THE WAILING: Bir Şeyin Ardında Ne Olduğunu Öğrenmenin Tek Yolu Onu Görmemektir

13. Paris International Fantastic Film Festival (PIFFF) seçkisinde dikkatimizi çeken bir diğer film olan Pedro Martín-Calero’nun ilk uzun metrajı The Wailing (El llanto, 2024), tam anlamıyla görmeyi reddetmeyi öğütlüyor. Teknik olarak kompozisyon akışının üç temel anlatıya dayanmasıyla bir anlamda Julio Cortázar’ın Hopscotch romanını anımsatıyor. Buna göre filmin akışı alışıldık bir düzlemi doğrudan göstermek yerine her zaman anlatı iskeletinde bazı oyunlar yapıyor ve bu da izleyicideki merak durumunu her zaman belli bir seviyede tutuyor. Filmin merkezinde birbirinden farklı görünen ancak bir miktar ortak noktaları bulunan hikâyelerin kopuk izlenimi vermeden birbiriyle ustalıklı bir şekilde birleşerek toplamda tek bir hikâye oluşturması ve görselde herhangi bir yanılgı payı bırakmaması dikkat çekiyor.

Ester Expósito

Filmin başrolleri Ester Expósito (Andrea), Mathilde Ollivier (Marie) ve Malena Villa (Camila) arasında paylaşılmış. Üç ana kadın karakterin kimlik arayışında olduğu ve peşlerinden ayrılmayan bir nevi karanlık kuvvetin her daim yanlarında olduğu bir anlatıya sahip olan The Wailing, içerik bakımından tanıdık öğeler sunsa da kullanmış olduğu teknik yapının yenilikçi dışavurumu etkileyici bir seyir keyfi sunuyor. İlk sekanstan itibaren belli bir karmaşanın içerisine doğru derinlemesine bir geçiş yapan Pedro Martín-Calero, tüm karakterlerini en savunmasız hale gelene kadar, sonuna dek kullanıyor. Birbirleriyle zıt zaman kalıpları içerisinde belli bir döngüye giren aynı karakterlerin mekân olarak tek bir yere sıkışmış olması ise hepsini aynı oyun içerisinde yönetmek için yeterli bir kıstas olarak sunuluyor.

Kamerada İdealleştirilen İmgeler

Tüm film boyunca karakterler aracılığıyla hem izleniyor hem de bol bol izleyenin bakışlarını takip ediyoruz. Bu açıdan film, klasik anlamda yağlı tabloya benzeyen bir kompozisyon çiziyor. Böylece izleyen de dahil olmak üzere herkesin bakışı belli bir yere kenetleniyor ve o kenetlendiği yer artık onun varlığının bir nevi laneti olarak havada asılı kalıyor. Gizem ve korku türlerini tek çatı altında birbiriyle harmanlayan The Wailing, yabancı bir tehdidi en beklenmedik şekilde giydiriyor ve her bir sekansta üzerine bindirmiş olduğu anlatım teknikleriyle anı ve kâbus detaylarını bir yapboz inceliğinde birleştiriyor. Bu şekilde yabancı olana karşı gelişen istenç ve onu çözümleyebilme arzusu filmde teknik olarak kullanılan her kareye, her yansımanın içerisine bir lanet gibi çöküyor.

Malena Villa

Bu da başlangıçtaki merak arzusunun bir yabancı üzerinde deneyimlenmesine izin verirken, diğer yandan deneyimin tamamlanması da, kaçışı olmayan bir dürtünün girdabına dahil olarak filmin gerginlik seviyesini yükseltiyor. Farklı biçimlerde anlatılan üç ana hikâyeden, ilkinin ikincisi ile bağlanması ve onu takiben hem karakterlerin çizimindeki tercihler, hem de mekânın âtıl olarak en baştaki halini koruyan biçimi ve hikâyelerin çorba olmadan birbiriyle teknik açıdan mantıksal doğrultuda iç içe geçmesi dikkat çekiyor. Pedro Martín-Calero’nun beli bir üçgen etrafında şekillendirmiş olduğu gerilim anlatısı dozunu hem estetik hem de biçimsel açıdan sonuna değin koruyor.

Eyleme Dayalı Kazanılan Özgürlük ve Yükümlülükler

Gizemin yönünü en basit halinden daha da derinleştirmeye kalkan The Wailing, tehlikeyi kimi zaman belirsiz kimi zaman tamamen yabancılaştırarak, kimi zaman ise en yakınımızda tutmasıyla bir köşe kapmaca havası yaratıyor. Hikâyeler arasında geçiş yaparken özellikle Camila’ya (Malena Villa) ait olan bölümün filmin kilit noktası olduğunu söyleyebiliriz. Tempo her ne kadar daima yüksek olsa da anlatımın içeriği nedeniyle yavaş ilerleyen bir kompozisyonu olan filmde bu durumun teknik birkaç unsurun ön plana çıkmasıyla sırıtmadığını söyleyebiliriz. İkinci anlatı kısmının diğer ikisinden farklı bir bakış açısı ve zaman dilimi sunmasıyla ortak hikâyenin güçlenmesi filme derinlik katarken Camila karakterinin çiziminin dikkat çekiciliği görsel açıdan filmi kendi içinde Camila’nın filmine doğru sürüklüyor.  

Yönetmen Martin-Calero (en solda), filmin oyuncusu Mathilde Ollivier (beyaz gömlekli) ile birlikte, festivaldeki gösterimin soru-cevap kısmında. (Photo: Burcu Meltem Tohum)

Böylece aynı film içerisinde iki farklı film yansımasının parçacıklarını deneyimlemiş oluyoruz. Bu teknik biçim filmi deneysel manada hiçbir şekilde zedelemezken aksine pozitif yanlar bırakıyor. Hideo Nakata’nın Ringu (1998) ve Dark Water (2002) filmlerine benzer derecede gizem öğesini elinde bulunduran The Wailing, sinemanın her döneminde kendini gösteren Voyeurisme (röntgencilik) kullanımına da ışık tutuyor. Filmin tamamı bunun etrafında şekillenirken esasında röntgencilik tekniği araya girmediği zamanlarda hayatın genel akışının belli bir düzende aktif olarak devam ettiğini görebiliriz. Bu da bir anlamda gizemin temelini, onu gözlemleyen kameranın merceğinden almasına izin veriyor. Böylece Pedro Martín-Calero’nun filmi kendi halinde bir akıştayken karakterlerinin kamera kullanımı ile bir başka karaktere hayat vermesi ve dahası gerilimi besliyor oluşu neredeyse sözsüz bir geçiş yaratıyor.

Ester Expósito

Ölüm Korkusunun Bedene Bürünmüş Her Yerdeki Mevcudiyeti

Tüm gerilimin ana noktasını belirsiz bir korkuya bağlayan anlatımın sadeliği mekânda istenmeyenin varlığını yok etme arzusuyla yanıp kavruluyor. Bu türden bir akışa gizem konusu serpildiğinde ise incelikli bir atmosferin yaratılması kaçınılmaz oluyor. Özellikle çıplak gözle görülemeyenin takibine kapıldığımız The Wailing, bilinmeyeni istenmeyen bir özneye dönüştürüyor. Bu şekilde hakikat, asla gözle görülemeyen bir imge olarak etrafta dolaşıyor. Görünmeyen bir kaosun varlığının büyük ölçüde ekranda olduğu Pedro Martín-Calero’nun filmi, teknik kullanımları çerçevesinde ders niteliğinde bir görsel kompozisyonu gözlerinizin önüne seriyor.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın