emin performansı bütün bu kusurların üstünü şık bir örtü gibi örtmeye yetiyor. Ve size izlediğiniz filmin bir İngiliz yapımı olduğunu her sahnede tekrar tekrar hatırlatan Timothy Spall, yardımcı oyuncu olarak oldukça şık bir performans sergiliyor. Aynı zamanda Jennifer Saunders da öyle.

Fakat bunların ötesinde filmin feminizmi ele alış şeklini fazlasıyla “aile dostu” bulduğumu söylemek isterim. Özellikle kadınların erkek egemen sisteme karşı verdiği varoluş mücadelesi gibi ciddi bir konuyu ele alıyorsanız, hele hele ele aldığınız bu konu bir Virginia Woolf uyarlamasıysa, – o Virginia Woolf ki Kendine Ait Bir Oda gibi 20. yüzyılın en önemli feminist metinlerinden biriyle çağa damgasını vurmuş en önemli yazarlardan biri – , biraz daha cesur olmalı ve feminizme dair verdiğiniz mesajları, neredeyse slogan haline getirilen meşhur ‘tek taşımı kendim alırım” anlayışının yüzeyselliğinden çıkarıp, patriyarkal sisteme dair daha sert ve daha yıkıcı bir noktaya taşımalısınız… Çünkü yazılmasının üzerinden neredeyse yüz yıl geçmiş bir eserde anlatılan sorunların bugün hâlâ karşımıza çıkıyor olması, bence yönetmenin elini biraz daha taşın altına koymasını ve kaynak aldığı materyalleri biraz daha ileri taşımasını gerektiriyordu. Virginia Woolf‘a layık bir uyarlama biraz daha rahatsız edici, biraz daha cesur ve biraz daha sivri olmalı kanımca.

Elbette bir erkek olarak feminizm konusunda ahkâm kesecek en iyi kaynak olmaktan oldukça uzağım. Fakat filmin feminist mesajları, iş görüşmesine gittiğinizde bekleme salonunda masaya bırakılan dergilerden birinde, hayatında, bir kadın olarak iş dünyasında olmanın ne demek olduğunu pek de deneyimlememiş kaymak tabaka bir kadının feminizm üzerine atıp tuttuğu sıkıcı makalelerden biri kadar yüzeysel hissettiriyor. Film bunu bolca yapıyor ve özünde feminizme pek de bir katkı sunamıyor. Daha çok zaten hepimizin bildiği meseleler hakkında didaktik laflar ediyor. Bunu da ancak “Feminizm 101” diyebileceğimiz bir basitlikle yapıyor. Velhasıl kelam, filmin sunduğu görsel dünya, dönem kostümleri, dekorlar ve sinematografi her ne kadar olabildiğince etkileyici görünmeye çalışsa da, gösterilen özen bağlamında düşük bütçeli bir yapım olduğunu bize durmadan hatırlatan bir yanı da var. Özellikle, karakterin iç dünyasını ve astronomi tutkusunu yansıtmak amacıyla hazırlanan rüya sekanslarındaki görsel efektler, sizi bir parça atmosferin dışına itiyor. Veya dönem kostümlerinin gerçek bir ‘dönem kostümü’ olmaktan öte bir kostüm tasarımcısının elinden çıktığının bariz bir şekilde belli olması, dekorların bir türlü yeteri kadar ‘zengin’ hissettirmemesi gibi…

Bu düşük bütçe yalnızca filmin görsel dünyasına değil, anlatısına da yansıyor. Film, ‘beni bırak semada süzüleyim’ diyor, ama kısıtlı bütçenin her defasına yakasından tutup onu aşağıya çekmesine de izin veriyor. Bundan dolayı hep yoğun diyaloglu, az aksiyonlu bir tempoda seyrediyor. Aslında film, düşük bütçeli olmasından doğan bu sorunları, iyi diyaloglar ile pekâlâ görünmez kılabilirdi. Sonuçta, neredeyse hiç bütçeye sahip olmayan ve tek mekânda, yalnızca diyaloglara dayanan onlarca harika film biliyoruz. Fakat dediğim gibi, film bu eksiklikleri avantaja çeviremiyor. Çünkü söyleyecek pek fazla bir şeyi yok gibi duruyor. Söylediği çoğu söz ve verdiği mesajlar, “Bunu zaten biliyoruz, geçiniz.” diyeceğiniz türden yüzeysel ve defalarca söylenmiş şeyler.

Ama yine de Haley Bennett‘in göz dolduran performansı ve birkaç usta İngiliz oyuncuyu bir arada izleme fırsatı sunduğu için görülmeye değer. Tabii, izleyecek daha iyi bir şey bulamazsanız. Ama benim gibi, beş yıl önce vizyona girmiş Spider-Man: No Way Home‘un ne olduğu belirsiz bir “yönetmen kurgusu” ile Siccin 9 arasında seçim yapmak zorunda kaldığınız bir sinema salonunda iseniz, tercihinizi gönül rahatlığıyla bundan yana kullanabilirsiniz. Hiç değilse “Yeni bir şey izledim.” diyerek salondan ayrılır, ona da şükredersiniz. Sonuç olarak, Virginia Woolf’s Night and Day, arkasındaki emeği ve kadın hakları konusunda doğru mesajlar vermek konusundaki iyi niyetini göz ardı etmemekle beraber, unutulmaya mahkûm ve oldukça lezzetsiz bir yapım olarak ortaya çıkıyor. Tuzu mu eksik, yoksa baharatı mı; az mı pişmiş, yoksa çok mu? diye düşünüp bir türlü işin içinden çıkamadığınız bir yemek gibi, ekmek ile karnınızı doyurmaya çalışıyorsunuz (sanırım bu benzetmede ekmek, Haley Bennett’in ortalamanın çok üstündeki performansı oluyor).

