HER PRIVATE HELL: Neo-Noir Fütürist Şehrin Yorgun Düşmüş Sakinleri

İzleyicinin gerçeklik algısıyla sürekli oynayan bir mekanizmaya sahip olan Her Private Hell (2026), bir yandan fütürist hissettirirken diğer yandan ise arşivde tozlanmış ve uzun süredir izlenilmeyi bekleyen bir filmi andırıyor. Modern toplum eleştirisini tam anlamıyla yapay bir şehrin içerisine yerleştiren Nicolas Winding Refn, karakterlerine kendilerini izleme deneyimi sunuyor. Film tamamen parçalı ve yarım anlatıma sahip; bu özellik hem görsel düzlemde hem de anlatının akışında yoğun bir şekilde hissediliyor. Gerçeklik algısı ise bu hissi yapay bir araç gibi kullanıp hikâyesinin yoğunlaşması için geliştiriyor. Yalnızlık ve izolasyon temaları, tamamen terk edilmiş bu fütürist şehrin içine hapsolmuş. Bu şekilde sadece karakterler değil şehrin kendisi de tamamen izole bir hal içinde. Her ne kadar atmosfer labirentimsi olarak inşa edilmiş gibi gözükse de esasında kullanılan mekânların kendisi bile parçacıklar halinde. Hiçbir mekân birbiriyle doğrusal bir düzlemde, labirent oluşturacak tarzda bile bir birleşim yaşamıyor. Kullanılan neon ışıklar Her Private Hell’in izleyiciyi etkilemek için kullandığı en büyük silah ancak filmin tamamı bu ışık kullanım akışında kaybolduğu için tekniğin kullanım gücü oldukça zayıf bir hal alıyor. Öte yandan Nicolas Winding Refn, Her Private Hell ile çoğu izleyicisinin aklına The Neon Demon (2016) filmini getirecektir. Karakterlerini sistem ve teknoloji içerisinde boğan film, mesajını oldukça dolaylı düzlemlerden yorumluyor; onu doğrudan açıklamıyor. 

Dijital Çağın Varoluşunu Nostaljik Yönden Yakalamak

Filmde kullanılan kostümlerin ve yapılan makyajın havası genel olarak günümüzü yansıtmasa da filmin genel temposu esasında içerisinde bulunduğumuz dönemi eleştirmekte. Bu anlamda da zıtlıklar üzerinden iletisini doğrudan paylaşmayan Her Private Hell, parti için aşırı süslenmiş ve kendince özen göstermiş ancak hiçbir şekilde konsepte uymayan bir bireyi andırıyor. Bunun dışında tasarım olarak birbiriyle uymayan, kimi zaman soğuk tonlar arasında gezinen film, karakterlerine postmodern bir bilinçaltı deneyimi yaşatmaya çalışıyor. Filmin başrollerinde Sophie Thatcher (Elle), Charles Melton (Private K), Havana Rose Liu (Dominique), Kristine Froseth (Hunter) ve Dougray Scott (Johnny Thunders) gibi isimler bulunuyor. Nicolas Winding Refn’in yanı sıra filmin senaryo koltuğunda Esti Giordani de bulunuyor. Filmin görsel akışındaki birbirini takip etmeyen anlatım biçiminin, yönetmenin basın toplantısında da altını çizdiği 2023 yılında geçirmiş olduğu rahatsızlığın kendisini 25 dakika boyunca klinik olarak ölü bırakması durumuyla ilişkili olduğu belirtiliyor. Bu deneyimin kendisine bilinçaltında kazandırdığı öğelere dayanarak filmi inşa ettiğini ima eden Refn, Her Private Hell ile kuşkusuz kendi filmografisi için oldukça ilgi çekici bir ekleme yapmış oldu ancak yönetmenin bugüne kadar imzasını taşıdığı çalışmalarına baktığımızda bu film kısmen önceki çalışmalarından bir kesit gibi dururken, yine de çoğu zaman bazı noktalar eksikmiş gibi hissettiriyor.

Sophie Thatcher

Kör Olmuş Modern Yalnızlığın Evini Arayışı

İzleyiciye tamamen özgür bir deneyim alanı sunan Her Private Hell, filmden çıktıktan sonra hazmetmek isteyeceğiniz yapımlar arasına girebilir. Elbette bu durum özellikle yönetmenin önceki çalışmalarına hayranlık duyanlar için geçerli. Eğer ki Her Private Hell, yönetmenin sizin açınızdan ilk izlediğiniz filmi olursa o zaman filmi kendine has bir tarzda ve sinema dili açısından özgün bulabilmeniz mümkün. Buna karşın bu durum film boyunca patlak veren boşlukları doldurmanıza yardımcı olmayacaktır. Öte yandan o boşluklar tam anlamıyla bilinçaltının düşsel yanını oluşturuyor ve bu düşsel durum kendisine anlamlı bir çıkış bulamıyor. Mekân tasarımı ve uzayımsı göndermeler çoğu zaman modası geçmiş gözüküyor ve film bunu kült olabilecek düzeyde bir performansın parçasıymış gibi sergilemiyor. Böylece her sekans adeta deneysel bir çöküş gibi kendi içerisinde sarmallaşıyor. Diğer yandan senaryonun kendi içerisindeki kopuklukları görsel düzlemde olan kopuklukların önüne geçmiyor. 

Havana Rose Liu

Sophie Thatcher’ın oyunculuğu kendisinin diğer çalışmalarında gördüğümüz kadarıyla aynı düzeyde (her ne kadar bu iyi bir düzey olsa da) duruyor ve film, performansının üzerine herhangi bir taş eklemiyor. Kristine Froseth’in karakter çizimi ise oldukça yüzeysel bir noktada kalıyor. İçsel kâbus ve doğaçlama performans gelişimi filmi her açıdan dağınık bırakıyor. Sıklıkla kullanılan neon ışıklar ve sisli ortamın parlak kıyafetlerle buluşarak keskin müziğin etrafında dolaşması ise tamamen filmin dağınıklığını gözden kaybettirmek için yapılan birer numaraya benziyor. Filmin müziklerini yapan Pino Donaggio ise dikkat çekiyor. Bu şekilde filmin enstrümanları, filmin ana maddesinden daha ön plana geçiyor. Karakterlerin kendi bastırılmış korkularından yeniden doğma halleri absürd bir gerçeklik yapısı oluşturuyor. Bilinçaltı mantığını taklit eden bu rüya düzeneği beyazperdede çok uzun süre varlığını korudukça, filmin yansıtmak istediği büyü etkisi de tahrip oluyor. 

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın