BUCKING FASTARD: Biyopolitikanın Toplumsal Regülasyonu

83. Venedik Film Festivali’nin en çok beklenen filmlerinden biri olan Werner Herzog’un Bucking Fastard’ı (2026) senkronize varoluşun standardize edilmiş toplumdaki mekanizmalarını ele alıyor. Basın toplantısında bu film projesinin 45 yıldır kendisiyle yaşadığını belirten Herzog, filmin ana fikrinin 1980’lerde İngiltere’de tanıştığı gerçek ikiz kardeşler olan Freda ve Greta Chaplin‘den geldiğini belirtiyor. Bu yaşanmış anı birebir doğrudan beyazperdeye aktarmıyor, bu an onun için bu projeyi kıvılcımlayan ilk dokunuş oluyor. Dolayısıyla film boyunca Chaplin kardeşlere dair doğrudan bir işaret bulmak mümkün değil. Filmin hemen açılış sahnesinde filmin David Lynch’e adanmış olması Venedik sinema salonunda büyük alkış ve yankı uyandırırken Herzog yine aynı basın toplantısında Lynch’in bu filmi görmesini çok istediğinin altını çizdi. Bu ithafın nostaljik bir yansıma olmasından ziyade yönetmenin Lynch’e kişisel bir vedası olduğunu belirtmek gerekir. Toplamda 5 günde yazılan senaryo anlaşılan o ki yönetmenin zihninde ciddi anlamda uzun zamandır yer etmişti, öte yandan filmin akışı ve dinamiği hiç de sıfırdan 5 günde yazılmış izlenimi vermiyor. Aksine üzerine derinlemesine ve planlı bir yaklaşımla düşünüldüğü havası hâkim. Bu bağlamda bahsetmiş olduğu 45 yılın hakkını bu 5 gün ciddi bir şekilde karşılıyor diyebiliriz. 

Rooney & Kate Mara

Bucking Fastard’ı temel eserlerinden biri olarak gördüğünü belirten Herzog, bu anlamda 83. Venedik Film Festivali’nin de programına renk getirmiş diyebiliriz. Bu seneki programın kendi içindeki dengeli olmayan yapısına baktığımızda Bucking Fastard kesinlikle belirgin bir şekilde kendisini gösteriyor. Kate ve Rooney Mara‘nın senkronize oyunculuğu tıpkı kendilerinin de dile getirdiği gibi hayatlarında sadece bir kez yaşayabilecekleri bir deneyimdi ve her ikisi de hayat verdikleri karakterleri büyüleyici ve kimi zaman mizahi tonun üst seviyede olduğu şekilde, ancak bunu asla seyircinin gözüne sokmadan sırtlamışlar. Senaryo bağlamında ikili doğrudan bir ezber tekniği üzerinden gitmek yerine kelimeler arasında kendi ritimlerini bularak bir nevi aynı anda karaoke yapıyor havası yaratıyorlar. Bu da tek bedenin işlevsel dışavurum halini yansıtırken diğer yandan filme müzikal bir hava da kazandırıyor. İkilinin beyazperdeye yansıtmış olduğu, başka filmler üzerinden analoji veya benzetme yapmamızın neredeyse imkânsız olduğu performansları oldukça dikkat çekici.

Orlando Bloom

Gözetim Toplumunun Gösteri Toplumuna Dönüştüğü O İnce Çizgi

Bucking Fastard, baştan sona anlatım biçiminde çok belirgin olmayan dalgalanmalar yaşatıyor, buna bağlı olarak sahneler kendi içlerinde bölümlere rahatlıkla ayrılabilir. Yönetmen anlatım biçiminde bunu asla kullanmıyor ancak bu ince dalgalanmalar akla ister istemez birer gizli özne gibi o ara, görünmez, hayalet bölümleri getiriyor. Öte yandan filmin hızlı bir şekilde, başlar başlamaz anlatının içerisine balıklama daldığını söyleyebiliriz. Bu unsur senaryonun akışına oldukça gizemli bir ton ekliyor; sanki bir romanın ortasından başlamışsınız gibi ancak film hiçbir zaman böylesine bir akronolojik yapıyı izleyicinin zihnine yerleştirmiyor. Bunun yerine olabilecek tüm teknik dokunuşları en ince şekilde gerçekleştiriyor. Böylece filmin içerisine derinlemesine daldığınızda, tabiri caizse onlar rahatlıkla görünmez pelerinlerini üzerlerine geçirebilir halde sizi bekliyorlar. Jean ve Joan Holbrooke (Kate ve Rooney Mara) kardeşlerin dışavurdukları karakterleri kimi zaman o kadar çocuksu duruyor ki akla hemen Dario Argento’nun Suspiria (1977) hikâyesini çocuk karakterler için yazdığı ancak filminde yetişkinleri oynattığı geliyor. 

