SACCHARINE: Yenmeye Hazır Vücutların Et Kütle Teorisi

Yapay tatlılık ve gizli çürüme yapısına gönderme yapan Saccharine ismi dışarıdan çekici bir bağımlılık gibi görünen ancak içerisine derinlemesine dalındığında arzusal olanın iğrenme eşiğine nasıl adım atılabildiğini gösteren bir harita çiziyor. Natalie Erika James’in yazıp yönettiği Saccharine (2026), yönetmenin Relic (2020) filminden sonra renk doygunluğu en çok tavan yapan film olarak izleyicisini selamlıyor. Kullanılan kimi mekânlar her ne kadar günlük yaşamdan tanıdık yerler gibi gözümüze çarpsa da, alanların tekinsizliği ve minimalist set tasarımı, kullanılan canlı renklerin bastırılmış olanın çürümeye yüz tutmuş halini gizlemeye çalışıyor. Bu şekilde mekânlar veyahut karakterler sürekli olarak yalnız olmadığımızı düşündüğümüz alanların birer klostrofobik kölesi oluyor. Tatlı olanın çekiciliği kapsamında aynı zamanda onun içsel çöküşüne ve çürüyüşüne yönelik oldukça estetik bir portre çizen Saccharine, bununla beraber estetik özerkliğin de ilkesini iliklerine kadar koruyor. Etik boşluğun bireyi tüketen ve kendi içerisinde giderek büyüyen bir akış gösteren “bireysel” simülasyona teslim edilmesi deneyimin haz ilkesine de dokunuyor. Her ne kadar başlangıçta ideal olanın mutlak bir özgürlük olarak gösterilmesi, anlatıyı ikna edici imajlarla desteklemesiyle varoluşsal bir yabancılaşmayı da peşinden sürüklese de film, estetik ideolojisini iç çelişkilerle dramatize ediyor.

Midori Francis

Bastırılmış Benliğin Fenomenolojisi

Bireyin görünmeyen gerçekliğinin portresini en brütal şekilde yansıtan Natalie Erika James, film boyunca izleyiciyi, bedenin kendisini narsisizme teslim edişine tanıklık ettiriyor. Karakterlerin portresi bireysel bastırılmış arzunun izinde, bilinçdışı dürtüler ve etik yozlaşma haliyle bir öznenin doğuşunu önümüze seriyor. Estetik bakış ve toplumun güzellik anlayışının her gün farklı boyut alması ve bir nevi bu durumun insan bedenini sıradanlaşan bir et parçası anlayışına doğru götürmesi insanın kendi imgesine aşık olmasına değil imgenin kendi cinayetine bağlıyor. Anlatının etik merkezini temsil eden Hana (Midori Francis), önce “estetik” deneyimin içini birçok elementle dolduruyor, daha sonra onları birer birer boşaltıyor. Tüm bu süreç hazzın mekanik tasarısına göndermede bulunuyor. Her ne kadar bu karakterle beraber bireysel yozlaşmanın kendisiyle tanışıyor olsak da bireyin kendisi doğrudan belli bir yozlaşmanın sadece bir zinciri olarak yansıma yapıyor. Etik olanın sadece görüntüsüne önem veren bir toplumda etiğin gerçekliğinden bahsetmek güç bir hal alıyor. 

Danielle Macdonald

Anlatıda kusursuz görünmek ve belli bir güzellik formuna erişmek için kendi kendinin cinayetine ortak olmak bireyin pasif bir nesne halinde yeni meta öğesi olmasına yol açıyor. Saccharine, estetik olanın ahlakdışı yapısının deneyim kapısını aralıyor. Yeme bozukluğu ve kusursuz beden illüzyonu üzerinden yakalanan bu ton, bir nevi Hana karakteri üzerinde yansıma doğuruyor. Böylece yediği şeye sadece içsel olarak dönüşüm yaşaması söz konusu oluyor. Yeme hissinin verdiği bastırılmış duygunun karakterin id’i ile somut bir hal alması bir bakıma alter-ego görevi de görüyor. Bu da görsel düzlemde çoğu zaman anlatıda soyutlaşmış karakterlerle de karşılaşmamıza izin veriyor. Bir nevi kamusal maske haline dönüşen yediklerimiz, yozlaşmayı da görsel olarak nesneleştiriyor. Sahneler, Hana üzerinden kapitalist ve endüstriyel bir bireyin kendi özünü ve maneviyatını, geçici metalar dünyasına satışına odaklanıyor. Natalie Erika James bunu yaparken güzellik endüstrisinin birey üzerinde sürekli olarak yeniden ürettiği eksiklik haline odaklanıyor. Body horror anlayışını bireyin içsel duygulanımları üzerinden birey henüz meta haline gelmeden, onu dışsallaştırarak aktarıyor.

Madeleine Madden

Kendi Olmanın Hazzındaki Ontolojik İntihar

Yaşamını korumak için kendinden vazgeçme hali Saccharine’de eski benliğin yenilmesi üzerinden doğrudan karakterini otofajik bir sürecin içerisine sürüklüyor. Hali hazırda oturmuş bir sistemin kendisini yeniden var edebilmesi ve hayata tutunabilmesi için kendisini içeriden yemesi gerekir. Bu şekilde büyük temizlik gerçekleşmiş olup yeni sistem, içindeki öğütülmüş veya öğütülmemiş olan her şeyi geride bırakmış olur. Bu türden metaforik bir çatının altında kendisini geliştiren ve büyüten bir hikâyeye sahip olan Saccharine, ölüm dürtüsüne (Thanatos) göre öznenin bütünlüğünü bozacak her anı kollar. Bu şekilde zaten eksik olduğuna inanarak doğan özne, tüm hayatını bu eksiklik üzerine kurar. Böylece içindeki boşluğun yaratmış olduğu isimsiz bir arzu yapısı kendisini bireyde canlı tutabilmek için sürekli olarak, doyumsuzca varlığını sürdürür. Birey tatmin olma halini durmadan bu biçimde sabote eder. Saccharine’de Hana’nın çizmiş olduğu portre tam olarak bireyin bu yöndeki eksikliğine işaret ediyor. Karakter üzerinde psikolojik olarak ortaya çıkan bu kendini tüketme hali filmde bedensel olarak her sekansı sarıp sarmalıyor. Otofajik bir varoluşun durmadan sürdürülmesi öz tüketim ve öz dönüşümün en temel konusu. Arzu böylece bir nesne değil tamamen nefes alan, kendi kendisini sürdürebilen yapısal bir koşul olarak kendisini var eder. Bundandır ki çoğu zaman Hana ile beraber belli yansımalara tanıklık ediyoruz.  Saccharine’de birey bir şeyi isterse ve onu elde ederse, sonrasında ne olacağı yönündeki sorunsallar da masaya yatırılıyor. 

Eski Benliğin Ölümünü Ertelemek

Bir Möbius şeridinin iç ve dış çevresini olabilecek en dinamik düzlemde aktaran Saccharine, seyirciyi klostrofobik bir atmosferin kucağına bırakıyor. Mekân olarak kullanılan bu yapı biçiminin aşırı yakın plan çekimlerle buluşması ve renk paleti olarak soluk ve soğuk tonların tercih edilip ses tasarımı olarak da çoğu izleyiciyi rahatsız edebilecek dışavurumlarda seslerin kullanımı ise bir Borromean halkasını anımsatıyor. İçsel duyguların yeniden fiziksel bir beden oluşturma çabası ve kameranın lens dilinin karakterlerin psikolojik durumlarına göre ayarlanması anlatının protagonist yapısı üzerinden sıkışmışlık hissi doğuruyor. Klinik ortamlarda bile mekânın klinik içerisine gömülüp kalınmaması için görüntü tasarımında bedenin çürüme hali, pratik efektler halinde kompozisyonun içerisine yerleştirilmiş. Bu şekilde kullanılan bedenlerin mizahi bir anlayışın parçası olması engellenmiş. Bedenler üzerindeki bozuk algının kırılmayışı ancak giderek kendi içinde çatlaklar veriyor oluşu dokusal gerilimi besliyor. Dekor olarak kullanılan mekânlardaki mobilyaların dizilimi simetrik olarak kendi görsel dilini oluşturuyor. Ses tasarımında doğrudan insan bedeni üzerinden işlenen seslerin kullanımı atmosfere canlı, organik bir hava katıyor. Filmin öne çıkan etmenleri arasında makyaj departmanının da bulunduğunu söylemek gerek. İzlerken ilk bakışta Tetsuo: The Iron Man (1989), Repulsion (1965), The Neon Demon (2016), The Substance (2024) ve Titane (2021) gibi filmleri akla getiren Saccharine, öznenin tekilliği üzerinden evrensel reçeteleri reddeden bir yapım.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın