Alien (1979) hiç şüphesiz bilim kurgu sinemasının parlayan yıldızlarından birisi. Herhangi bir yerde konu bilim kurgu sineması olduğu zaman Alien’dan bahsedilmemesi gibi bir şey neredeyse düşünülemez. Yıllar içerisinde Ridley Scott’ın Blade Runner filminde olduğu gibi Alien filmi için de onlarca makale, eleştiri ve çözümleme ortaya konuldu. Hatta marka o kadar sevildi ki üzerine 5 tane daha uzun metraj film yapıldı. Bu beş filmden ikisini yine Ridley Scott, geri kalanları ise farklı yönetmenler çekti. Ayrıca yakın zamanda bu beş filmin haricinde külliyata Alien: Romulus (2024) adında yeni bir film daha katıldı. Bu yazıda Alien filmini farklı perspektiflerden yorumlayacak, filmin tasarım ve setteki sürecini inceleyeceğiz. Filmi tek bir metot ile çözümlemiyoruz çünkü Alien onlarca farklı sanatçı tarafından onlarca farklı tarz ile oluşmuş bir film. Projenin ilham unsurlarının her birisi filme bambaşka bir boyut katmış. Bunlardan yalnızca birini seçip film hakkında çözümleme yapmanın çok doğru olmayacağını düşünüyorum. Alien hakkında bir yazı kaleme alınacaksa şahsi kanaatim ilk olarak H.R. Giger ele alınmalı. Filmin genel tasarımına ve semantik boyutuna fazlasıyla katkısı bulunmuş.

H.R. Giger: Güzellik ve Korku
Sürrealist temalar üzerine yoğunlaşan İsviçreli sanatçının eserleri ilk bakışta korkutucu bir tarz olarak gözükebilir. Ancak sanatçıyı anlamlandırma gayretinde bulunulduğu taktirde, yapıtın derininde yatan düşünceler birer birer ortaya çıkıyor. Aslında H.R. Giger zaman içerisinde bir hikâye anlatırcasına gelişim göstermiştir. Biz de sanatçının kendi hikâyesini imkanlar dahilinde inceleyelim. H.R. Giger ilk dönemlerinde nükleer felaketler, atom bombasının olası etkileri üzerine sürrealist çalışmalar ortaya koymuştur. 1968’de yaptığı Atomic Children tablosu buna örnek gösterilebilir. Eser nükleer bir felaket sonrası hayatta kalmaya çalışan birbirine dolanmış iki insanın temsilidir. O dönem soğuk savaşın da etkisiyle nükleer silahlanma ve bunun etkileri etrafında insanlar doğal olarak oldukça gergindi. Giger ise bu konuyu eserlerinde geleceğin sürrealist bir tasviri olarak işlemiştir. Bu dönem insanlık başka bir sorun ile daha yüzleşti; artan nüfus problemi. O dönemin kolektif korkuları arasında nüfus artışının ortaya çıkardığı büyük bir baskı vardı. Bu da Giger’ın çalışmalarına farklı bir tema ekledi. Dünyadaki kaynakların artan nüfus karşısında yeterli olmayacağından korkmaya başladı. Bu da onun doğum travması ile karşılaşmasına sebep oldu. Bu konuyla ilgili olarak ise 1967 yılında yaptığı Gebärmaschine eserine bakabiliriz. Bir tabancanın içinde minik, doğumu bekleyen insanlar vardır. Onları yaşamaları gereken dünyaya zarar verecek şekilde dışarıya fırlatan bir makinanın içerisinde sıkışmışlardır.

Giger’ın karamsarlığı ve doğum üzerine olan düşünceleri hakkında bu iki eser sayesinde bir fikir edinebiliyoruz ancak bu konudaki eserleri bunlarla sınırlı kalmaz, ilerleyen yıllarda doğum ve mutasyon üzerine yoğunlaşır. 1975 yılında eşinin intiharından sonra eserlerinde onu çok fazla tasvir etmeye başlamıştır. Bu tarihten sonraki eserlerine baktığımızda korkutucu bir güzellik ile karşılaşıyoruz. Dehşet verici manzaraların altında acı içinde kıvranması gereken figürler vardır fakat onun tablolarında bu figürler asla acı içinde kıvranmazlar. Onun yerine sanki huzurlu bir uykuya dalmış gibidirler. İşte bu tezatlık onun eserlerini eşsiz kılan etmenlerden sadece biridir. Nasıl insanı cezbeden ve kendine çeken yegâne şey meraksa, onun eserlerine bakarken de hikâyeyi ve karşımızdaki imgelerin ne olduğunu merak etmeden duramayız, bizim dünyamıza oldukça uzak bir şeylerin tasviridir çünkü bu imgeler. Haliyle hem merak hem de korkutucu figürler arasındaki rahatsız edici güzellik bir araya gelince bizim dünyamızdan çok uzakta bir dünya ortaya çıkıyor. Giger eserlerini yaratırken edebiyattan da bir hayli faydalanmıştır. Özellikle H.P. Lovecraft onun en çok etkilendiği yazarlardan birisidir. Öyle ki Ridley Scott’ın Giger ile çalışmasına sebep olan ve Alien’ın tasarımının ana hatlarını belirleyen Necronom IV ismini Lovecraft’ın “The Hound” öyküsündeki Necronomicon kitabından almıştır. 1977 yılında ise aynı isimle bir illüstrasyon kitabı yayımlar.

H.R. Giger Alien’dan önce de sinema ile uğraşmış hatta Jodorowsky’nin çekilemeyen Dune’unda Harkonnen hanedanlığının tasarımından sorumlu olmuştur (bu konudaki yazı için tıklayın: Jodorowsky’s Dune). Paris’te Jodorowsky’nin yanındayken Salvador Dali, Moebius gibi efsaneler ile bir araya gelmiş. Fakat burada Alien’ı etkileyen esas önemli unsur Dan O’Bannon ile tanışmasıdır. O zamanlar Dan O’Bannon’ın kafasında Alien fikri yeni yeni oluşmaya başlamaktadır. Tam o sıra Giger ile tanışması ve onun eserlerini incelemesi Alien’ın geleceği açısından atılmış önemli bir adımdır. Kısacası Alien’ın tasarımını ve bugün olduğu halini oluşturan kişi, yani H.R. Giger onu tasarlarken geçmişinden gelen sanat tarzını ve dünyaya olan bakışını kullanmıştır. Alien’ı daha iyi anlamak için de bunların ne olduğunu anlamamız gerekiyordu. Tasarımı yapan sanatçının aklından geçenleri, aktarmak istediklerini biraz daha iyi anladığımıza göre Alien’ın çözümlemesini yapmaya geçebiliriz.

Uzay Boşluğunda Sınıf Çatışması
Konu Alien’ı çözümlemek olduğu zaman pek çok insan ilk olarak bunu Marksist kurama göre yorumlar, burjuva ile proletaryanın çatışmasına vurgu yaparak yapıtı inceler. Yönetmenin Ridley Scott olduğu göz önünde bulundurulduğu zaman ilk olarak bunla başlamak doğru bir karar olacaktır. Filmin daha ilk sahnelerinden şirketin yani burjuvanın denetimi altında yaşayan işçileri görmekteyizdir. Hatta aralarından bazı işçiler bulundukları durumdan ve aldıkları ücretlerden şikâyet etmekte daha fazla ödeme almak istemektedirler. Karakterlerin hiyerarşik rütbeleri ve aralarındaki çekişme de bu sistemin piramit dizilimini bize göstermektedir. Daha filmin en başında masada birlikte yemek yedikleri sahnede aralarındaki gerilimi ve çatışmayı hissederiz. Parker (Yaphet Kotto) ve Brett (Harry Dean Stanton) işçi sınıfının temsilidir. Ripley (Sigourney Weaver), Kane (John Hurt), Dallas (Tom Skerritt) ve Lembert (Veronica Cartwright) ise işçi sınıfı ile burjuva arasındaki orta sınıfı temsil eder. Yani ikisi arasındaki dengeyi bulmaya çalışan kısmı. Ancak günün sonunda Ash (Ian Holm) dışında gemideki mürettebatın her biri burjuvanın altında ezilmekte olan hayatını birer birer kaybeden kurbanlardır.

Filmde burjuva bir devlet figürü ile değil bir şirket ile özdeşleştirilmiş: Weyland-Yutani. Ridley Scott benzer bir yaklaşımı üç sene sonra Blade Runner filminde de gösterecektir. Devlet yerine bir iktidar figürü olarak, bir burjuva olarak şirketleri kullanacaktır. Ash’in durumuna gelirsek onu diğerlerinden ayırdık çünkü o aslında gemide Anne (Helen Horton) ile birlikte şirketin bir uzantısı. Anne (Mother) doğrudan şirketin kendisi olurken Ash ise onun bir sağ kolu, koruyucusu rolünü üsleniyor. Şirketin çıkarları için işçi sayısının hayatını hiçe sayıyor hatta dışarıdan gelen varlığa onları adeta kurban verdiğini görüyoruz. Alien gemiye ilk girdiği zaman Ripley geminin kaptanı olan Dallas’ı sorgular ve bunu yapmaması gerektiğini, Kane’i gemiye almaması gerektiğini söyler fakat Dallas sadece şirketin dediklerini yaptığından, boyun eğmeleri gerektiğinden bahseder. Mürettebat, iş gücünden ve kendilerinden yabancılaşmıştır; onların yaşamları, sermayenin çıkarları uğruna harcanabilir birer kaynak haline gelmiştir. Sonuç olarak mürettebat, kapitalist sistemde işçi sınıfının, sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda nasıl sömürüldüğünü ve harcandığını simgeler.

Filmde bir diğer önemli unsur ise bilginin ve manipülasyonun kullanılmasıdır. Nasıl çoğu zaman egemen güçler ellerindeki gücü koruyabilmek için manipülasyona ve bilgi kirliliğine başvurursa, Ash de bilim departmanı temsilcisi rolünde tam olarak bunu yapmaktadır. Bildiği şeyleri gizleyip manipülasyonlar yaratarak şirketin emelleri doğrultusunda bir yol izlemektedir. Adeta bilgiyi kontrol aracı olarak kullanır. Günümüzde de buna sıkça rastlamaktayız. Bilgiyi ve olayların gerçek yüzünü bilenler bunları çoğu zaman kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp insanlardan saklamakta ya da çarpıtarak aktarmaktadır. Film aynı zamanda mekân tasarımı ile de bunları desteklemektedir. Kullanılan mekanlar endüstriyel üretimi, işçilerin tamamen alt sınıf olarak kabul edilmesini ve fabrikaların, sistemin çarklarının arasında ezilerek yok olması olgusunu pekiştiriyor. Brett’in ekip arkadaşlarından ayrılıp kediyi (Jonesy) aramaya gittiği sahnede Alien tarafından öldürüleceği, makina dairesine benzeri yere girerken 4-5 saniye kadar giriş kapısını görürüz. Giriş kısmı adeta kutsal bir “fabrika tapınağının” girişi gibi tasarlanmıştır. Onlarca mekanik parça ve ağır metalden yapılma dar girişli bir kapı. Çok da davetkar olmamasının yanı sıra kamera pürüzsüz bir hareketle bizi yavaşça içeriye alır.

Bunun yanı sıra filmde gördüğümüz pek çok şeyin tasarımından büyük ölçüde sorumlu olan Ron Cobb, Semiotic Standard ismini verdiği özel bir sembol tasarımı yaptı. Bu tasarıma göre tüm yıldızlararası uzay gemilerinde ve istasyonlarında bu semboller kullanılıyordu. Aşağıda görüldüğü üzere yerçekimsiz ortam, telsiz, kapılar ve pek çok şey için semboller tasarlanmış. Ridley Scott da bu sembolleri alarak geminin uygun yerlerine yerleştirir ve gemiyi daha gerçekçi bir hale getirir. Geminin renginin gri renkte olması ve oldukça robüst denebilecek bir şekilde tasarlanmış olması da akıllara ilk olarak büyük fabrikaları, tamamen verimliliği ve üretimi ön plana koyan sistemi bize göstermektedir. Bunun yanı sıra mürettebat yemeklere ücretsiz erişemez. Gemide hayatta kalmaları için gereken yemek bile ücretlidir. Düşük ücret yüksek verimlilik ilkesine fazlasıyla bağlı bir şema ile karşı karşıyayızdır.

Mitolojiden Uzaya Doğru Bir Yol
Filmdeki olaylar ve karşımıza çıkan şeyler aslında Yunan mitolojisine pek de uzak sayılmaz. Zaten hikâye anlatıcılığının da temellerini oluşturan şeylerden birisinin mitoloji olduğunu söyleyebiliriz. İlyada ve Odysseia destanlarından bileceğimiz üzere insan doğa karşısında çaresiz bir varlıktır. Doğaya hiçbir şekilde gücümüzün yetemeyeceği apaçık ortadadır. Ona zarar verdiğimiz zaman ise ancak kendi sonumuzu hızlandırmış oluyoruz. Alien’ı doğanın kendisi olarak görebiliriz sonuçta Ash ölmeden önceki son sözlerinde onun mükemmel bir doğallıkta olduğunu söyler. Bunun yanı sıra onun bütün ahlaki değerlerden soyutlanmış olduğunu da belirtir. Doğallığı bir yana ahlaki değerlerden soyutlanan mükemmel bir organizma tam da Weyland-Yutani‘nin kontrol etmek isteyeceği türde bir güç. Yaratığın doğayı temsil etmesine gelecek olursak bu akıllara İlyada destanında Aşil’in (Akhilleus) Skamandros’a karşı koyuşunu hatırlatır. Aşil adeta doğaya karşı koymaya çalışır fakat bu çabası başarısızlıkla sonuçlanır.

Odysseia destanına baktığımız zaman ise karşımıza Kirke’nin de uyarılarda bulunduğu Scylla çıkmaktadır. Odysseus ise bu uyarıları ciddiye almaz ve yaratık ile savaşmak ister. Sonuç olarak doğanın hezimetine uğrar. Bu doğanın karşı konulamaz gücü ve insan kibrinin ona hükmetmeye çalışma arzusu Alien ile de bağdaştırılabilir bir hikayedir. Sonuç olarak Alien da doğanın bir temsili gibidir. Mürettebat ise Weyland-Yutani aracılığı ile ona hükmetmeye çalışan, onu kontrol altına alabileceğine inanan kibrin temsilidir. Burada sonuç olarak hangi açıdan baktığımıza göre olaylar değişir. Mitolojinin biraz dışına çıkarak yine Alien’ın tarafından bir değerlendirme yapacak olursak sömürgecilik üzerinden bunu yapabiliriz. Alien bu değerlendirme bazında sömürgecilerin ve genel anlamda Batı toplumlarının korktuğu ötekiyi temsil eder. Yani sömürülen fakat haklarında bilgi edinmeye dahi çalışılmayan toplumları. Alien’ın vahşiliği ve kontrol edilemez doğası, sömürgeci zihniyetin “ötekileştirdiği” kültürlere ve insanlara bakışını sembolize ediyor denebilir.

Penetrasyon Korkusu
Esasında Alien’ın bir insanın içine tohumlarını bırakıp ardından onu bir taşıyıcı olarak kullanıp ortaya çıkma / doğma fikri ilk başta yoktu. Dan O’Bannon uzaylının gemiye etkileyici bir şekilde girmesini istemiş, Ronald Shusett de bir akşam uzaylının insanın midesinden çıkmasının şaşırtıcı ve korkutucu olacağını düşünmüş. Yani filmin en etkileyici sahnelerinden biri olan, yaratığın Kane’in göğüs kafesinden çıkması Ronald Shusett’in fikriymiş. Üzerinden bir süre vakit geçip senaryonun tamamlanmasına yakın vakitlerde Shusett bu yazılanın aslında bir taciz olarak yorumlanabileceğini fark etmiş. O ana kadar ikisinin de aklında penetrasyon ile ilgili bir şey yokmuş. Yalnızca uzaylının gemiye şaşırtıcı ve klişe olmaktan uzak şekilde girmesini istiyorlarmış. Ne yaptıklarını fark edince bunun üzerine daha çok gitmek istemişler. Bu da bizi Alien hakkında yapılan yine en yaygın çözümlemelerden birisine, yaratığın bir tecavüz unsuru olarak görülmesi yorumuna getiriyor.

Yazının başında H.R Giger’ın Gebärmaschine eserinden bahsetmiştik, sanatçının nüfus problemi konusunda endişelendiğini de biliyoruz. Doğan bir çocuğun aslında kötücül pis bir dünyaya geldiğini ve o dünyayı daha da kötüleştirmek için bir araç olarak kullanacağı fikrine dayalı eserler ortaya koyuyordu. Bu eserler ve yazarların düşünceleri göz önünde bulundurulduğu zaman H.R Giger’ın proje için ne kadar doğru birisi olduğunu anlıyoruz. Alien ilk olarak Kane’in üzerine atlar ve boğazını sıkarak tohumlarını onun içine bırakabilmek amacıyla boruya benzer bir uzvunu ağzından içeri doğru sokar. Mide bulandırıcı ve korkutucudur. Dan O’Bannon’un dediğine göre bu sahnelerde özellikle erkekleri korkutmak ve kendilerini kötü hissettirmek istemişler. Bu konuda ne kadar başarılı olunduğunun bir istatistiğini elde etmek zor fakat işe yarar bir çözümmüş gibi durduğu apaçık ortada. Sahne korkutucu olduğu gibi aynı zamanda rahatsız edici. Kane’i boğduğu sahneyi aslında geminin tasarımında da görebiliriz. Dallas havalandırmada ilerlerken arkasından kapanan kapaklar sanki bir şeyi boğmaya çalışan çemberler gibidir. Bu tasarım bize biraz önce boğulmakta olan Kane’i hatırlatır ve Dallas’ın da yakın zamanda benzer bir son ile karşılaşabileceğini aklımıza getirir. Bu sayede Alien ile karşılaşmadan önce korkularımız canlı tutulur.

Yaratığın Kane’in bedenini kullanarak tohumlarını içine zorla bırakması ve ardından onun bedeni sayesinde üremesi yazarların da sonradan fark ettiği gibi apaçık cinsel saldırı olarak yorumlanabilir. Bunun yanı sıra finalde Ripley’nin üzerindekileri çıkardığını ve kendisini yalnız varsaydığını, kendine bir mahremiyet alanı kurduğunu görürüz. Ancak Ripley’nin kaçış kapsülünde yalnız olmadığını anlamamız çok uzun sürmez. Alien boruların arasına gizlenmiş ve Ripley’i adeta gizlice seyretmekte ve mahremiyetini ihlal etmektedir. Ripley karakterinin, geleneksel olarak erkeklere atfedilen bir rolde bulunması ve nihai kahraman olarak öne çıkması, cinsiyet rollerinin değişebileceğini ve bu tür rollerin yıkılabileceğini ve hatta yıkılması gerektiğini gösteriyor. Ripley, klasik erkek kahraman stereotiplerini yıkarak, güçlü ve bağımsız bir kadın karakter olarak öne çıkar. Filmde erkek karakterlerin çoğu başarısız olurken, Ripley hayatta kalan ve yaratığı alt eden tek karakterdir. Bu, ataerkil toplum yapısına bir meydan okuma olarak görülebilir. Ancak yine de Ripley’i tam olarak o kahraman formunda görmemiz için ikinci filmi beklememiz gerekecek. Buna sıradaki yazımızda Aliens (1986) filmini incelerken daha detaylı olarak değiniriz.

Kendi İcadı Tarafından Yok Edilmek
Filmde Ash bizlere Blade Runner’daki Replicant’ları hatırlatmaktadır. Fakat bu sefer oradakinin aksine insanlığa karşı daha düşmanca davranır ve insanların sonunu getirecek fikirlere karşı daha sadıktır. Ash’in sadakati insanların, mürettebatın güvenliğine karşı değildir, şirkete karşıdır. Bu bağlamda teknolojinin insanlığın hem dostu hem de yok oluşuna ön ayak olan bir yapı olduğuna da gönderme yapılır. Gemideki teknolojik araçlar hem kurtuluşlarına hem de yok oluşlarına sebep olmuştur. Bunun en iyi örneğini filmin sonunda Nostromo’nun kendisini imha etmek için başlattığı geri sayımda görebiliriz. Bu imha Ripley’i kurtuluşa götürecektir fakat pekala onun yok oluşuna da sebebiyet verebilir. Uzayın bilinmezliğine, boşluğuna atılması, teknolojiye olan bağımlılığımız ve teknolojinin doğurduğu sonuçlardan birisi olan izolasyonun eleştirisi olarak okunabilir. Fakat başka bir açıdan bakacak olursak Ash’in, sistem tarafından tamamen ele geçirilmiş olan insanları sembolize ettiği de söylenebilir. Yani belli güç sahibi kimseleri ya da benzer kişileri sonuna kadar destekleyen, kendilerini adeta onların altında birer köle haline getirmiş kimseleri. Onlara gelen emirleri etik kurallara bakmaksızın, sorgusuz sualsiz yerine getiren köleleşmiş, robotlaşmış insanları bize göstermektedir film. Geriye dönecek olursak Marksist bakış açısına göre bu kesim orta sınıfı temsil eder: Burjuva ile işçi sınıfı arasında kalmış fakat kendisini işçi sınıfından üstte görüp, asla aralarına giremeyeceği burjuvalardan birisi olduğuna inanan insanlardan oluşan kesim.

Hayat ve Bilincimizin Karanlık Kısmı
Alien’ın bilinçaltımızın karanlık kısmını sembolize ettiği varsayımına da değinelim. Bu bağlamdan bakacak olursak Nostromo da, bilincimizin kendisini oluşturacaktır. Mürettebat yapmaması gereken bir şeyi yaparak bilincimizin karanlık kısımlarını kurcalar, belli korkuları tetikler. Yani LV-426 (filmde mürettebatın indiği gezegen) bilinç altımızın karanlık kısmını, Alien ise içimizdeki korkuları temsil etmektedir. Her ne kadar fikirlerine ve felsefesine hiçbir yakınlık duymasam da Nietzsche‘nin tarafından bakacak olursak Alien aslında bastırılmış dürtülerimizin sembolüdür. Nietzsche‘nin “Güç istemi” üzerinden değerlendirme yaptığımız zaman mürettebat üyeleri arasında bunu rahatlıkla görmekteyiz. Daha ilk sahnelerde birbirleri arasında çatışmalar vardır. Esasında hepsi güç arzusu içerisindedir fakat filmde en çok güce aç olan kişi Alien ve Ripley’dir. Ripley’i arkadaşları LV-426 gezegenine indikten sonra bir iktidar, büyük bir güç olarak görürüz. Ya da Parker ve Brett çalışırken onlara emirler vermesi, emir komuta zincirinde onlardan üstün olduğunu belirten tavırları da Ripley’in en az yaratık kadar güç arzusu içerisinde olduğunu gösterir.

Alien’ın bastırılmış dürtülerimizi simgeleyebileceğinden bahsettik. Bunun sebebi Ash’in de söylediği gibi onun herhangi bir şekilde ahlaki sorumluluklar gözetmemesidir. Nietzche’nin tabiri ile gerçek potansiyelini ortaya çıkarmak için bastırılmış dürtülerimizin serbest bırakılmasını ve geleneksel ahlaki değerlerin ötesine geçmeyi savunur. Bir bakıma Alien’ın yaptığı gibi: Dürtülerini serbest bırakıyor ve doğasını kabulleniyor. Bu sayede gerçek potansiyeline, mükemmel organizmaya ulaşabiliyor. Bunu Ripley üzerinde de görmekteyiz. Son hayatta kalan kişi olarak film boyunca Jonesy’yi kurtarmak için olan mücadelesi dışında nerdeyse asla baskılanmıyor. Kane’in suratına facehugger yapıştığı zaman onu gemiye almayı reddediyor. Bu onun hayatta kalma mücadelesini ve etik çerçeveden uzaklaşarak mantığını dinleyip yapması gerekeni yaptığını gösterir. Ayrıca film boyunca mürettebat üyelerinin her biri (Ash dışında) paniğe kapılıp kendilerini öfkeye temsil ederken Ripley soğuk kanlılığını son ana kadar daima korur. O hayatta kalmak ve eve dönmek için her şeyi yapacaktır.

Filmin yönetmen kurgusunda Ripley gemi imha için geri sayım yaparken Dallas ve Brett’i görür. Alien onları yakalamış ve mide bulandırıcı mukus benzeri bir sıvı madde ile sararak esir almıştır. Ripley burada onları kurtarmaya çabalamak yerine ikisini de yakar. Pek çoğumuz korku / gerilim filmleri seyrederken karakterlere karşı “oraya gitme, onu bırak çabuk kaç” gibi şeyler söyleriz. Fakat pek azında bu dediklerimizi perdede görebilme fırsatımız olur. Genelde bize en aptalca gelen yoldan giderler. Çünkü bu onlar için ve genel etik kurallar çerçevesinde doğru olandır. Ancak Ripley bunu yapmıyor. Mantığının sesini dinleyerek yapabileceği en merhametli şeyi yapıp onları yaktıktan sonra hayatta kalma mücadelesine kaldığı yerden devam ediyor. Daha önce de dediğimiz gibi Ripley de Alien gibi içinde yatan güdülerini bastırmamakta, gerçek potansiyelini ortaya çıkarıp hayatta kalmak için çabalamaktadır. Bu da onu filmin sonunda hayatta kalan tek karakter yapıyor.

What’s the Story, Mother?
Alien’ın senaristi Dan O’Bannon USC’de okurken arkadaş olduğu John Carpenter ile mezuniyet projesi olarak bir kısa film çekmeye karar verirler. Fakat daha sonra proje o kadar büyür ki işi uzun metraj film yapmaya kadar götürürler. Film Dark Star (1974) adıyla vizyona girer. Zaten Dan O’Bannon’ın Jodorowsky tarafından Paris’e çağırılmasının ve Dune ekibinin bir parçası olmasını istemesinin sebebi de aslında bu filmdir. Ancak bu filmin Dan O’Bannon’a olan esas büyük katkısı, Dark Star’dan sonra daha büyük bir uzaylı filmi çekmek istemesidir. Fakat bu sefer komedi yerine korku yapmak istemektedir. Böylelikle Alien’ın temelleri atılmış olur.

Paris’e gittiği zaman orda Christopher Foss ve H.R. Giger ile tanışır. Bu karşılaşma Alien’ı yaparken ona ilham olacak şeyler arasına girecektir. Fakat bildiğiniz gibi Dune projesi hayata geçirilemez ve Dan O’Bannon parasız bir şekilde Ronald Shusett’in yanına gider. Ardından burada arkadaşının yanında yavaş yavaş Alien projesini geliştirmeye başlar. Shusett ve Dan O’Bannon senaryoyu bitirdikten sonra bir yapımcı aramaya koyulurlar. Bu noktada Robert Rehme ile bir anlaşmaya varacak gibi olurlar. Şayet bu olsaydı, Alien filmini düşük bir bütçe ile Roger Corman yönetecekmiş. Ancak anlaşma neredeyse sağlanıp son imzalar atılmadan önce arkadaşları Mark Haggard senaryoyu okumuş ve arkadaşı Walter Hill’e vermiş. Walter Hill ise ortağı David Giler‘a, David Giler ise üçüncü ortak olan Gordon Carroll’a. Bu uzun senaryo paslaşması sonucu üçlü filme yapımcı olmak istemiş. Hatta Giler ve Hill yapımcılıktan fazlasını isteyip senaryo üzerinde değişiklikler yapmaya başlayıp 8 farklı taslak çıkartmışlar. Bir noktada o kadar ileri gitmişler ki Walter Hill senaryoyu tamamen baştan yazmış. Dan O’Bannon’ın ise yeniden yazılan senaryodan haberi yokmuş. Tesadüfen Gordon Carroll‘un ofisine gittiği bir gün masanın üzerinde senaryoyu görmüş. Senaryonun üzerinde şöyle yazıyormuş: “Walter Hill’in Alien’ı”.

Anlaşılacağı üzere Giler ve Hill, O’Bannon ile Shusett’i projeden tamamen uzaklaştırıp senaryoya sahip olmak istemişler. Öyle ki Walter Hill, 20th Century Fox ile olan bir görüşmede ofise girip tüm karakter isimlerinden nefret ettiğini söylemiş ve tüm isimleri gerçekten de değiştirmiş. O’Bannon’ın dediğine göre bunu aslında isimlerden nefret ettiği için değil, isimleri belirlerse senaryoda büyük bir katkısının bulunacağını düşündüğü için yapmış. Bir keresinde de Hill ön prodüksiyon toplantılarının birinde ayağa kalkarak şu sözleri söylemiş: “Bu projeye getirmem beklenen en büyük katkı, bilimkurgu konusundaki bilgisizliğim, bu da hiç hoşuma gitmiyor”. Bilimkurgu sevmeyen bir insanın nasıl bilimkurgu senaryosu yazacağını muhtemelen benim gibi Dan O’Bannon da o sırada sorgulamıştır. Fakat her şeye rağmen Ronald Shusett’in söylediklerine göre Walter Hill ve David Giler’ın filme olumlu yönde bir katkıları da bulunmuş: Ash fikri, gemide bir android bulunması fikri onlara aitmiş. Bu da filmin temel yapı taşlarından birisini oluşturuyor. Senaryo konusunda böyle çekişmeler ve stüdyoya filmi kabul ettirme çabaları devam ederken filme yeşil ışık verilmesine sebep olan şey Star Wars (1977) olmuş. Bildiğiniz gibi çıktığı zaman gişede oldukça büyük bir patlama yaratmıştı. Bunu gören stüdyoların hepsi ellerindeki bilimkurgu filmlerine anında yeşil ışık vermiş. O sırada 20th Century Fox’un elindeki tek bilim kurgu da Alien olunca anında onay almış ve hızlı bir şekilde yapım aşamasına geçilmiş.

Set, Dekor ve Daha Çok Set
Alien İngiltere’de Shepperton Stüdyoları’nda çekilirken oldukça büyük ölçekli setler ve modeller tasarlanıp kullanılmış. Ridley Scott’ın dediğine göre Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’inden beri bu denli büyük setler kurulmamış. Elbette Scott’ın bu set kurma sevdası stüdyo ile tartışmasına sebep olmuş. Scott set kurdurdukça Fox tarafından gönderilen görevliler setleri denetliyor ve onay verilmeyenlerin yıkılmasını, kaldırılmasını ya da iptal edilmesini istiyormuş. Film çekimleri boyunca Ridley Scott ve stüdyo arasındaki bu çekişme devam etmiş. Setler o kadar büyük ve fazlaymış ki 6 ay boyunca 120 kişilik bir inşaat ekibinin çalışması gerekmiş. Nostromo’nun iç kısmını, koridorlarını tasarlarken Roger Christian, Ridley Scott ile birlikte uçak mezarlığına giderek bazı malzemeler alıp bunları dekor olarak kullanmış. Christian’ın bunu yapma sebebi hem maliyet olarak daha düşük olması hem de daha gerçekçi bir görünüm elde edebilmesiydi.

Koridorların bu kadar uzun gözükmesi ise aslında basit bir ayna numarasından ibaret. Elbette belli bir uzunlukta koridorlar tasarlanmıştı fakat daha da uzun gösterebilmek için açılı olarak aynalar yerleştirilmiş. Bu sayede koridorlar sanki sağa sola kıvrılıyor gibi durmuş. Setlerde bu tarz yaratıcı çözümler çoğu zaman günü kurtarmaktan öteye geçip filmin görsel kalitesini büyük ölçüde arttırıyor. Mürettebatın gemiden inip Nostromo’nun ayaklarının altına indikleri ve LV-426 gezegenine ilk ayak bastıkları sahnede oyuncuların o denli küçük, geminin ayağının ise o kadar devasa görünmesi için yine görsel bir yanılsamaya başvurulmuş. Scott, Nostromo’nun ne kadar büyük bir gemi olduğunu seyirciye gösterebilmek için 17 metre boyutunda bir ayak inşa ettirmiş. Fakat bu bile onun için yeterli gelmemiş. Ardından astronot kıyafetlerinin daha küçük versiyonlarını tasarlatıp kendi çocuklarına ve setteki kamera operatörlerinden birisinin çocuğuna bu kıyafetleri giydirip Nostromo’nun altında yürümelerini istemiş. Mürettebatın boyunun kısalması 17 metrelik ayağın sanki çok daha büyükmüş gibi durmasına sebep olmuş. Fakat bu setler ve dekorlar bir yana Ridley Scott esas en büyük kavgasını Space Jockey sekansındaki set için vermiş.

Alien’ın bulunduğu ve mürettebatın içine girdiği geminin tasarımı Nostromo’dan farklı olarak tamamen H.R. Giger tarafından tasarlanmış. Ridley Scott geminin tuhaf ve anlaşılmaz olmasını istiyormuş, nasıl bir enerji türü ile çalıştığı ya da ne gibi teknolojiler içerdiği, nasıl bir medeniyete ait olduğu gibi sorgulamalar yapılmasını istemiş. H.R. Giger da bunu yansıtmak için bazı konsept çizimler yapmış, dahası geminin setlerini tek tek kendi elleriyle maket formatında tasarlamış. Bol miktarda kuru kemik ve duvarları boyamak için de airbrush kullanmış. Space Jockey’i ise kendi elleriyle alçı ve plastik kullanarak şekillendirmiş. Bunca şeye rağmen bütçe H.R. Giger’ın aklındakileri tam olarak hayata geçirebilmek için yeterli değilmiş. Setler tam olarak istediği gibi görünmeyince Ridley Scott duman ve karanlığı kullanarak onları daha kamera dostu hale getirmiş. Duman ve karanlık belli kusurların üzerini örterken aynı zamanda korkutucu bir gizem de katıyor filme. Space Jockey sekansı için ise istenen set ciddi anlamda çok büyük ve maliyetliymiş. Ekran süresi ise bu maliyete ve iş gücüne göre az olunca stüdyo buna karşı çıkmış. Fakat O’Bannon ile Scott’ın ısrarları, bu sahne ile filmin büyük bütçeli bir yapım olduğunu seyircilere göstermek istediklerini ve seyirciyi filme bağlayacakları sahnenin bu olduğunu söylemeleri; stüdyoyu en nihayetinde ikna etmiş.

Tasarımlar ve Görsellik
Ridley Scott çok fazla storyboard çıkarması ile bilinen bir yönetmen. Alien’da da bunu yapmaktan geri durmamış ve görsel efekt sanatçılarının ellerinde daima bir referans olmasını sağlamış. Ayrıca Nostromo’nun tasarımı için Ron Cobb’un tasarımları, çizimleri kullanılmış. Fakat onun çizimleri Scott tarafından çok fazla değişikliğe maruz kalmış. Normalde ilk başta gemi, Jodorowsky’nin Dune’unu hatırlatırcasına sarı renkte olacakken Ridley Scott’ın tercihi ile griye boyanmış. Bu gri renk aynı zamanda gemiye o endüstriyel havayı da katmış. Ancak yaptığı tek değişiklik geminin rengi ile kalmıyor elbette, üzerindeki eklentileri, kule benzeri kısımlar ve geri kalan her bir parça üzerinde değişiklikler yapmış. Ron Cobb’ın dediğine göre projede çalışmanın en büyük zorluğu Scott’ın sürekli bir değişikliği çok kısa sürede istemesiymiş. Bir keresinde 6 haftada yapılan bir modelin bir kısmını çekiçle parçalayıp nasıl bir şey istediğini tarif edip öğle yemeğinden sonra üzerinde çekim yapmak istemiş. Cobb’ın böyle bir durumda sakin kalabilmesini şahsen insan üstü bir sabır olarak değerlendiriyorum. Bu kadar kısa süre içerisinde bunca modeli yeniden yapabilmesi ise hayranlık duyulası.

Geminin uzaydaki çekimleri ise filmin ana çekimlerinden ayrı olarak başka bir yerde yapılmış. Bu kısımların çekimlerinin sorumluluğu Dennis Ayling’e verilmiş. Fakat Ayling’in yapmak istediği ile elindeki ekipmanlar arasında büyük bir uçurum bulunuyormuş. Filmin görüntü yönetmeni Derek Vanlint onu ziyarete gittiğinde bu durumu görünce olaya müdahale etmek istemiş. Normalde stüdyo Ayling’e bütçe vermemiş fakat Vanlint kendisini riske atarak çok sayıda ekipman sipariş etmiş. Bunun etkisini zaten filmde görüyoruz. Geminin üzerine vuran ışıklar, Nostromo’nun uzaydaki süzülüşü ve geri kalan modellerin sahneleri izlerken teknik açıdan sizi resmen büyülüyor. Emek verilerek tasarlanmış onca modelin hakkını veren çekimler yapılmış. Alien’ın mürettebatın başına bela olduğu ilk yere yani yumurta odasına dönecek olursak, mekân ve yumurtaların tasarımı yine H.R. Giger’a ait. Kane’in yumurtaya yaklaştığı ve yumurtanın içeride kalp atışına benzer şekilde titrediği sahnede yumurtanın içerisinde aslında Ridley Scott’ın bulaşık eldiveni geçirdiği elleri var. Yumurtanın içinde ise koyun bağırsağı, inek midesi gibi organlar kullanılmış. Setin ne kadar kötü koktuğunu tahin etmek pek de zor değil.

Facehugger ise plastikten yapılmış ve yumurtadan fırlayarak çıkması için basınçlı hava verilmiş bir kukla olarak tasarlanmış. Alien’ın yetişkin hali yani Neomorph hali ise içerisinde Bolaji Badejo (1953-1992) adlı oyuncunun bulunduğu bir kostümdür. Filmin akışı içerisinde aslında yaratığın bütün yaşam döngüsünü görmekte, yumurtadan en gelişmiş haline kadar her aşamasına şahitlik etmekteyiz. Bu da onun evrimini görmemize olanak sağlamakta. Şahsen bunca tasarım arasından filmde en korkutucu bulduğum şey Space Jockey. Onu Alien’ın kendisinden bile korkutucu buluyorum. Çünkü o komuta merkezi gibi bir odada ölmüş garip bir varlıktı. Adeta fosilleşmişti. Hayattayken belli ki akıllı bir yaşam formuymuş fakat artık fosilleşmiş bir gizemden fazlası değil. Dahası onun tuhaf tasarımı insanlıktan çok daha farklı bir medeniyete ait olduğunu da apaçık ortaya koymakta. Bizi korkutan diğer bir nokta ise onun nasıl öldüğü ya da öldürüldüğünün bilinmemesi. Bunlara bu filmde bir cevap bulamıyoruz. Alien’ın tasarımına dönecek olursak onun bu denli farklı olmasının bir sebebi de işin en başında Dan O’Bannon ile H.R. Giger’ın canavarın pulları, dişleri ya da pençelerinin olmamasını tercih etmiş olmaları. Bu sayede normalden çok farklı bir canavar ortaya çıkar.

In Space No One Can Hear You Scream
Söz konusu eser bir korku filmi olduğu zaman görsellik kadar müzik ve ses de bir hayli önemli oluyor. Hatta belki de belli noktalarda daha önemli olduğu bile söylenebilir. Seyirciyi o atmosfere alabilmek için ses kurgusunun ve müziğin çok iyi tasarlanmış olması gerekiyor. Alien ses dizaynı konusunda günümüz filmlerinin pek çoğundan daha başarılı bir konumda. Filmi izlerken Nostromo’nun gerçekliğini size hissettiriyor. Havalandırma kanalları, kapıların açılıp kapanma sesleri, mekanik aletlerin vızıltıları o dünyaya inanmamızı sağlıyor. Açılışta uzayı ve yıldızları görmekteyiz, arka planda ise gizemli, tedirgin edici bir müzik çalmakta. Geminin boş koridorlarını görürüz. Ardından müzik kusursuz şekilde kesilir ve Nostromo’nun sisteminin kendi kendine devreye girdiğine dair bazı bilgisayar sesleri duyarız. Ses kurgusu olarak mükemmel bir geçiş.

Müzikler ise Ridley Scott’ın o gizemli dünyasını, uzayın anlaşılmazlığını hissettirmek üzerine bestelenmiş. Esasında Jerry Goldsmith daha lirik parçalar yapmak ve uzayın gizemini bunlarla aktarmak istemiş fakat Scott ile olan uzun tartışmaları sonucunda bunu yapamamış. Goldsmith’e göre yönetmen o zamanlar müzik ve görüntünün kesin bir uyum içerisinde çalışmasını istiyor, sinemada ses elementinin görselliği destekleyen bir unsur olduğunu savunuyormuş. Goldsmith ise müziğin kendi işini, görüntülerin de kendi işini yapmasını, fakat günün sonunda bir araya geldiklerinde bir ahenk yakalamaları gerektiğini savunuyormuş. Başta daha lirik ve büyük orkestralar kullanarak müzikler bestelemiş. Hatta Alien’ın geldiği sahnelerde bir korna sesi kullanmak bile istemiş. Fakat işler kurgu masasına gelince yeni besteleri ve 20th Century Fox’a daha önce verdiği parçalar mixlenerek kullanılmış. Elbette Goldsmith bu durumdan pek memnun ayrılmıyor, yine de kendi parçaları daha sonra ayrı bir albüm olarak piyasaya sürülmüş. Dan O’Bannon daha sonra bu albümü satın alıp dinlemiş. Söylediğine göre parçalara hayran kalmış fakat bu parçaları filmde yerleştirecek bir yer bulamamış.

Öte yandan Jerry Goldsmith’i muhtemelen en çok kızdıran şey mürettebatın uyandığı sahnede daha önce Freud (1962) için bestelediği bir ninninin kullanılması olmuştur. Kendisi bu sahne için örnek teşkil etmesi adına bu parçayı gösterir fakat iş kurguya gelince Ridley Scott doğrudan bu parçayı kullanmayı tercih eder. Goldsmith bu tercihin onu kendini tekrar eden bir besteci gibi gösterdiğinden yakınır. Fakat bunca şeye rağmen müziğin mükemmel şekilde işlediğini de söylemek gerek. Alien’ın o gizemli ve anlaşılmaz atmosferini kusursuz şekilde ortaya yansıtıyor.

Son Söz
Kısacası Alien hem bilim kurgu sineması hem de korku sineması açısından son derece önemli bir eser. Filmi pek çok açıdan farklı farklı yöntemlerle çözümleyebilirsiniz. Ridley Scott’ın bunu Hıristiyan felsefesine karşı yaptığı bir eleştiri olarak kabul edenler de var, taciz ve nüfus problemine karşı bir tepki olarak yorumlayan da. Yazarların ve yönetmenin söyledikleri ve yapmaya çalıştıkları her ne kadar bizlerde bir fikir oluştursa da bunca yıl üzerine konuşulmuş onlarca makaleye kaynaklık etmiş bir eserin de artık tek bir şeyden bahsettiğini söylemek hayli zor. Uzayı o güne kadar görülmemiş kadar farklı göstermesi bir yana daha önce hiçbir filmde rastlamadığımız tuhaflıkta yabancı varlıklarla, uzaylılarla bizi tanıştıran film pek çok yetenekli ve farklı sanatçının bir araya gelerek ortaya koyduğu bir yapım. Yazı boyunca ismi geçen insanlardan birisinin bile eksikliği eminim filmde büyük ölçüde hissedilecekti. Alien’ın bence en büyük artılarından biri eşsiz sanatçıları bir araya toplamasının yanında 1979 yılında çekilmesiydi. O yıllarda çekildiği ve CGI yerine tamamen practical effect kullanıldığı için film bu kadar iyi duruyor. “Uzayda kimse çığlıklarınızı duyamaz” sloganı ile yola çıkıp bugün hem bilimkurgu hem de korku sinemasının en önemli filmlerinden birisi olan Alien hiç şüphesiz bugün bile muadillerinin çok ötesinde bir yapıt.

Kısa Bir Not
Alien’ın popüler kültüre ve oyun dünyasına olan etkisi de yadsınamaz ölçüce büyük. Bu yazının başına oturabilmek için öncesinde pek çok kaynağa başvurmak durumunda kaldım. Alien çizgi romanları, serinin diğer filmleri, filmin ekibi ile yapılan röportajlar, romanlar… Fakat yazıyı yazarken bana en çok yardımcı olan iki eser vardı birisi Free League’in rol yapma oyunu olan Alien RPG’nin temel kural kitabı, diğeri ise Andreas J. Hirsch tarafından yazılan H.R Giger kitabı oldu. Giger kitabı yazarın bütün hayatını ve önemli eserlerini İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak açıklıyor. Bu da Alien tasarımını yaparken nasıl bir süreçten geçtiğini ve sanatçının Alien külliyatı için neden bu kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Alien RPG ise o dünyayı birinci elden deneyimlemek isteyenler için eşsiz bir oyun. Sistemin kolaylığı masaüstü rol yapma oyunlarında yeni olanları da hemen kendisine çekiyor. Fakat kitabın esas olayı bence oyunun da ötesinde çok kapsamlı bir evren anlatımına sahip olması. Alien evrenine dair kafanıza takılan ya da sorgulayabileceğiniz hemen her şey kitap içerisinde bulunuyor. Zaten kitabın yazarlığını da Alien evrenine dair uzmanlığı ile bilinen Andrew E. C. Gask yapıyor. Kitabın içerisinde evrendeki farklı şirketler, bu şirketlerin neler yaptığı, yaratığın farklı formları, kolonize edilmiş gezegenler, insan medeniyetinin yaşam biçimi ve daha fazlası bulunuyor. Bu yüzden bu kitabı yalnızca bir oyun olarak değil Alien evrenine dair bir ansiklopedi olarak bile değerlendirebilirsiniz.

Fakat sizlere tavsiyem eğer Ripley yerinde olmak ya da herhangi bir şekilde Alien evreninde bir maceraya açılmak istiyorsanız 3-4 arkadaşınızı bir araya getirip bu oyunu deneyin. Kendi başınıza böyle bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız şayet o zaman da sizlere tavsiyem Alien dünyasını fazlasıyla başarılı şekilde yansıtan Alien: Isolation video oyununa göz atmanızdır. Çıktığı dönem her ne kadar pek çok eleştiriye maruz kalmış olsa da korku / hayatta kalma oyunları arasında önemli bir yere sahiptir. Ayrıca bu oyunda Ripley’nin Nostromo’dan kaçarkenki son anlarını da oynayabiliyor ya da filmdeki farklı bazı sekansları birinci şahıstan yeniden canlandırabiliyorsunuz. Farklı deneyimler arayanlar için naçizane önerimiz. Sonraki yazılarda ve Alien evreninden başka seslenişlerde görüşmek üzere. Ripley’in de filmdeki son dileği gibi, şans sizlerle olsun.

