THE ODYSSEY – Destanların ve Sözlü Geleneğin İzinde Bir Sinemasal Şölen

Günümüzde “bir şeyi unutmamak için yazmak gerekir” bağlamında kullanılan “söz uçar, yazı kalır” (verba volant, scripta manent) deyişi, antik dönemde ve özellikle de Ortaçağ’da tam tersi anlama geliyordu: Bir bilginin her yere ulaşmasını istiyorsan, sakın onu yazma, zira yazı ölüdür, durağandır, onu yüksek sesle defalarca tekrarla ki, duyanlar da tekrarlasın ve böylece bilgi yayılsın, denizleri aşsın, unutulmasın. Binlerce yıllık edebiyatın, destanların, şiirlerin ve şarkıların günümüze kadar ulaşabilmiş olmasının en önemli nedeniydi bu, yani sözlü gelenek. Christopher Nolan’ın son filmi The Odyssey’in (2026) de bu geleneğe büyük bir katkısı olduğu şüphesiz, filmin kapanış jeneriğinde yer alan “Hikâyeler için Yunan halkına teşekkürler” yazısı tam da bu nedenle çok önemli. Bu konuya tekrar değinmeden önce filmin künyesine göz atarak başlayalım. 

Öncelikle Antik dönemin en önemli Grek şairlerinden, yaklaşık üç bin yaşındaki Homeros’un 12.000 mısradan oluşan destanını senaryolaştıran Christopher Nolan, yönetmenlik bir yana, senarist olarak da ustalıklı bir işe imza atmış, çünkü Odysseia’daki tüm olayların beyazperdeye aktarılması girişimi, en az 7-8 saatlik bir filmin ortaya çıkmasına sebep olabilirdi, dahası metnin sinemaya “aşırı sadık” bir aktarımı, senaristlerin ve yönetmenin yaratıcılıklarına hakaret etmek gibi olurdu. Nolan sadece, tabiri caizse “en sinemasal” sahneleri seçmekle kalmamış, anlatı dışında bıraktığı kısımların doğurabileceği boşlukların önüne geçmek amacıyla senaryosundaki olayları birbirine hem sinemasal hem de semantik bağlamlarda son derece estetik biçimde bağlamayı da ihmal etmemiş. “Sinemasal sahneler” demişken hem Ilyada’yı hem de Odysseia’yı dilimize çok güzel bir şekilde kazandırmış olan Azra Erhat’ı da analım; 1970’te yazmış olduğu önsözde Odysseia’daki zamansal ve mekânsal atlamaları “çağımızın roman ve filmlerinde rastladığımız teknikler” olarak niteleyen Erhat, şöyle sürdürür bu konudaki düşüncesini: “Uygarlığımızın ilk romanıdır Odysseia. Film dedik, roman da diyoruz, ikisi de doğrudur. Odysseia göze görüneniyle film, kafaya değineniyle romandır”.

Matt Damon, Zendaya

Oyunculara geldiğimizde seçimler yine çok yerinde, başrollere Christopher Nolan bizzat karar veriyor basına yansıyan haberlere göre, ama yine de figüranlar ve yan roller açısından casting sorumlusu John Papsidera’yı da tebrik etmek gerek. Matt Damon, yine Azra Erhat’ın deyimiyle “etrafı budalalarla dolu”, zeki ve güçlü Odysseus rolünde çok iyi, hem fiziksel zorluklar hem de minimalist oyunculuk gerektiren sahnelerin bolluğu açısından ağır bir yükün altından başarıyla kalkmış, Telemakhos’a hayat veren Tom Holland aynı şekilde “deneyimsiz veliaht” rolünde sürekli tereddüt yansıtan performansıyla çok iyi, Penelope rolündeki Anne Hathaway da yer aldığı farklı türde sahnelerin tamamında çok başarılı. Biraz daha yan rollere geçtiğimizde Antinous karakterine hayat veren Robert Pattinson performansıyla seyircinin karakterden soğumasını kolaylıkla başarıyor, Zendaya (Athena), Charlize Theron (Calypso) ve Lupita Nyong’o (Helene) da kısa ekran sürelerine rağmen vazgeçilmezler, seyirciye daha uzun süre eşlik eden Himesh Patel (Eurylokhos) ile Jon Bernthal (Menelaos) da aynı şekilde, seyircinin kolayca empati kurabileceği performanslar sergiliyorlar. 

Eumaeus rolündeki John Leguizamo da çok usta işi bir performans sergiliyor.

Canavarlar, Devler, Seirenler, Öfkeli Tanrıçalar

Homeros’un Odysseia’sında, eserin günümüzden yaklaşık üç bin yıl önce yazıldığına daha da hayret etmemize neden olan canavarlar, kesinlikle hem destanın hem de Nolan’ın anlatısının, okuyucu, dinleyici ve seyirci nezdinde en etkileyici noktalarının başında geliyor. Hayret ediyoruz zira Homeros “mağaranın birinde bir dev vardı” deyip geçmek bir yana, bu mısra üzerinden Antik Yunan mitolojisinden de faydalanarak o kadar fazla ayrıntı veriyor ki, sadece bir Kyklop (Tepegöz) karakteri üzerinden bile koskoca bir evren yaratmak mümkün oluyor. Aynı şekilde sevgili Samantha Morton’ın canlandırdığı Kirke’nin yer aldığı, destanda Odysseus ve arkadaşlarının bir yıl kaldığı Aiaie Adası’nda geçen sahneye ne demeli? Açıkçası “destan ve film iyi ki Nolan’dan başkasına emanet edilmemiş” dedirten sahnelerden biriydi benim için, Kyklop (Polyphemos) sekansı ve Odysseus’un 12 gemisinden 11’ini kaybettiği (filmde sanırım üç gemiden ikisini kaybediyor) Laistrygon halkı (devler) sahnesi de benzer bir etki bıraktı. Kyklop sekansı demişken aşina değilseniz filmden sonra Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosuna da bir göz atın derim.

Matt Damon

Bu noktada filmdeki “gösterişsiz tutum” çok önemli, film açılışından itibaren “koskoca Odysseus destanının pohpohlanmaya ihtiyacı yoktur” düsturuna sıkı sıkıya bağlı olarak anlatısını aktarıyor, bu da canavar sahnelerini bir şekilde daha “gerçekçi” kılıyor. Filmin başındaki “büyünün kol gezdiği bir çağ bu” ibaresi de bu açıdan önemli, sanki M.Ö. 9. yüzyılda yazılmış bu eserdeki canavarlar, sadece aradan geçen zaman nedeniyle birer efsane haline dönüşmüşler gibi bir ipucu aslında bu, Odysseus’un ve Antik Yunanlıların hayatlarında son derece normal olaylar arasında yer alıyormuş gibi bir izlenim bırakıyor filmin doğaüstü olayları ele alış şekli ve bu da dediğimiz gibi, ilk Blairwitch’deki (1999) el kamerası kullanımı gibi, sahneleri daha gerçekçi, daha şok edici kılıyor büyüleyici bir şekilde. Son bir not olarak Kyklop ve Laistrygon sahnelerinin akla iyi anlamda, David Lowery’nin The Green Knight’ta (2021) devleri beyazperdeye taşıma şeklini getirdiğini de ekleyelim.

Mia Goth ve Anne Hathaway

Uyarlama Sorunsalı: “Kaynak Metne Ne Kadar Sadık?” Klişesi

Uyarlama söz konusu olduğunda ister film incelemesi ister akademik çalışma ister daha büyük ölçekli bir yayın olsun, hangi türde metne bakarsak bakalım nedense istisnasız hepsinde şu can sıkıcı soruyu görüyoruz: “metne sadık mı?”. Soru tek başına elbette saçma veya sıkıcı değil ama çoğunlukla uyarlamanın iyi olup olmadığına sadece bu sorunun cevabına dayanarak karar verildiği için, sorunun yol açtığı düşünme şekli saçma diyelim. Sonuçta ortada bir “çeviri” yok, göstergebilim terimleriyle açıklarsak, yazınsal metindekiyle sinemasal anlatıdaki gösterilenler aynı olsa, yani ortada son derece sadık bir uyarlama olsa bile, iki ifade biçiminin kullandığı gösterenler, bununla bağlantılı olarak da aktardığı göstergeler farklıdır. En önemlisi ise edebiyatta doğal dillerin (Türkçe, Fransızca, Grekçe), sinemada ise “sinema dilinin” kullanılıyor olması, bu kısım önemli çünkü sinema göstergebilimcisi Christian Metz’e göre “sinema dili” kesinlikle “doğal dil” statüsüne girmiyor. Dolayısıyla çeviri yapacak materyalden bile yoksunken, “eğer kaynak metne sadıksa iyidir” anlayışının bir türlü geride bırakılmamış olması şaşırtıcı. 

Matt Damon

Hatta bu akademik terim kalabalığına girmeye hiç gerek yok, ne de olsa elimizde, kaynak metne sadık olduğu halde sinema sanatından hiç nasibini almamış tonla film var. Kimi Bram Stoker uyarlamaları, Jane Austen, Emile Zola, William Shakespeare veya Charles Dickens uyarlamalarından bazıları bunlara oldukça iyi birer örnek. Sonuç olarak her uyarlamayı kaynak metne sadakati üzerinden değil, kendi başına bir sinemasal üretim olarak değerlendirme taraftarıyım. Kaldı ki Nolan’ın uyarlaması, her iki tarafı da memnun etmeyi başarabilecek bir konumda çünkü hem anlatısına dahil ettiği kısımları müthiş bir tutarlılıkla beyazperdeye aktarmış, hem de dışarıda bıraktığı bölümler ve görsel yapısı sayesinde uyarlamasını son derece özgün kılmayı başarmış. Buradan uyarlama türüyle ilgili bir başka sorunsala geçelim: “Önce kaynak metni okumalı mı?”. Bu sorunun cevabı doğal olarak kişiye göre değişir, bu film özelinde kişisel deneyimimi paylaşmam gerekirse, Ilyada ve Odysseia destanlarını lise yıllarımda (yani Odysseus’un evinden uzak kaldığı süre olan 20 yıl kadar önce) “ödev zoruyla” okuduğum için aklımda kalan kısımlar oldukça azdı, filmi izlerken hiç hatırlamadığım kısımlarla karşılaştığımda sürpriz faktörünün de katkısıyla daha çok keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Uzun sözün kısası, eğer destanları okumadıysanız hemen sinema salonlarına koşabilirsiniz, kendi deneyimime dayanarak kaynak metni okumamış olmanın seyir keyfini artırdığını net bir şekilde söyleyebilirim. Tabii bu kararınızın, klasik yapıtları okumamak için bir bahane haline gelmemesini temenni ederek.

Anne Hathaway, Tom Holland

IMAX Deneyimi ve Sözlü Geleneğe Katkı

Sinema salonları demişken, baştan aşağı IMAX kameralarıyla çekilmiş olan The Odyssey’i elbette mümkünse IMAX teknolojisinin bulunduğu bir salonda izlemenizi altını çizerek tavsiye ediyorum, sadece Christopher Nolan filmini bu şekilde izlenmesini amaçlayarak çekti diye değil, aynı zamanda üstün ses ve görüntü kalitesine maruz kalmanın, sinema sevginizi bir kez daha tazeleyecek olması nedeniyle de. Tabii Türkiye genelinde 5 şehirde toplam 12 IMAX salonu bulunduğu için, bu satırları haklı olarak “kolaysa sen izle” diyerek okuyor da olabilirsiniz. Salon dağılımları şu şekilde: İstanbul (4), Ankara (3), İzmir (1), Bursa (1), Adana (1). Dolayısıyla İstanbul veya Ankara’da yaşıyorsanız bahane üretmeden mutlaka filmi bir IMAX salonunda izlemeye çalışın derim, onun dışında da en azından filmin dijitale düşmesini beklemek yerine herhangi bir sinema salonuna gitmeniz naçizane tavsiyemdir. 

Böylece yazımızın en başında dile getirdiğimiz konuyla noktalayabiliriz, Christopher Nolan üç bin yıllık bir destanı son derece etkileyici bir şekilde gerek aksiyon sahneleriyle, gerekse son derece zekice yazılmış diyaloglarla (misal Odysseus’un Truva Savaşı ve Seirenlerin şarkıları hakkında söyledikleri paha biçilmez eklemeler) seyircileri baştan aşağı sarsarak, her birimizi Yusuf Atılgan’ın bahsettiği “sinemadan çıkmış insan” konumuna birkaç dakikalığına değil, neredeyse günlerce sokmuş oluyor ve bunun da en bilindik yan etkisi, filmdeki bazı sahneleri arkadaşlarımıza, tanıdıklara veya rastgele insanlara, kısacası başkalarına anlatma isteğimizin doğması. Bir filmden beğendiğimiz bir sahneyi başkalarına anlatmamız için gerçekten de o sahneden az ya da çok etkilenmiş olmamız şart, IMAX deneyimi de buna fazlasıyla katkıda bulunuyor. The Odyssey’den yani bir destandan bahsettiğimiz için de bu ayrıntıyı çok dokunaklı buluyorum, zaten “kulaktan kulağa anlatılarak” doğan bir hikayeler bütününden bahsediyoruz; dolayısıyla varoluş sebebi sözlü geleneğe dayanan yaklaşık üç bin yaşındaki bir destanın, 2026 yılında Nolan sayesinde çok daha fazla insan tarafından aynı şekilde kulaktan kulağa anlatılmaya devam edecek olması çok değerli. Sonuç olarak ister içerik ister biçim isterse de uyarlama bağlamlarında mercek altına alayım, negatif yönde eleştiri yöneltemediğim (Oppenheimer’ın aksine) bir yapıma imza atmış Christopher Nolan, ısrarla tavsiye edilir. Film bugün gösterime giriyor, şimdiden keyifli seyirler.

H. Necmi Öztürk

İlgili okumalar:

Bir Cevap Yazın