Itonje Søimer Guttormsen ile ilk kez 2021’deki IFFR Rotterdam Film Festivali akreditasyonumuz sayesinde bir araya gelme şansımız olmuştu, yönetmenin çok beğendiğimiz uzun metrajı Gritt sonrasında röportaj isteğimiz olumlu karşılanınca keyifli bir sohbet gerçekleştirmiştik (ilk röportaj burada). O dönemde Covid nedeniyle Rotterdam’da değildik, aradan beş yıl geçtiğinde ise IFFR’nin 2026 edisyonunda Burcu Meltem Tohum Dial M for Movie adına Rotterdam’daydı, Guttormsen’in yeni filmi Butterfly (2026) da festival programına alınmıştı, yönetmen bu ikinci uzun metrajıyla ilgili röportaj talebimizi de olumlu karşıladı ve bu sefer kendisiyle daha da uzun, yine aynı derecede keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Festival atmosferi, yeni filmi Butterfly (Kelebek), Renate Reinsve’nin başrole seçilme aşaması, çekim mekanları, müzik, sinema ve daha birçok konudaki sorularımıza içtenlikle cevap verdiği için Itonje Søimer Guttormsen’e ne kadar teşekkür etsek azdır. Daha da önemlisi, bu yılın başından beri festival festival gezen Butterfly’ı mutlaka izleme listenize alın. Bu röportajı gerçekleştirdiğimizde (Şubat 2026) filmin İstanbul Film Festivali programına alınmasını teklif edeceğini söylemişti Guttormsen, film Nisan ayındaki festivale gelmedi, belki Filmekimi’ne uğrar, kim bilir. Röportajımız aşağıda, keyifli okumalar dileriz.

Geçen sefer Gritt üzerine yazdığım eleştiri hakkında birkaç e-posta alışverişinde bulunmuştuk ve bana büyük bir dağlık alanı gösteren, “Dağlardaki bir inzivadan selamlar” notuyla çektiğiniz bir fotoğraf göndermiştiniz (Şubat 2021). Butterfly için ilhamın bir kısmının aynı dağlardan geldiğini söyleyebilir miyiz?
Aslında bu film proje olarak 2008’de başladı, yani 18 yıl öncesine dayanıyor. Sinema okulundaki son yılımda aklıma gelen ilk uzun metraj film fikriydi ve Gritt üzerinde çalışmaya başlamadan önce yaklaşık altı ay bunun üzerinde çalıştım. Çünkü Butterfly’ın bir ilk film olmadığını fark ettim; yapım, mekânlar ve benzeri açılardan fazla büyük olduğu ortaya çıktı. Çok büyük ve uzakta görünüyordu. Bunun üzerine Gritt üzerinde çalışmaya başladım. Yıl 2009’du, filmin tamamlanması 11 yıl sürdü. Ama arada Butterfly üzerinde de çalıştım; örneğin 2012’de senaryo geliştirmeye bir yıl ayırdım ve Gran Canaria’ya gittim ama sonra yine bıraktım. Bununla birlikte Kanarya Adaları’nda oldukça fazla zaman geçirdim. Dolayısıyla evet, 2021 civarında sana gönderdiğim fotoğrafın adalardan, dağların yukarısından çekilmiş olması pekâlâ mümkün.

Filmin açılış sahnelerinde, daha en başta, kozanın dönüşümünün yedi aşamasını temsil eden yedi parçalı bir daire görüyoruz. Bu, Lilithstene’nin aşamalarına bir gönderme mi? Bu arada Kanarya Adaları’nın da yedi ana adadan oluştuğunu yeni öğrendim. Bu da kullandığınız yedi rakamının nedenlerinden biri mi?
Evet, haklısın, yedi ada var. Daha yeni çıkarttım [bileğini gösteriyor] ama normalde kırmızı bir bilekliğim vardı yıllardır, çekimlere başladığımızdan beri taktığım. Yedi düğmesi var. Kanarya Adaları’nda her yerde satılıyor. Elbette adaları temsil ediyor ama aynı zamanda çakraları da ifade ediyor. Lilith’e ve daha önce hakkında yazdığın [Gritt eleştirisi] Lilithism’deki aşamalara gelince, aslında daha fazla aşama var; 11, Lilith’in sayısı. Ama yine de bunlar sihirli sayılar: 7 ve 11. Ayrıca yedi sayısını, bu filmin modern bir masal ya da modern bir anlatı olmasını istediğim için de kullandım, 7 masalları çağrıştırıyor. Yedi aşamayı seçmemin bir başka nedeni de anne Vera (Lillian Müller). Onun inzivaya çekildiği mekânda tamamlamak istediği yedi aşama var, filmde de yedi bölüm bulunuyor. Başlangıçtaki dairenin renkleri —larvadan kelebeğe dönüşümün farklı aşamalarının renkleri— filmin ilerleyen bölümlerindeki renkleri de andırıyor. Dolayısıyla bütün bunlar bir şekilde dönüşümün ve birbirine geçmenin sembolizmini içeriyor; bir tür kurmaca çerçeve oluşturuyor. Ayrıca bu daire büyük ölçüde en sevdiğim rol modellerimden biri olan Hildegaard af Bingen’den de ilham alıyor. Kendisi bir rahibe, daha doğrusu “abbatissa” [Latince, bir manastır kurucusu] olarak anılıyor. Bir manastır kurucusu, botanikçi, müzisyen ve besteci; kısaca her şey, 12. yüzyıldan bir polimat. Dolayısıyla daire, biraz onun Ortaçağ kozmolojisine ait sembolleriyle de ilgili.

Filmde iki dünya olduğunu söyleyebiliriz, insanların dünyası ve ruhani dünya. Bu ikisi arasındaki geçiş her zaman hissediliyor ama hiçbir zaman saldırgan değil. Yani film hiçbir zaman seyirciyi birini diğerine tercih etmeye zorlamıyor. Bir seyirci olarak bunu çok sevdim. Numan Acar’ın canlandırdığı Chato’nun “Bir yerlerde biraz bitcoin’im var” dediği sahne buna iyi bir örnek olabilir. Senaryoyu yazarken, “tek gerçek budur” gibi bir şey söyleyerek, tabiri caizse, seyirciyi korkutup kaçırmamaya dikkat ettiğinizi söyleyebilir miyiz?
Teşekkür ederim. Sorun ve onu sunma şeklin beni mutlu etti. Elbette benim herhangi bir cevabım yok; ben sadece bir sinemacıyım, bazı sorular soruyor ve ortaya bir şeyler koymaya çalışıyorum. Gran Canaria’da bulunma deneyimimin de bunda payı var. Çekimlerden önce araştırma yapmak için üç yıl boyunca oraya gidip geldim ve filmde yer alan bütün insanlarla bağlantı kurdum. Benim için bu, Norveç’te karşılaştığımızdan daha açık bir ruhaniyet anlayışının keşfiydi. Sanki herkesin bir tür inancı olduğu zaten açıktı; mesele “inanıyor musun?” değil, daha çok “ne tür bir inancın var?” sorusuydu. Dolayısıyla orada olmak bana çok ferahlatıcı ve iyileştirici geldi. Çok fazla umut, imkân ve daha iyi bir dünya yaratma, bazı şeyleri değiştirme arzusu vardı; somut değişiklikler yapma isteği. Kendi hayatlarını, dünyaya bıraktıkları ayak izinin ve mülteci krizinin, herşeyin bilincinde olarak inşa eden insanlarla tanıştım. Üstelik sahip oldukları kaynaklara çok yakın yaşıyorlar. Suları az, çok fazla yangın çıkıyor. Dolayısıyla yaşam koşulları en azından hâlâ, ya da şimdilik (gülerek) Norveç’tekinden daha kırılgan. Doğaya ve kendi kırılgan yaşamlarımıza karşı duydukları bu alçakgönüllülüğü çok güzel buldum.

Bunlarla birlikte ruhaniyet de kendini gösterdi ve bu denli yaralanmış, birbirinden kopmuş bu iki kız kardeşin, orada bulduğum bu ince perde aracılığıyla bir tür iyileşme yaşayabilmesinin mümkün olabileceğini hissettim. Bunu planlamamıştım. Gerçi sanırım bir ölçüde planlamıştım, çünkü daha 2008’de anne karakterinin böyle ruhani bir inziva merkezi kurması fikri vardı; yani bu zaten aklımdaydı. Ama bu iki kız kardeşin annenin tesadüfen çıktığı bu yolculuk sayesinde iyileşeceğini Gran Canaria’da geçirdiğim dönemde hissettim; ya da bir bakıma, nasıl tüm bu insanlarla tanıştıysam, bu fikir de aynı şekilde kendini gösterdi. Elbette onlar da gerçeklikle, bitcoin’lerle ve iPhone’larla yaşıyorlar. Ve tabii ki ortada bir sonuç, bir kapanış yok. İnanç sistemini ve dağlardaki yerini bulduysan her şey yolunda demek değil. Hayat her zaman kaybetmek ve bulmak, kaybetmek ve yok etmek, sonra yeniden kurmak üzerine. Ben de buna değinmek istedim. Ama elbette mizah da var; dolayısıyla benim tarafımdan yazılmış bir manifesto hâline gelmiyor, gelmemeli. Yine de bu konu eleştirmenleri gerçekten bölüyor. Şimdiden bazı eleştirmenler filmi ortasından itibaren reddetti, çünkü yumuşaklık ve ruhaniyet onlar için fazla geliyor.
Bence iki dünyanın sunumu çok iyi dengelenmişti. Açıkçası ruhaniyetin fazla olduğunu hissetmedim.
Güzel, bu iyi. O zaman benim ideal seyircimsin (gülüyor). Ama zaten yapmaya çalıştığım şey de bu. Ve bence ruhaniyetten çok temas, şefkat ve paylaşmakla ilgili. İnsanlarla, birbirimize ihtiyaç duymamızla ilgili. Dolayısıyla genel çerçeveyi oluşturan şey ruhani olabilir ama sonunda onları kurtaran şey ruhaniyet değil.
Kesinlikle. Ben de Helene Bjørneby’nin canlandırdığı diğer kız kardeş Diana’nın dönüşümünden çok etkilendim. Ben de öğretmenim ve onun mesleki seçimlerine karşı kendimi duygusal olarak yakın hissettim.
Harika. İki ana karakterle çalışmak bir bakıma zorlayıcı ama aslında aynı zamanda bir armağan. Seyircinin ya Lily ile ya da Diana’yla özdeşleştiğini görüyorum. Bunu deneyimlemek çok güzel. Filmi izlediğimde ben de her seferinde ya Lily’yle ya Diana’yla özdeşleşiyorum.

Evet, ben de isimlerin izini sürüyordum her birinin özellikle seçildiğini düşünerek: Lily, Diana ve atın adı Delilah… Seyir boyunca bütün tanrıçaların izini sürüyordum!
Evet, isimler… İyi yakalamışsın. Çok dikkatlisin!
Teşekkür ederim! Oyuncu seçiminden de söz edebilir miyiz? Renate Reinsve hakkında birazdan soracağım ama Numan Acar’ın Spider-Man: Far from Home, Homeland ve Jack Ryan gibi popüler film ve dizilerde pek çok önemli rolü olduğunu öğrendim, en hafif tabiriyle şaşırdım. Helene Bjørneby de harika ve Gritt’ten Birgitte Larsen’i görmek beni çok mutlu etti. Oyuncu seçimi süreci nasıl gelişti? Renate Reinsve başından beri rol için düşündüğünüz biri miydi? Karakteri onun için mi yazdınız?
Hayır, Renate hiç aklımda yoktu. 2008’den beri bu rolü kimin oynayabileceği konusunda sürekli zorlanıyordum. Benim için filmler karakterlere çok köklü biçimde bağlı, dolayısıyla aklımda bir oyuncunun olması hoşuma gidiyor. Gritt’te olduğu gibi, onu Birgitte [Larsen] için yazmıştım ve herkesi oldukları kişi üzerinden seçtim. Ama burada gerçekten ciddi, normal bir casting yapmak zorunda kaldım (gülüyor). Bunu çok zorlayıcı buldum, kesinlikle kafa karıştırıcı bir süreç. Bu tuhaf, atı andıran tavra sahip; aynı zamanda 14 yaşında gibi davranan; çok karmaşık, çok zarar görmüş ve yaralarla katman katman örülmüş kızı [Lily] bulmak için sanırım 55 kadar kadın oyuncu ve model denedim. Aslında bunların altında çok parlak ve ışıl ışıl bir kız var; bir şekilde parlamayı bırakmış ve sonra kendine zarar vermeye başlamış biri.

Dolayısıyla hayır, son derece zordu. Yapımcım Maria Ekerhovd daha en başlarda Renate’yi önerdi. Ama ben The Worst Person in the World’ü (2021) yeni izlemiştim ve “Hayır, o fazla ünlü, fazla tatlı, fazla çekici” diye düşünmüştüm. Onu bu şekilde [Butterfly’daki Lily gibi] görmüyordum. Ama 2019’da onu avangart bir tiyatro oyununda izlemiştim. Gerçekten çok havalıydı ve harika bir mizah duygusu vardı. Tamam, onda cesur olan ve farklı şeyler yapmak isteyen bir taraf var diye düşündüm. Sonra senaryoyu okudu ve karakterle gerçekten de bağ kurdu. Ardından konuştuk, biz de çok iyi anlaştık. Yine de onu üç tur seçmeye tabi tuttum çünkü çok güvensizdim, “Joachim Trier’in oyuncusunu” ya da bu kadar ünlü birini kullanmak istemiyordum. Dikkat dağıtıcı olabileceğini düşünüyordum. Ama sonunda bu rol için en iyi kişinin o olduğuna karar verdim. Sanırım başlangıçta onu seçmemi engelleyen şey daha çok “insanlar ne düşünür?” meselesiydi. Örneğin bütün rolleri alan birine yine bir rol verdiğim için eleştirileceğimi düşünüyordum. Ama sonunda onu seçtim ve bundan çok memnunum.

Onu Helene [Bjørneby] ile bir araya getirdiğimde durum daha da netleşti. Helene, 2008’de sinema okulu mezuniyet filmimde oynamıştı; başrolü üstlenmişti ve muhteşemdi. Zaten her zaman muhteşem ama geçmiş zamanda konuşuyorum çünkü kendisi biraz her şeyin kenarında yaşamış biri. Kırsalda yaşıyor ve kariyer insanı değil. Gerçekten harika bir oyuncu ama hırslı, agresif bir kariyer peşinde değil. Yıllar sonra onunla yeniden karşılaştığımda fazla film yapmamıştı; tiyatro öğretmenliği yapıyordu ve The Worst Person in the World’de küçük bir rolü vardı. “Aman Tanrım, şimdi aynı filmden iki kişiyi kendi yapımıma dahil ediyorum!” diye düşündüm (gülüşmeler). Ama ikisini bir araya getirdiğimde inanılmazdılar. Birbirlerini gerçekten sevdiler. Aralarında çılgın bir dinamizm vardı. Renate’nin ünlü olması da gerçekten yardımcı oldu çünkü filmde Lily [Renate’nin karakteri] kendini ünlü hissediyor ve Diana da Lily’nin ünlü olduğunu düşünüyor; halbuki Lily belki o kadar da ünlü değil. Gerçek hayatta da her buluştuğumuzda Renate bir tür galadan Louis Vuitton elbiseleriyle, Helene ise öğretmenlik işinden çıkıp geliyordu. Bence bu paralellik, ekrandaki personalarına çok sevdiğim bir gerçeklik, bir sahicilik duygusu kattı. Gritt’te de gerçek insanları çok kullandım. Filmlerimde gerçeğe yaklaşmayı seviyorum.

Evet. Filmde Lily’yle ilk karşılaşmamız olmasa da, Renate Reinsve’nin karakterini sokakta yakından gördüğümüz sahnede birden Gritt’i düşündüm. Çekim açısı aynıydı, karakterin de benzer bir havası vardı. Yanılıyorsam affedin ama şaşırmıştım.
Ah, tamamen haklısın! Çok tuhaftı. O sahneyi bütün filmden sonra çektik; Hamburg ve Askim sahneleri çektiğimiz son şeylerdi. Kostümler de orada, sette ortaya çıktı. Objektiften baktığımda, “Aman Tanrım, bu Gritt! Daha önce fark etmemiştim. Bu aynı karakter, nasıl yani?” dedim (gülüyor). Ama tabii sonra Lily değişiyor, iki karakter arasında çok fark var. Gritt idealist ve zihninde tutkulu bir devrimci. Lily ise bir moda provokatörü, bir parti hayvanı. Dolayısıyla elbette çok farklılar.

Modadan söz etmişken, karakterlerin kostümleri aracılığıyla duygusal dönüşümlerini de izlemek mümkün. Özellikle Renate Reinsve’nin karakteri için filmde çok çarpıcı, ifade gücü yüksek kıyafetler var. Gardırobunu seçerken yaklaşımınız neydi? Bazı kostüm fikirlerinin sette, o an ortaya çıktığını söylediniz; bu her zaman böyle olmuyor sanırım?
Hayır, aslında çok detaylı ve uzun bir süreç. Harika ve cesur insanlarla çalışma ayrıcalığına sahip oldum. Film bir ortak yapım olduğu için İngiltere’de bir fotoğrafçı, İsveç’te bir kostüm tasarımcısı, Hamburg’da bir makyaj sanatçısı bulmam gerekti. Bu çok zorlayıcı olabiliyor. Ama İsveç’teki kostüm tasarımcım ve Hamburg’daki makyaj sanatçım konusunda çok şanslıydım. İlginç bir şekilde ikisinin de adı Pia’ydı [kostüm tasarımcısı Pia Aleborg ve makyaj sanatçısı Pia Karlotta Paprzik] ve harika bir ekip oldular. 2008’den beri Lily’nin kafamda çok net bir görüntüsü vardı. Onu ve ne kadar çarpıcı giyindiğini senaryoda tarif etmiştim. Kendini diğerlerinden ayırmak için giyiniyor, Gran Canaria’ya geldiğinde, oradan olmadığını vurgulaması onun için daha da önemli hâle geliyor: “Bu ben değilim, ben kız kardeşim gibi değilim” duygusu. Kıyafetleri neredeyse bir silah gibi kullanıyor, çok agresif bir biçimde. Ama aynı zamanda çok hassas. Giderek daha fazla çözülürken daha bukalemunvari bir hâle geliyor. Gritt de böyle. Lily de uyum sağlamaya başlıyor, başkalarından kıyafet ödünç alıyor ve elbiseleri giderek yumuşuyor, daha çocuksu bir hâle geliyor. Zaten çocuk olmasına hiçbir zaman izin verilmemişti, dolayısıyla bu, yönetim sürecinin de bir parçasıydı. 14 yaşında sıkışıp kalmış gibi ama Gran Canaria’da vakit geçirdikçe giderek daha fazla çocuklaşıyor, daha yumuşak bir hâle geliyor. Saçları da giderek daha yumuşaklaşıyor çünkü saç düzleştiricisini yanına almayı unutuyor, bu ayrıntıyı filmin başına yerleştirmiştik (gülerek). Bu detaylarla oynuyorduk. Bir de uçuğu var, kaşımaktan dolayı vücudunda bütün bu lekeler oluşuyor. Karakterin cilt durumuyla oynayarak duygusal durumuna da işaret etmek istedim.

Harika. Meslektaşımın da bir sorusu var. Festivaldeki gösterimin ardından yapılan soru-cevap sırasında filmde işlenen kardeşlik ve aile bağlarıyla ilgili kendi deneyimlerinizden kısaca söz etmişsiniz. Bundan biraz daha bahsedebilir misiniz?
Filmin benimle kız kardeşim arasında yaşananlarla hiçbir ilgisi olmadığını söylemem benim için önemli. Geçen hafta (Şubat 2026 başı) bir röportajda bunu söyledim ama yine de başlık “Kız kardeşin hikâyesi” oldu! (gülerek) “Bu da nereden çıktı, ben tam tersini söyledim!” diye düşündüm. Bildiğin magazin basını işte… Sizin böyle şeyler yazmadığınızı biliyorum ama diğer gazeteciyle yaşadığım deneyim beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı. Bir kız kardeşim var, benden iki yaş büyük ve birbirimizden çok farklıyız. Hem de inanılmaz derecede. Bu her zaman ikimiz için de büyük bir bilmece oldu: Nasıl kız kardeş olabiliriz? Bu kadar farklı olmamız bende büyük bir merak uyandırıyordu ama aynı zamanda bir gerilim de yarattı. Çocukluğumuzu ne kadar farklı gördüğümüz ve çocukluğumuza ne kadar farklı tepki verdiğimiz de inanılmaz. Çocukluğumuz biraz tuhaftı. Kanarya Adaları’ndaki gibi değil ama ben Camp Hill denen bir yerde büyüdüm. Down sendromlu ve otizmli insanların yaşadığı, antropozoik bir anlayışa dayanan bir köydü. Çok güzel bir şey ama belki biraz tuhaf. Daha doğrusu tuhaf değil de, orada büyümek ve sonra oradan ayrılmak… İşte bu tuhaf (gülüyor). Sanırım bu beni her zaman büyüledi. İnsanlarla sürekli kardeşleriyle olan ilişkileri hakkında konuşuyorum. Kardeşlerin hayatları üzerinde büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Konumunun —küçük kardeş misin, büyük kardeş misin— seni birçok açıdan etkilediğini ve tanımladığını düşünüyorum. Senin kardeşin var mı?

Belki benzer bir konumdayım diyebiliriz. Annemin ilk evliliğinden, Amerika’da yaşayan bir üvey abim var. Benden 18 yaş büyük. Bu yaş farkını da ekleyince sanırım hiçbir açıdan birbirimize benzemiyoruz. Elbette zaman zaman telefonda konuşuyoruz ama ilgi alanlarımız, müzik zevklerimiz… Hiçbir şeyimiz aynı değil. Bu açıdan benzer bir takımdayım sanırım.
Anlıyorum. Kendinden bir şeyler bulabiliyorsun, evet, harika. Aslında senin durumun biraz daha normal. Filmde de babaları farklı ve aralarında yaklaşık on yıllık bir yaş farkı var. Benim hayatımda ise yalnızca iki yaş farkımız var, aynı anne babaya sahibiz ve yine de aramızdaki fark inanılmaz. Ama kız kardeşim Diana’ya hiç benzemiyor, ben de Lily’ye hiç benzemiyorum. Bir de kardeşinle birlikteyken ne kadar çocuklaşabildiğin bana çok komik geliyor. Gerçekten en şapşal, en basit duygularını ortaya çıkarabiliyorsun. Bu, anne babanın ilgisi için verilen o mücadeleye kadar uzanıyor. Orada çok fazla incinmişlik var ve tabii ki bu anne babanla da ilgili. Bu benim çok ilgilendiğim bir tema ama senaryo benim hayatımdan beslenmiyor; filmim bu anlamda otobiyografik değil.
Filme eşlik eden müziği de çok sevdim. Biraz müzik seçiminden söz eder misiniz? Kiminle çalıştınız?
Müzikleri uzun zamandır, sinema okulundan beri birlikte çalıştığım Erik Ljunggren ile yaptık. Müziğini kendim yaptığım birkaç film dışında bütün filmlerimin müziğini o gerçekleştirdi. Bu filmde daha en başından soundtrack’in hava üzerine kurulacağını seçtik, daha doğrusu öyle hissettik. Yani flüt gibi nefesli çalgılar ve elbette vokal. Nefes alma seslerini ve ıslığı kullanacaktık. Nefesi kullandık ama ıslıktan vazgeçtik. Hava teması elbette filmin adından ve metaforundan dolayı kelebekten, hava elementinden geliyor.

Sanırım dediğinize uyan bir şarkı The Big Lebowski adlı filmde vardı. Benzer bir vokale sahipti. Ataypura mıydı, emin değilim; ismini kontrol etmem gerekecek.
Gerçekten mi? Bunu kontrol etmem lazım, harika. Asıl büyük ilham çeşitli şarkı ve sanatçılardan geldi. Kurgu yaparken senaryoda da yer alan bir Butterfly çalma listem vardı. Biraz klasik müzik, ayrıca Linda Perhacs’in Parallelograms’ı… Senaryodaki bütün şarkılar sonunda filme dahil oldu. Bir de kurgu yaparken, İsveç’ten yeni bir kurgucu olan Kristin Grundstrøm ile çalışıyordum, harika biri. O aşamada da müziğe ihtiyacım vardı, onu filmin evrenine sokabilmek için ona müzik vermem gerektiğini fark ettim. Sonra bulduğum bir Meredith Monkalbümünü paylaştım. Bu sanatçıyı tanıyor musun?
Evet, tanıyorum!
İnanılmaz bir sanatçı. Onu çok seviyorum. Book of Days adında bir albümü var. Ben de bütün filmi kurgu aşamasında onun müziğiyle donattım. Erik ilk kurguları gördüğünde doğal olarak bundan ilham aldı. Kurguyu yapmamıza yardımcı olması için onu çok kullandık. Dolayısıyla müziklerin temel ilham kaynağı buydu. O albümü dinlersen aynı havayı gerçekten hissedersin.
Özür dilerim, sizin “Meredith Monk” demenizden beri internetteyim ve sanırım The Big Lebowski konusunda aklımdaki şarkı Yma Sumac’ın Ataypura’sı değil, aslında aynı soundtrack’teki Meredith Monk parçası “The Walking Song” imiş! Google aramam da bunu doğruluyor!
Aman Tanrım! Bu gerçekten çok güzel! Vay canına, gerçekten çok dikkatlisin! Bu inanılmaz çünkü filmde Meredith Monk’tan hiçbir şey kalmadı. Yalnızca iskeleti var. Çok güzel! Beni gerçekten etkileyen bir başka sanatçı da Kuveytli bir müzisyen, Fatima Al Qadiri oldu. O da müzikteki büyük ilham kaynaklarımdan biriydi.

Onu tanımıyorum ama mutlaka bakacağım. Ama tekrar söyleyeyim, film boyunca müziği gerçekten çok başarılı buldum.
Harika. Erik’e bunu söyleyeceğim; harika bir iş çıkardığını.
Çok teşekkür ederim! Meslektaşımın diğer sorusu Butterfly’ın festival yolculuğuyla ilgili. Başka gösterimler olacak mı? Umarım olur!
Umarım! Film şu anda burada, Berlin’de pazarlama sürecinde ve satış ajansım Protagonist bununla ilgileniyor.Gritt’te bununla kendimiz ilgileniyorduk, dolayısıyla neler olup bittiğini daha iyi biliyordum. Şimdi ise sanki her şey başka bir yerdeymiş, başka biri ilgileniyormuş gibi hissediyorum. O yüzden filmin bundan sonra nerede olacağını bilmiyorum. Butterfly’ı Gran Canaria’da göstermek çok güzel olurdu çünkü filmi, onu mümkün kılan herkesle paylaşmak istiyorum. Gritt de elbette kolektif bir çalışmaydı ama Butterfly gerçekten kolektif bir çalışma. Adanın yarısını sürece dahil ettik, insanları uçaklarla getirdik ve adanın, ada sakinlerinin bize verdikleri gerçekten inanılmazdı. Dolayısıyla benim için en önemli şey oraya gidip filmi göstermek. Bunun dışında, hakkında konuşamayacağım bir proje var. Sonra Latin Amerika’ya gitmek istiyorum, Asya’ya gitmek istiyorum. Umarım film oralara da uçar. Türkiye de harika olurdu. Türkiye’ye de gelmek istiyorum. Ama hangi festivalleriniz var bilmiyorum, İstanbul sanırım?
Evet, diğerlerinin yanı sıra İstanbul Film Festivali var, önümüzdeki Nisan ayında. Butterfly’ı burada görmek harika olurdu.
Bunu not alacağım ve onlara söyleyeceğim. Kesinlikle harika olur!

Kesinlikle! Ve son olarak, klasik sorum, yaklaşan projeleriniz var mı?
Evet, tabii. Zaten Berlin’de olmamın sebebi de bu. Burada iki hafta boyunca tek başıma yazmak için bulunuyorum, ki bu harika. Festivalden, galadan biraz uzaklaşmaya, bütün bunları sindirmeye çalışıyorum. Ama bu sonbahar iki proje geliştirmeye başladım. Biri bir film projesi. Diğeri ise Lilithistlerle [Lilithism hareketinin üyeleri] birlikte, menopoz için yeni bir ritüel yaratmaya yönelik yeni bir proje, kadınların içinden geçtiği bu süreç için. Henüz hepimiz o noktada değiliz ama bu süreçten geçiyoruz, geçeceğiz. Ben de bunu kutlamak için güzel ve güçlü bir ritüel yaratmak istiyorum. Ritüelin Norveççe adı “Overgangen”, yani geçiş. Norveç’te bu durum için kullanılan ifade de bu, “geçiş”. Ama aynı zamanda içinde bulunduğumuz dönemle de iyi örtüşen bir isim overgangen. Belki yeni bir zamana, yeni bir düzene geçiyoruz…
Göreceğiz…
Evet, göreceğiz. Çılgın zamanlar! Aman Tanrım, her şey çok çılgın. Dünya çılgın! İşte bu yüzden bir sonraki film projemde bu atmosferi ve hissi gerçekten somutlaştırmaya çalışıyorum. Şu anda neye ihtiyacımız var? Ne iyi olabilir? Önümüzdeki beş yıl boyunca nerede olmak istiyorum? Bütün bunlarla nasıl başa çıkabiliriz? Nasıl bir umut, veya ne aktarabiliriz… Enerjimi nereye yönelteceğimi anlamaya çalışıyorum.
Evet, sizi anlıyorum. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim, Itonje Søimer Guttormsen.
İlgi gösterdiğin ve zaman ayırdığın için ben teşekkür ederim. Başka soruların olursa bana yazmaktan çekinme. Seni yeniden görmek güzeldi.
Sizi yeniden görmek benim için de çok güzeldi. Çok teşekkür ederim.

- Röportaj ve çeviri: H. Necmi Öztürk
- Tarih: 18 Şubat 2026
- Sorular: Burcu Meltem Tohum & H. Necmi Öztürk
