TEK FİLMLİK YÖNETMENLER – 3

NO MAN’S LAND – 2001, DANIS TANOVIC

Bosna Hersek’in Zenica kentinde dünyaya gelen Danis Tanovic, üniversitede okurken Bosna Savaşı’nın patlak vermesiyle hayatında büyük bir kırılma yaşadı. Okula devam ederken bizzat cephelerden gerçek savaş görüntülerini içeren belgeseller çekmekte iken savaşın bitimiyle kendisi sinema yönetmenliğine soyunmaya karar verdi ve 2001’de tüm zamanların en önemli savaş karşıtı filmlerinden birisi olan, özellikle Bosna Savaşı dendiğinde neredeyse akla ilk gelen filmlerden olan No Man’s Land (Tarafsız Bölge) ile karşımıza çıktı ve bu film ile Avrupa festivalleri başta olmak üzere çok sayıda festivalden ödüllerle ayrıldı. Bunun haricinde Akademi Ödüllerinde de En iyi yabancı film dalında Oscar heykelciğini kucaklayarak Bosna Sineması adına bir ilki de gerçekleştirmiş oldu.

KONU: Bosnalı asker Chiki bulundukları bölgeye düşen bir bomba nedeniyle yolunu kaybeder ve savaş süresince tarafsız bölge olarak işaretlenen bir sipere gizlenir. Aynı bomba yüzünden yolunu şaşırmış ve yine tüm arkadaşları ölmüş olan Sırp Nino da aynı siperde hayatta kalmaya çalışır. İki düşman asker bu tek tarafsız bölge olan siperde hayatlarının en önemli sınavını vereceklerdir.
Branko Djuric & Rene Bitorajac

No Man’s Land, dünya sinemasında görebileceğimiz genel savaş filmlerine nazaran çok farklı bir sinematik dil içerir ve ilk sahnesinden son sahnesine kadar bu absürtlük ve özgünlükle bizlerin kalbine, ruhuna hitap etmeyi kendine şiar edinir. Ana karakterlerimiz; Chiki (Branko Djuric) ve Nino (Rene Bitorajac). İkisi de birbirine düşman olan iki askerdir. Literatürde “insan öldürmek için yetiştirilen profesyonel bir katil” olan askerlerin bir taraftan gülünç, bir taraftan da trajik diyebileceğimiz anlarına şahit oluruz. Daha baştan itibaren arkadaşları öldürülen kahramanlarımız Bosna Savaşı’nın hüküm sürdüğü bir dünyada baş başa kalırlar. Sadece tek bir siper ve onun koridorları vardır.

Yönetmen Danis Tanovic’in buradaki yadsınamaz başarısına özellikle parmak basmamız gerekirse İkinci Dünya Savaşı sonrasında Dünyada en büyük kitlesel soykırıma sahne olan Bosna Savaşı’nı küçücük ve sınırları olan bir mekâna indirgeyerek, sonu gelmeyen katliamların aslında küçücük bir yerde yapıldığının metaforuyla da bizleri baş başa bırakır. Küçücük bir coğrafyada, Dünya’nın neresinde olursa olsun bir soykırımın yapılıyor olması ihtimali aslında gayet vakidir.

Branko Djuric

Sonrasında ise film ilerledikçe 80’lerle birlikte tüm dünyada etkisini göstermiş olan globalleşmenin bir savaşa yaptığı, yapabileceği etkilere şahit olmaya başlarız. Sözüm ona barış gücü askerlerinin müdahil olmaya başlamasıyla birlikte bir ciddiyetin hakim olacağını düşüneceğimiz film, her Avrupa karakterinin müdahil oluşuyla daha da gülünç bir hal almaya, ciddiyetini yitirmeye başlar. Filmin mükemmel diyebileceğimiz senaryosu 1993’teki savaşta ‘barışçı’ Batı’nın Bosna Savaşı’nda üstlendiği rolü, diğer bir deyişle ortaya çıkarttığı rezilliği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer.

Katrin Cartlidge (ortada)

Efsanevi film Before the Rain’den(Yağmurdan Önce) hatırlayacağımız Katrin Cartlidge’in İngiliz gazeteci Jane Livingstone rolünde filme dahil olmasıyla birlikte globalleşmenin, neo-liberalizmin gazeteciliği getirdiği yeri, vicdanın, empatinin değil, reytingin insanlığı adeta esir aldığının, izlenmenin ancak canlı bir şiddet sahnesiyle, şiddet gösterisiyle sağlanabileceğinin metaforudur. Jane Livingstone karakteri aşırılıklar çağı olarak nitelendirilen 20. Yüzyılın yaratmış olduğu insan prototipinin en gerçekçi tezahürlerinden birisi olarak filmdeki yerini alır. Filmin finalinde de Jane gibilerin kazandığı zafer, Batı’nın Doğu’ya bakışı gibi konular sonuca kavuşturulur.

Filip Sovagovic

LOCKE – 2013, STEVEN KNIGHT

En çok Peaky Blinders’ın senaristliğini ve yaratıcılığını üstlenmesiyle tanınan, kariyerinde oldukça güçlü filmlerin senaristliğini de yapmış olan Steven Knight’ın yazıp yönettiği 2013 yapımı Locke, her şeyi bırakıp gitmenin, hayatın, zamanın seçimlerin getirebileceği bedellerin gücünü anlatır.

KONU: Çok uluslu bir inşaat şirketinde üst düzey yöneticilik yapan tecrübeli Ivan Locke bir gün her şeyi arkada bırakarak arabasına atlar ve yaşamakta olduğu yasak aşkın bedellerini ödemeye doğru bir yolculuğa çıkar. Film boyunca Tom Hardy’nin mükemmel ötesi ağır İngiliz aksanıyla birlikte arabasının içinde, simsiyah bir renk paletinde karanlığın içinde kayboluruz.
Tom Hardy

Tamamı tek mekanda çekilen Locke, zaman zaman tebessüm ettiren, zaman zaman hüzünlendiren çok etkileyici bir sinema diline sahiptir. Ivan Locke’un (Tom Hardy) telefonunun her çalışı yeni bir soruna, hayatında açılan yeni bir deliğe ve onun sebep olacağı sonuçlara işaret eder. Bu sahnelerde Tom Hardy, aslında neredeyse filmin tamamında, ileriye attığı derin bakışlarla seyirciyi filme direkt olarak davet eder ve kendisiyle birlikte düşünmemizi, empati kurmamızı sağlarken kusursuz bir özdeşleşmenin de önünü açar.

Tom Hardy

Film boyunca seyirci olarak Locke’a kolaylıkla sorular da sorabiliriz. Sadece basit bir “Neden?” sorusunun tüm filmin senaryo matematiğinin merkezinde bu kadar keskin biçimde yer alması da hiç kuşkusuz mükemmel bir senaristlik ve yönetmenlik duruşuyla adeta göz dolduran Steven Knight’a aittir. Öte yandan sadece Locke değil eşi Bethan (Olivia Colman), oğlu Eddie (Tom Holland) ve sevgilisi Katrina da (Ruth Wilson) filmin en önemli unsurları arasında. Hepsinin birer hikayesi, hepsinin söyleyeceği şeyler vardır. Bunlar olurken Ivan’ın özellikle iş hayatında çıkan sorunlar modern kapitalist sistemin kırılganlığına da vurgu yaparken insan ilişkilerinin yapaylığı da ayyuka çıkar. İş arkadaşları ve ortakları olan Gareth (Ben Daniels), Donal (Andrew Scott) ve Sean (Bill Milner) üçlüsü bu ilişkilerin karşılıkları olarak karşımıza çıkar.

Filmin tamamen bir araba içerisindeki telefon konuşmalarıyla geçmesi, ana karakter Ivan Locke dışında kimsenin yüzünü görmememiz seyircide tarifsiz bir merak da oluştururken aslında sesin gücüne, Locke’un bakışlarıyla da insan yüzünün gücüne şahit oluruz. Yolculuk devam ederken karşı şeritten gelen far yansımaları, Ivan’ın arabasına, yüzüne vuran yol ışıkları akıp giden zamanın mükemmel bir göstergesi haline gelirken Ivan’ın zaman algısına da vurgu yapar. Belli ki bugüne kadar zamanı düşünmeden çalışmış, evlenmiş ve aile kurmuştur. Arabasının içinde kafasında binlerce düşünceyle yol alırken akan zamanın adeta rol çalıp bir karakter gibi kendisini yansımalarla Locke’a hatırlatması bu noktada çok önemlidir. Locke’un içinde yaşadığı durumun ciddiyetinin farkında olması da bu sayede olur. Bir noktadan sonra seyirci de ışıkların yansımasına kendisini kaptırırken sürekli olarak telefonun ucundaki değişen insanları düşünmeye koyulur.

Tom Hardy

Sonuç olarak Steven Knight’ın Locke’u finalde herhangi bir cevap da vermez, böyle bir düşüncesi ve amacı da yoktur. Zaman azalır, Ivan’ın beyin hücreleri hızla çalışmaya, kendisi de amacına ulaşmak için yoluna devam eder. Bu yolculukta fedakarlıklar, seçimler, aile, iş, zaman gibi birçok kavram sorgulanır. Ne olduğunu çok merak etmekle beraber, öğrenmemek de bizi rahatsız etmez, eksik bir şey kesinlikle görmeyiz. Locke işte bu minimalizmin tüm nimetlerini bu kadar ustaca kullanmasıyla birlikte evrensel kavramlara getirdiği yorumlarla da çok özel ve izlenmeyi hak eden bir filmdir.

END OF WATCH – 2012, DAVID AYER

2010’ların ortalarından itibaren tanınırlığı artan, daha çok senaristliğiyle öne çıkan David Ayer’in yazıp yönettiği End of  Watch yönetmenin kariyeri boyunca özellikle eleştirmenler bazında büyük beğeni kazandığı ilk filmidir. Günümüze değin de aslında End of Watch, Ayer’in filmografisinde bu özelliğini sürdürmektedir. 2016’da çektiği Suicide Squad ile adeta yerden yere vurulması, sonrasında da son derece normal aksiyon filmlerine yönelmesiyle David Ayer günümüzde End of Watch’ı mumla aratmakta olup 2024’te The Beekeper ile biraz olsun kendini düzlüğe çıkartmasını bilmiştir. End of Watch kabaca, uzun zamandır çok yakın arkadaş olan devriye polis memurları Brian (Jake Gyllenhaal) ile Mike’ın (Michael Pena) çıktıkları günlük devriyelerde başlarına gelenleri anlatır.

Michael Pena & Jake Gyllenhaal

Brian ve Mike ikilisinin polislikleri sürecindeki devriyelerine konuk olduğumuz film bize sadece bir buddy-cop (kanka polis) filmi izletmekten ziyade Amerika’nın banliyöleri, kenar mahalleleri, kültürel sosyolojik altyapıları ve işlenmekte olan suç düzeniyle ilgili belgesel tadında bir anlatım sunar. Birçok mekanda geçmesine rağmen devriye arabasında Brian ile Mike’ı her daim tam karşıdan görür, seyirci olarak bu sayede adeta eşlik etmemizin yanında kendi hayatlarıyla ilgili sorunlarını da öğrenir, bunlar üzerine düşüncelere dalarız.

Anna Kendrick

End of Watch aslında ilerledikçe sonunu az çok belli eden bir film olmasının yanında sosyolojik ve ekonomik çöküntünün artık kangrenleştiği toplumlarda bu sonun kaçınılmaz olacağının da bir kanıtı gibidir. Amerikan banliyölerinde hiçbir şeyin tozpembe olmadığını son derece realist bir dille bize anlatır David Ayer. Bunu yaparken aslında bilgisayar oyunlarını ve hatta ünlü GTA’yı dahi andıran bir sinema dilini benimser. Genellikle fonda çalan siyahi rap parçaları, polis arabaları, çatışmalar vb. ögeler End of Watch’ı içinde bulunduğu türden de ayırabilen özelliklerdir. Bunun haricinde Mike’ın Meksika kökeni üzerinden Amerika’daki göçmen problemi, kendisinin aile düzeni, evliliği üzerinden Meksika kökenlilerinin Amerika’da yaşadıkları zorluk ve problemlere de değinilirken Brian’ın klasik beyaz Amerikan toplumuna mensup olmasının yanında Mike ile kurmuş olduğu kusursuz iletişimle birlikte yönetmen burada kendi düşüncesini de gayet yalın bir şekilde açığa vurarak aslında olmasını istediğini, olması gerekeni anlatır.

Deniz Kuş

Tek Filmlik Yönetmenler 1

Tek Filmlik Yönetmenler 2

Bir Cevap Yazın