2022 yapımı Godland (Tanrının Unuttuğu Yer) ile dünya sinemasında kendine sağlam bir yer edinen İzlandalı genç yönetmen Hlynur Palmason aslında ilk olarak 2019’da A White, White Day ile karşımıza çıkarak gönülleri kesin bir şekilde fethetmişti. Godland’de kullandığı özgün çekim teknikleri ve senaryo oyunlarını A White, White Day’de de kullanan Palmason bu filmiyle 2019 sezonunun gizli hazinelerinden birine imza attı. Bu yazımızda siz okuyucularımıza yönetmenin bu ilk filmini ele almaya çalışacağız. Şimdiden iyi okumalar diliyoruz.
KONU: Polis emeklisi olan 60’lı yaşlarındaki Ingimundur eşini kaybetmenin üzüntüsünü halen üzerinden atamamıştır. İzlanda’nın kırsal bir bölgesinde kızı, damadı ve torunuyla hayat sürmekteyken birden bire ölen eşinin kendisini aldattığını keşfeder. Bu zamansız ve ani keşif Ingimundur’un hayatında bir dönüm noktası olacaktır.
“Her şeyin beyaz olduğu günlerde, gökle yer arasında fark kalmadığında ölüler, hala fani olan bizlerle konuşabilir”. – Anonim

Ingimundur (Ingvar Sigurdsson) için hayat son derece basit ve rutindir. Evli olan kızına göre kendisini ayarlamakta, her şeyden çok sevdiği torunu Salka’ya (Ida Mekkin Hlynsdottir) elinden geldiğince göz kulak olmaktadır. Genel olarak jipiyle çıktığı yollarda gezinmekte, düşüncelere dalmaktadır. Bunlar olurken zaman da su gibi akar. Mevsimler birbirini kovalar. Ama yaşadığı kasabada herhangi bir değişiklik olmaz, her şey yerli yerinde durmaktadır. Dağlar, kayalıklar, deniz, ormanlar vb. Film özellikle sinematografisi, kamera hareketleri ve kurgusuyla ön plana çıkıyor. Geneline yayılmış olan belirsizlik, zamansal farklılıklar ve buğulu, uzun süreli sis görüntüleri bize Ingimundur’un hayatına dair çok şey söylüyor.

Eşini (Sara Dögg Asgeirsdottir) kaybettikten sonra kendine gelememiş olması, gerçeklik duygusunu yitirmesi, zamanın farkında olmayışı ve kafasının sürekli olarak düşüncelerle dolu olmasıyla Ingimundur günün birinde eşinin geçmişiyle alakalı olarak bir şey fark ettiğinde ise derhal bunun üzerine gitmeye başlıyor. Aslında burada belki böyle bir duruma içten içe sevindiğini dahi düşünebiliriz çünkü içinde bulunduğu hayattan son derece sıkılmış, tatmin olmayan, insani duygularını ve hislerini giderek yitirmeye başlayan Ingimundur yaşlanmaya da başlamasıyla artık geleceğiyle ilgili bir şey söyleyemezken edindiği bu yeni amaç, eşinin gizli sevgilisini bulma amacı ve ‘ihtiyacı’ onun insan olduğunu yeniden hatırlamasını da sağlıyor. Özellikle içinde ağır basmaya başlayan kıskançlık duygusunun yanına merak da eklendiğinde Ingimundur’un adeta gözü hiçbir şeyi görmemeye başlıyor. Direkt olarak bu gizli sevgiliye odaklanmasıyla birlikte torunu ve arabasıyla yolda giderken yolun ortasındaki büyük kaya parçası dahi onu yolundan asla döndürmüyor.

Arabasından inerek kayayı sinirle yere yuvarlamasıyla birlikte birbirinden farklı açılarla kayanın yuvarlanışını izleyen kamera bize Ingimundur hayatının parçalara ayrılmış olduğunu, net ve kesin bir yerinde duramadığını ve yıllardır içinde debelendiği kafa karışıklığını da anlatıyor. Bu sahneyle aslında Kiarostami’ye yapılan saygı duruşundan ziyade kayanın çok güçlü ve yerinde bir metafora dönüştüğünü de görüyoruz. Kaya gölün derinliklerine gömüldüğünde en derinde açmaya başlamış olan çiçekleri, birbirinden farklı bitkileri görmemizle birlikte yönetmen Palmason bizlere Ingimundur’ın geçmiş hayatından da bilgiler veriyor. Mutlu, soru işareti olmayan, sonuna kadar keyif alarak yaşadığı bir geçmişten şimdi ağlayamadığı, puslu, sis içinde arabasıyla oradan oraya sürüklenen Ingimundur’u eksiksiz bir şekilde öğreniyoruz. Bu ve bunun gibi birçok kamera hareketi filmin en büyük artılarından biri olarak göze çarpıyor. Burada da elbette filmin görüntü yönetmeni, Palmason ile bir sonraki filmi Godland’de de çalışacak olan Maria von Hausswolff’a ve keskin kurgusuyla puslu gibi görünen bu son derece insani hikayeye yön veren kurgucu Julius Krebs Damsbo’ya sevgi ve saygılarımızı sonuna kadar sunmamız gerekiyor.

Film ilerledikçe Ingimundur’un da, dolayısıyla bizim de zamanımız daralıyor. Ingimundur, ölen eşinin sevgilisi Olgeir’i (Hilmir Snaer Gudnason) kaçırdığında tam olarak hayatının dönüm noktasına ulaşıyor. Buluşmada yaşananlar, filmin tamamına hakim olan beyaz renk paletinin, sisli, puslu gökyüzünün aksine kapkaranlık bir gecede yaşanan bu olaylar her şeyin tersine dönmesine neden oluyor. Olgeir’in ani kaçışı esnasında nasıl kaçtığını görmememiz de merakımızın zirveye çıkmasına neden oluyor. Finale doğru giderken Ingimundur, artık ipleri eline alarak hayatını netleştirmeye, aradığı sorulara cevap bulmaya ve geride de herhangi bir soru işareti bırakmamaya başlıyor. Salka ile arabada ilerledikleri sırada onların ve dolayısıyla da bizim yaşadığımız şok onları yeniden karanlığa ve sonrasında da Ingimundur’un dönüşümünü tamamlamasıyla birlikte aydınlığa geçmelerini, sonrasında da içlerindekileri boşaltmalarını sağlıyor.

Finalde Ingimundur tam olarak istediğine kavuşuyor aslında, eşinin ölümünden bu yana ilk kez gözleri dolarken, ağlamaklı olurken geçmişini, genç ve güzel eşini hatırlıyor. Bir önceki sahnede Salka ile birlikte yaşadığı yoğun katarsisle birlikte Ingimundur artık aradığını buluyor. Hatırlamak, huzur, aşk ve en önemlisi de kabullenmek. Hlynur Palmason, A White, White Day ile, bu muhteşem ilk filmiyle bir insanın insan olduğunu hatırlaması, insani duygularını, hislerini yeniden hatırlaması sonucunda yaşadığı tamamlanmışlığı bize anlatıyor. Bunu kusursuzca yaparken adeta ayrı bir gezegenmişçesine karşılaştığımız İzlanda görüntüleriyle biz de bu hikayenin içerisinde kayboluyoruz. Zamanın, yılların hiçbir zaman belirtilmemesi de çok yerinde bir yönetmen kararı oluyor, bu sayede senaryonun içtenliğinin, insaniliğinin ve gerçekçiliğinin ağırlığını da tüm netliğiyle anlayabiliyoruz.