Rooney & Kate Mara

Aynı yansıma kesinlikle Jean ve Joan Holbrooke kardeşler üzerinde belirgin bir şekilde inşa oluyor. Hatta kimi zaman bunun bilinçli olarak mı yapıldığı izleyiciyi düşündürebilir çünkü onlar için dışarıdan gelebilecek herhangi bir etki sanki hayatlarında ilk kez deneyimledikleri pür bir eylem olarak karşılığını buluyor ve bu iki karakter üzerinde, dış görünüşleri her ne kadar yetişkin gibi olsa da yetişkin birey anlamında özellikler görmüyoruz. Bu da karakterleri anlatı içerisinde yine farklı bir noktaya yerleştiriyor. Modern bireyin farklı olma durumunun, hızlı tüketim amacıyla satışa çıkarılmış bir ürün olarak piyasaya sunulduğu mesajını veren Herzog, radikal bir bireysel bilinç üzerinden beden-fenomenolojisinin eleştirisini yapıyor. Modern hukuk sisteminin birey, yani tekil insan üzerine kurulu olmasının biyopolitik yanına da göz kırpan Bucking Fastard, toplum için seyirlik nesne olmanın nasıl bir durum olduğunu ve topluma uymayan “özne”lerin nasıl bir “hata” olarak etiketlendiğine dair göndermelerde bulunuyor.

Gerçek Olanın Yerini Görüntü Alırsa

Film, bir anlamda doğru ya da gerçek olmasına hiç gerek olmadan sadece “görüntü”nün kendisini birer kanıt olarak sunan günümüzün gerçeklik anlayış yapısı içindeki çürümüşlüğe dair mesajlar verirken diğer yandan “seyirlik nesne” olmanın altını dolduruyor. Özgürlük ülkesine çıkacak bir tünel kazma uğruna çıkılan Bucking Fastard serüveni mağara sahnelerine gelinceye kadar bireyin en derin arzularıyla karşılaşmak için nasıl çırpındığının bir tablosunu çiziyor. Filmin hemen ilk akışında karşımıza çıkan Orlando Bloom’un canlandırdığı Gareth Mulroney karakteri tam anlamıyla tüketim toplumunu temsil ediyor ve filmin bu kısmı yukarıda bahsetmiş olduğumuz kategorileşme tabanının sadece bir kısmı olarak ortaya çıkıyor; bu kısım işlevini tamamladığında, ortadan tamamen kayboluyor. Bu da filmin senaryo akışında bir kopukluk yaratmaktan ziyade, bilinçli geçişlerin olduğu yansımaya şık bir şekilde imzasını atıyor. 

Görüntü yönetmenliği ile Peter Zeitlinger’in; müzik dokunuşuyla da Ernst Reijseger’in sanatsal dokunun her sekansta beslemiş olduğu bilmeceyi kuvvetlendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.  Bucking Fastard ile filmografisine yeni, filtresiz bir masal halkası ekleyen Werner Herzog, özellikle sinemada sanatsal dokunun ve felsefi derinliğin öne çıkmasına hayran olanlar için oldukça özel bir gösterim sunuyor. Bu anlamda filmin anlatım akışında zıplamalar olmasının ve kimi zaman bu türden bir dokunuşun bir eksiklik gibi gözükmesinin, esasında filmin kendi içindeki tamamlayıcı öğeleri olduğunu söyleyebiliriz. Aidiyet ve bireyin farklılığı üzerine alegorik anlatı ile masalsı akışın içerisinde büyüyen, genişleyen Bucking Fastard, toplumun normallik inşasında yine aynı toplumun sosyolojik omurgasını yerinden söküyor. 

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın