83. Venedik Film Festivali’nin gösterildiği günden itibaren gözde filmlerinden biri haline gelen Wild Horse Nine (2026), Martin McDonagh’ın In Bruges (2008), Seven Psychopaths (2012), Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017) ve The Banshees of Inisherin (2022) filmlerinden büyük parçacıklı izler taşıyor. Filmdeki anlatı yapısında mesajın aktarımı konusunda başvurulan mizahın karanlık yapısının karakterler arasında giderek büyüyen uyumsuzlukları beslemek için kullanılması, hikâyenin küresel politikaya ve tarihin içine dalarken harmanladığı suçluluk kibrinin devrimci atmosfer ile buluşması anlatımın bir şekilde en politik halini bir anda melankolik bir viraja sürüklüyor. Bu da filmde karakterler arası belli bir dinamizmin oluşmasını sağlıyor ve arka planda karakterlerin gelişmesini sağlayan hikâyeler onların bir nevi üzerlerine geçirmiş olduğu kıyafet olarak kalıyor. Böylece karakterler, hikâyeden ziyade daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmış oluyor.

Festivalde John Malkovich’e En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran Wild Horse Nine, tarihsel olanı arka planına alan karakter odaklı bir film. John Malkovich (Chris) dışında filmde Sam Rockwell (Lee), Steve Buscemi (MJ), Tom Waits, Parker Posey, Mariana Di Girólamo ve Ailín Salas gibi isimler yer alıyor. 1973 Şili’sinde görev yapan iki CIA ajanının (Chris & Lee) Santiago’dan Rapa Nui’ye / Paskalya Adası’na uzanan serüveninden hareketle çok daha kişiselleşmiş bir meseleyi ele alan Wild Horse Nine, bir suçluluk mitine bandırılmış kendi içe dönük trajedisini yaşayan bir yapım. McDonagh’ın yaklaşık 15 yıl önce Rapa Nui‘ye gidip oradaki Moai heykellerinden ve adanın izolasyonundan etkilenmiş olmasının filme büyük ölçüde şekil verdiğini söyleyebiliriz. Öte yandan Malkovich’in karakterinin çizimi de adanın bu yapısına oldukça benzer bir düzlem oluşturuyor. Chris ve Lee arasındaki dinamik zaman zaman bu adadaki başı boş dolaşan atlarınkine benziyor, kimi zaman ise tıpkı durağan bir şekilde izleyicilerini bekleyen Moai heykellerini andırıyor.

Yalıtılmış Mekânda Teolojik Günah Arındırması
Chris’in erken evre demansı ile tarihsel hafıza kaybını buluşturarak suçluluk duygusunun yüzleşilmemiş psikanalitik dışavurumunu yapan Wild Horse Nine’ın, bir nevi “araf” mekânı olarak Paskalya Adası’nı seçmiş olması oldukça bilinçli bir denklemi filmin anlatı evreninde bir araya getiriyor. Teolojik bir bürokrasi havasına da bürünen adanın durumu absürt bireyin kendi kurtuluşunu arayışında cennete uzanan kayıp bir merdiveni anımsatıyor. İzole ve sert bir coğrafyayı natüralist tonda sinematografik olarak veren ve kimi sahneleri kartpostalları anımsatan film, hem içerik hem de görsel düzlemde estetik ve karşıtlığı bir araya getiriyor. Filmin görüntü yönetmeni koltuğunda oturan Ben Davis, daha önce McDonagh’ın başka projelerinden hatırlayabileceğimiz bir isim. Bu anlamda Davis’in görsel dil tasarımının bir önceki çalışmalarına benzer bir tonda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Her ne kadar filmin merkezinde iki adamın birbiriyle olan ilişkisine yakın bir şekilde tanıklık ediyor olsak da politik ve dramatik bir atmosfere gömülmüş bir ortamda iki en yakın arkadaşın alternatif Western kapısına açılmış dünyası da film boyunca bizimle.

Film bu türden yansımaları dışa vururken klasik Katolik suçluluğunu her zaman anlatım dilinde belli bir renk aralığını tutturmak için yapıyor. Bu şekilde filmin görsel dil tonları kendi içerisinde belli dengelere ulaşıyor. Chris’in JFK suikastı dahil olmak üzere işlemiş olduğu birçok cinayettin ağırlığı altında ezilen bir karakter olması bahsi geçen suçluluk motiflerini daha da zenginleştiriyor. Post-Kolonyalist bir mekân olarak Paskalya Adası’nın seçilmesi ise günah çıkarıp temizlenmek için oldukça doğru bir şekilde konumlandırılıyor. Böylelikle karakterlerin geçtiği ortamların politikleşerek derin bir çukur oluşturması, politik gerilim ile varoluşsal dramı birbiriyle buluşturuyor. Zaman zaman kara komedi unsurlarının kendisini göstermesi ise türler arası geçişkenlik yaratarak anlatımı zenginleştiriyor. 1970’ler sinemasının estetik dokusu da Wild Horse Nine’da fazlasıyla mevcut. Coğrafi ve atmosferik açılardan radikal kırılma noktaları ise bu türden görsel teknik dile katman oluşturulmasıyla gelişiyor. Moai Heykelleri’nin sessizliği de bu anlamda filmde en çok dikkat çeken gizli özne konumunda, ana karakterlerimizin her anına tanık oluyor.

Vahşi Atların Kanatları Altında Doğanın Kayıtsızlığı
The Banshees of Inisherin’deki eşek motifinin Wild Horse Nine’da vahşi atlara dönüşmesi iki film arasında sessiz bir ortaklık yaratırken doğanın kayıtsız halinin tüm olanlar etrafına çizgiler çizmesi estetik bir mesafe oluşturuyor. Nihilist bir gerçeklik katmanı olarak ortaya çıkan duygusal tonların anlatıdaki eşitsiz dağılımı teselli öğesi olarak yeniden doğuyor. Metinsel ve görsel katmanların bahsi geçen öğeler etrafında şekillenerek kendilerini çoğaltmaları filmi en zengin kılan yönlerden biri. Diğer yandan Chris ve Lee’nin karakter çiziminin yapısı ise senaryo içerisinde ayağa dolanan tarihsel akışın yansımalarını sadece bir araç haline getiriyor ve bu şekilde karakterler daha belirgin bir tonda karşımıza çıkıyor. 1970’lerdeki operasyonel zihniyetin mekanik rutininin Chris’in içine işlemesi insanın yıkıcılık tarafına göndermede bulunurken Lee’nin absürt yansıması ortamda belirgin bir şekilde kendisini gösteren insanlığın karanlık tonunu kahverengiye döndürüyor. Diğer yandan ölüm korkusu ve hafızanın silikleşme durumu nihilist gerçeklik katmanını her zaman koruyan birer işlev konumunda. Kötülüğün sıradanlığını gömlek olarak üzerine giymiş olan Steve Buscemi’nin MJ karakteri yine filme absürt düzlemde komedi unsurlarının atılmasını sağlayan bir etmen olarak karşımıza çıkıyor.

Entelektüel direnişin ve sömürgeci aklın aynaları olarak kullanılan öğrenciler filmdeki ciddi tonu, karakterlerin yapısı gereği her zaman dengeleyen bir dokunuş olarak karşımıza çıkıyor. Mekân olarak kullanılan adanın eylemsizliğinin getirmiş olduğu zamanın durma politikası McDonagh’ın vazgeçilmez kompozitörü Carter Burwell’ın ses tasarımı ile buluşunca Wild Horse Nine’ın akustik izolasyonu da belirgin bir şekilde kendisini gösteriyor. Tüm bu teknik dokunuşlar oldukça ince bir şekilde düşünülüp önümüze eksiksiz bir sofrada sunulurken her Venedik Film Festivali’nde olduğu gibi bu film de Venedik’e doğrudan mekânsal olarak göndermede bulunuyor. Daha önceki yıllarda özellikle festival seçkisinde “Venedik” adını geçiren çok fazla yapımla karşı karşıya kaldık. Sinemasal açıdan bu türden bir kullanım ise yine mekânın kendisini bir meta anlatım olarak doğurmuş oluyor. Yine bilinçli bir tercih olarak kullanıldığını düşündüğümüz “Venedik” ayrıntısı adeta festival ana temsilcilerine yapılmış ve kendisini tekrara düşürmüş bir jest olarak varlığını görünmeyen bir karakter haline getiriyor. Klasik Western geleneklerindeki numaralı kategorizasyona selam eden Wild Horse Nine, arka planına aldığı tarihsel dokuyla evcilleştirilmeyen doğa metaforunu bağımsız olarak birbiri ardına koşan vahşi atlar ekolojisine özgürce salıyor.

