Rumen sinemasının hiciv uzmanı Radu Jude’un geçtiğimiz 79. Cannes Film Festivali’nde Quinzaine des Cinéastes bölümünde prömiyerini yapan Le Journal d’une femme de chambre (Oda Hizmetçisinin Günlüğü, 2026), Fransa-Romanya ortak yapımı. Her filminde olduğu gibi, Jude bir kez daha elindeki anlatısını olabilecek en mesaj kaygılı ve satirik tonda gerçekleştiriyor. Yönetmenin bizzat kendisi her ne kadar filmin senaryo koltuğunda da yer alsa bile elindeki hikâyeyi Octave Mirbeau’nun 1900 tarihli aynı adlı romanından senaryolaştırarak karşımıza çıkarıyor. Filmin başrollerinde Ana Dumitrascu (Gianina), Mélanie Thierry (Marguerite Donnadieu), Vincent Macaigne (Pierre Donnadieu) ve Marie Rivière (Madame Anne) gibi isimler yer alıyor. Jude’un uyarlamasında en dikkat çekici unsur hikâyenin ana karakteri olan Gianina’nın filmin içindeki anlatıda bir tiyatro sahnesinde Mirbeau’nun romanındaki ana karakter olan Célestine’i canlandırmaya çalışıyor oluşu. Bu şekilde Gianina hali hazırda zaten ana hikâyede Mirbeau’nun Célestine’inini başka bir isim altında canlandırırken yan hikâyede ise bu sefer bizzat roman karakterinin kendisini canlandırmaya çalışarak anlatı içerisinde anlatı yaratırken senaryoda hikâyeler bilinçli ve ustalıklı bir şekilde üst üste biniyor. Elbette Jude’un karakteri Mirbeau’nunkinin oldukça modernize edilmiş hali olarak kendisini var ediyor; bu nedenle yazarın kendisi denklemde bizzat kaynaktan ziyade mekanik bir araç olarak bulunuyor. Öte yandan hem yönetmenin hem de yazarın ana karakteri, toplumsal konum olarak aynı hicivsel ve dramatik koordinatlara sahip. Bu da toplumda sınıfsal işçiliğin yıllar ve dönemler arasındaki geçişlerine ve değişmez kurallarına işaret ediyor. Jude’un altını çizdiği adaletsiz sistemin kendisi anlatı bakımından oldukça nazik bir muamele görüyor ancak bu da tam olarak yönetmenin işlediği ve planladığı politikaya uygun şekilde perdede yerini alıyor.

Biçimsel Dokunuşa İhtiyaç Duymayan Politik Bir Gerilim
Film her ne kadar yazınsal aşamada biçimsel olarak büyük bir dokunuş almış olsa da görsel düzlemde bunun oldukça minimuma indirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu çalışmasında hicvini oldukça orantılı gerçekleştiren Jude, kullandığı mekânları sadece tiyatro sahnesi haricinde olabildiğince dolduruyor ve özellikle materyallerin sayısını arttırıyor. Böylece ana anlatıdaki çokluk içindeki yalnızlık formu kendisini daha net bir şekilde gösterebiliyor. Yan hikâye olarak kendi bireysel kimliğini inşa etmeye çalışan tiyatro sahnesi ise genelde sadece karakterlerin mekânı doldurmasıyla aynı miktarda bir doluluk alanı yaratmıyor. Bu durum iki hikâye arasındaki teknik dokuyu zenginleştiriyor gibi gözükse de daha az radikal bir duruş sergileyerek belli orandaki estetik anlatımı öne çıkarıyor. Tarihsel döngüye baktığımızda, romanın beyazperdedeki serüveni hep romanla aynı adı taşıyarak Jean Renoir (1946), Luis Buñuel (1964), Benoît Jacquot (2015) ve Radu Jude (2026) şeklinde zamansal bir düzleme oturuyor. Romanın dinamikleri her dönemin üzerindeki temel araçları/fenomenleri üzerine giydirilebilir teknik yanlara sahip. Bu bağlamda kuşku yok ki Jude’dan sonra da aynı uyarlamayı kendi diliyle deneyimleyenler elbette olacaktır. Roman bu şekilde hemen hemen her dönemde özne değil birer araç olarak kendisini kullandırtmış. Romanya’nın Fransa’ya iş gücü ihraç etmesiyle Avrupa Birliği’nin bugünkü hatlarına sessiz bir şekilde eleştiri yapan film, sınıfsal bir transferin mekanik ve insancıl yanına selam ediyor.

Evlerin İçine Sıkıştırılmış Görünmez Politik Mimari
Sınıflar arası şiddeti nazik görünümlü, neredeyse görünmez bir etki biçiminde pazarlayan Le Journal d’une femme de chambre, evi maddileşmiş bir forma sokuyor. Ev, tiyatro sahnesinde tekrardan özneleşen Gianina’nın yapısını aynı şekilde diğer karakterlerin üzerine dağıtmıyor. Bu da doğrudan anlatıda kimin ön plana çıkarılması konusunun oldukça planlanmış bir düzenekte bulunduğunu izleyiciye gösteriyor. Bu durum filmin hicivsel yanından ziyade didaktik yapısının ortaya çıkıp giderek büyümesini salık veriyor. Dolayısıyla bu filmde, tüm filmografisi boyunca aynı eleştirel tonda ilerleyen Radu Jude’un bu sefer farklı bir yön aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Avrupa’nın “göstermelik nezaketine” dayalı eleştirel bir havası olan film, oryantalizm ve bireyin kültürel konumlandırılışını post-kolonyal bir kırılma yapısıyla ele alıyor. Tiyatro sahnesinin “özgürleşme alanı” olarak kullanılması ise aynı karakterin ikinci sömürü alanına dönüşüyor. Cătălin Cristuțiu’nun kurgusu ise diğer yandan görsel dil olarak izleyici ile imajlar arasına mesafe çiziyor. Öte yandan daimî olarak kullanılan evin içi, tiyatro sahnesi ile karşılaştığında kendi provokasyonunu yaratıyor.

Gözetim toplumunun minimalize edilmiş hali olan Le Journal d’une femme de chambre, ihraç edilen işçinin mekânsal aidiyetsizliğiyle ev sahibinin konforlu mahremiyetini birleştirince ortaya belli başlı zıtlıklar çıkarıyor. Yoruma açık modern sorunsallar filmi bir yandan izleyici açısından oldukça tanıdık bir hale getirirken, diğer yandan ise meta kurgu diliyle modern köleliğe bir isim vermeye çalışıyor ancak bu ismin içini her zaman boş bırakıyor. Öte yandan herkesin hemfikir olduğu ancak kimsenin özellikle kendine has sözcüklerle dile getirmediği bir adlandırmayı güçlü kılan bir ses olmadığında onun da hayalet bir sözlükte yer almasından başka çıkar yol olamıyor. Film her ne kadar kendisini belli bir derinliğin içerisine sokuyormuş gibi yapsa da oyuncu seçimi olarak Vincent Macaigne ve Mélanie Thierry’nin varlığı kimi zaman filme yoğunlukla komedi öğeleri yükleyerek verilmek istenen mesajın ciddiyetini gölgeliyor. Bu şekilde Le Journal d’une femme de chambre “sözde taşlama” kategorisindeki yapımlar arasında yükselişe geçiyor.

