Deleuze’den Dosch’a İkilikleri Yeniden Okumak: LE PROCÈS DU CHIEN

“Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz?” Laetitia Dosch’un yönettiği ve başrollerden birini üstlendiği Le Procès du Chien (Köpek Davası, 2024) filminin sonlarına doğru avukat Avril Lucciani’nin (Laetitia Dosch) sorduğu bu soru, birilerinin üstün, değerli, güçlü; birilerinin aşağı, değersiz ve zayıf olarak tanımlandıkları bir dünyada bütün problemlerin çözümü için muhakemeye başlanacak en doğru, en kapsamlı sorudur; çünkü bu ikilikler, farklı ilişki pratiklerinde farklı konumlandırmaları içerir ve buna bağlı olarak böylesi karşıtlıkların yeniden üretildiği bir düzende birisine karşı üstün addedilenin başkasıyla kıyaslandığında ikincilleştirilmesi bir o kadar kolaydır. Can Batukan, “Deleuze ve Hayvan-Oluş” başlıklı makalesinde bu meseleye ilişkin şu tespiti yapar: “Karşıtlıklar: İnsan-hayvan, kaos-kozmos, phusis-logos, ruh-beden, madde-form, akıl-duygulanım, birlik-çokluk… Temel güçlüğümüz birbirinin karşıtı olarak görülen bu kavramları bir birlik içerisinde düşünmektir” (2016a, s. 53). Batukan’ın altını çizdiği güçlüğün üstesinden gelip birlik içerisinde düşünmeyi başaramadıkça birileri, her zaman birilerinin ötekisi olacak ve sömürülmeye, hakları yok sayılmaya devam edecektir. Dosch’un sorgulanmasına olanak verdiği bütün meseleleri düşünmeye başlayacağımız yer, tam da bu bilginin hepimize tuttuğu ışık olmalı. Zira bu bilgi, yalnızca karşımızdakinin değil, kendi gerçeğimizle de yüzleştirir hepimizi.

Pierre Deladonchamps, Laetitia Dosch

Dosch’un adalet ve hak kavramları üzerinden tartışmaya başladığı anlatının temelinde olan köpeğin adıyla sözünü dolaysız olarak söyler film. Adlandırma tekniğinin kullanıldığı Cosmos, varoluşuyla evrenin kendisidir ve Dosch, bu seçimiyle türcü bir düzende çeperlere itilip değersizleştirileni anlatı evreninin merkezine alır. Aynı zamanda Batukan’ın dikkati çektiği, birlik içerisinde düşünme zorunluluğuyla izleyicinin yüzleşebilmesi için ilk bilgiyi filmine yerleştirir. Anlatının temel meselesi verildikten sonra jenerikteki cins cins köpeklerle ise buna tezat biçimde insan zihnine yerleşmiş kodların panoramasını ortaya koyar. Türcü bir düzende kısmen insana yakın bir yerde bulunma imkânı verilen köpeklerin zenginlik, şıklık ya da güç göstergesi olarak yine insan tarafından kullanılışını imler bu arka arkaya gelen görseller; ancak Dosch’un filmdeki en doğru seçimlerinden biri de Avril’den Cosmos’u savunmasını isteyen Dairuch Michovski’nin (François Damiens) toplumdaki yeridir. Bir gözü yüzde kırk beş görebilen, intihar etmek üzereyken Cosmos tarafından hayata döndürülen Michovski, betimlenen koşullarıyla üst sınıfın çok uzağındadır ve Dosch, bu seçimiyle de türcülüğe karşı ikincilleştirilenin haklarını savunan insanların yalnızca bir sınıfa mensup olmadığını, meselenin bu perspektiften tartışılamayacağını temsiller üzerinden ifade eder. Nitekim, anlatı açımlanıp kutuplaşma arttıkça her iki tarafta da farklı kesimlerden insanların olduğunun altını defaatle çizer.

Kodi ve François Damiens

“Her şey birbirine karışıyordu. Her şey karman çorman oluyordu”. Yazının başında Avril’in alıntılanan sorusu kadar önemli bir başka sözü de budur. Hem meselenin giriftliğini belirtir hem de genel anlatı izlencesinde yer alan yan anlatılardaki meselelerin, Cosmos’un davasından bağımsız olmadığını keşfetmemizi sağlar. Avril’in komşusu, on üç yaşındaki Joachim’in (Tom Fiszelson) maruz kaldığı istismar, aynı düzenin inşa ettiği güçlü / güçsüz karşıtlığının bir diğer sonucudur. Bu bağlamda filmin temel meselesinin haricinde başka meselelere değinmesini dağınıklık addeden görüşe katılmak pek mümkün değil; çünkü Dosch, resmin tamamının idrak edilmesini ister ve aynı düzen içinde istismar edilen, hakları yok sayılan, önemsizleştirilenlerin hikâyelerini birbirine ekleyerek ilerlemeyi tercih eder. Ucu açık bırakılmış bir yan anlatı da üzeri örtülen, hatta neredeyse kimsenin farkında olmadığı suç ya da suçları imler. Michovski nasıl ki Avril’den yardım istemeye geldiyse Joachim’in de evinden kaçıp kaçıp Avril’e sığınması tam olarak meseleler arasındaki bu bağı ve Avril’i ortak kurtarıcıları olarak gören “ortak ötekileri” görünür kılar. Deleuze’e atıfla Dosch, bütün “dilsizlerin dilini” duyurmayı önceler. Batukan, Deleuze & Guattari felsefesinde bu kavramı şöyle açıklar:

Deleuze-Guattari’ye göre felsefenin zemin arayışı insan ile hayvan arasındaki ayrımın da başlangıcıdır. “Hayvanların dili” aynı zamanda “dilsizin dilidir”. Dolayısıyla bu dili duyabilmek, ona kulak verebilmek için insanın kendi düşünme biçimlerinde başka olarak hayvanı ve Doğa’yı tahakküm altına alan yapılardan vazgeçmesi gerekir. (2016a, s. 54)
Laetitia Dosch ve Kodi

Batukan, hayvanlarla başlayan Ben / Öteki ilişkisinin sözgelimi bir siyahîyle ya da “deli” olarak yaftalanıp dışlanan bir insanla kurulan ilişkilerde de görülmeye devam ettiğini kaydeder. Oysa Deleuze felsefesinde bütün bu ayrımları feshetmemiz gerektiğini söyleyen bir kavram yer alır: Ayırdedilemezlik bölgesi. Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı adlı kitabında Deleuze, Bacon’ı çözümleyerek tespit ettiği ayırdedilemezlik bölgesinin insanla hayvanın ortak olgusu olduğunu belirtir ve bu bölge, en temelde varlığın tümünü ifade eder. Derek Ryan’ın sözcükleriyle, insan ile hayvan arasında inşa edilen ikilikleri kesintiye uğratan ayırdedilemezlik bölgesi, zıt kategorilerin feshi anlamına gelmektedir  (Deleuze, 2009, s. 29; Ryan, 2019, s. 101). Dosch, bu kategorileri sinemada fesheder. İkiliklerin ilgası, aynı olduklarına yönelik bir savdan çok benzerliklere odaklanılmasına olanak sunar. Öte yandan film, karşı tarafın savlarını irdelemeyi de sürdürür. Türcü düzende hayvanın eşyaya denk kabul edilmesi, tartışmaya açtığı bir diğer meseledir. Gary L. Francione, bu meseleye dair şu tespitleri yapar:

İnsanca muamele ilkesini kabul ederek, hayvanların birer eşya değil kişi olduklarını zaten kabul ederiz. Yani, hayvanlara karşı dolaysız yükümlülüklerimiz olmadığını savunanların görüşlerini reddeder, hayvanların ahlaken önemli çıkarları olduğunu kabul ederiz. Gelgelelim, buna gerçekten inanıyorsak, eşit gözetilme ilkesini hayvanlar için de geçerli kılmalı, onların mal statüsünü reddetmeliyiz. Kurumsallaşmış hayvan sömürüsü pratiklerimizi düzenlemekle yetinmek yerine bunlara son vermeliyiz ve yiyecek, eğlence, spor, giyim, araştırma ya da ürün testi gibi amaçlarla hayvanları yetiştirmekten ve kullanmaktan vazgeçmeliyiz. O zaman insanlar ile hayvanlar arasındaki çatışmaların çok büyük kısmı ortadan kalkacaktır, çünkü bunlar hayvanlara ekonomik meta muamelesi etmekle bizim yarattığımız yapay çatışmalardır. (Francione, 2008, s. 299)

Dosch, “Bir canlının var oluş sebebi, başka birine hizmet etmek değildir” diyerek meselenin çözümü için insanın kavraması gereken bir gerçeği ifade eder.  Türcü düzenin bu eşitsizliğinin – jenerik örneğinde görüldüğü gibi – kimi zaman ötekinin bir kenar süsü olarak kullanımında, kimi zamansa onun bir “kariyer planlamasına” basamak yapılıp bütün hakları hiçe sayılarak alet edildiğinde farklı veçhelerinin görülmesine olanak tanır. Avril’in “Her şey birbirine karışıyordu” dediği tablonun büyük parçasıdır bu veçheler ve karşı tarafın manipülasyonlarla konuyu çektikleri yer, hakikatten hızla uzaklaşılmasına neden olmaktadır. Avril’in yazının başında alıntılanan sorusuna hakkaniyetle verilecek yanıt da bu hakikati idrak etmekle mümkündür. Bir tarafın adalet talebine karşı öbür tarafın çıkardığı gürültüyle ikincilleştirdiklerinin sahip oldukları hakları gasp etme çabalarında tekrar tekrar belirginleşen zıt kategoriler, hem Dosch’un hem Batukan’ın dikkat çektikleri pratiklerde her daim var olacaktır. Kendi varoluşunu bir başka canlının varoluşundan üstün gören, bir gün kendisi de başkaları tarafından herhangi bir gerekçeyle ikiliğin değersiz tarafına dâhil edildiğinde o başkasının ötekileştirme pratiğinin, diğer deyişle ötekileştirmenin temelindeki zihniyetin birebir aynı olduğunu keşfettiği ve kabullendiği zaman, işte bu zıt kategoriler artık hayatımızda olmayacak, hak ihlalleri yaşanmayacaktır.

Laetitia Dosch

Dosch, anlatısının başından sonuna temel aldığı adalet ve hak kavramlarıyla ilişkili her meselenin derinlemesine çözümlemelerini yaparken ikincilleştirilenin gözünden mevcut tabloyu aktarmayı sürdürür bir yandan da. Frans de Waal, Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz? kitabında Umwelt diye bir kavramdan bahseder. Alman biyolog Jacob von Uexküll’ün geliştirdiği bu kavram, hayvanların bakış açısını ifade eder. Özdeşleyime olanak veren ve türcü düzenin ötekisinin gözünden bakma gayretini içeren Umwelt’i aynı düzenin bir başka ötekisi olan görme engelli birinin dünyayı nasıl algıladıklarına dair kurabileceğimiz hayaller, diğer deyişle geliştirebileceğimiz bakış açısı temelinde de örneklendiren araştırmacı, bütün zıt kategorilerin bir kenara bırakılarak gerçekleşecek bir özdeşleyim denemesinin bile kusursuz olamayacağını belirtir (2017, s. 17-19). Zira ikincilleştirilen bütün varlıklar, varoluşlarına özgü hem benzer hem farklı ötekileştirilme pratiklerini deneyimlerler. Bu da Umwelt’in eksiksiz biçimde olamayacağını düşündürürken öte yandan noksan bile olsa böylesi bir özdeşleyimin mecburiyetini insana hatırlatır. Avril’in Cosmos’u anlamak için verdiği emek de onun korkularını, kaygılarını bir nebze görünür hale getirir. Örneğin, filmin ilk sahnelerinde tansiyonun yükseldiği dakikalarda sükûnetini korurken başka bir sahnede yükselen sesler onu neden tedirgin eder ya da birlikte yaşadığı insanlardan duyduğu pek çok söz onu harekete geçirmezken bir soru neden huzursuz eder? Frans de Waal’in verdiği örnekte olduğu gibi görme yetisi olup da görme engelli birinin dünyasını tam olarak kavrayamayacak olan insan, ötekileştirdiği bir türün dünyasına da o kertede uzak kalacak ve bu uzaklığı üstünlüğünü ve haklılığını savlarken bir aparata dönüştürerek kullanacaktır.

Cosmos rolünde Kodi

Dosch, Avril karakterine sözcülüğünü emanet ettiği anlatısında temelde Ben / Öteki ikiliği üzerine inşa edilmiş bir yapının her türlü açmazını, çelişkisini, çarpıtmalarını tek bir evrene toplar:  O da Cosmos’un evrenidir. Ne var ki bu evren, önceki paragraflarda da açımlandığı gibi aynı zamanda Joachim’in ya da örneğin ırkçılığın hüküm sürdüğü bir yerde bir siyahînin de evrenidir. Doğaya insan müdahalesinin genel olarak evrendeki düzeni nasıl bozduğunu dile getiren Avril & Dosch, anlatısına uzam olarak belirlediği küçük bir kentten çıkıp söz konusu büyük bir yapıyı deşifre eder. Her anlatı kişisinin ikiliğin bir tarafında yerini aldığı hikâyede Joachim’in izlettiği bir videoyla Avril’in önemli bir hukuk ilkesini hatırlaması boşuna değildir. Sesi duyulmayan Joachim, farkında olarak ya da olmayarak kendisi gibi sesi duyulmayan bir başkası için adaletin sağlanması üzere elini uzatmıştır. Deleuze’e atıfla, “İnsan logos’u Doğa’yla aynı tonda olmadığı sürece içkin olmayacaktır diyen Can Batukan (2016b, s. 84), makalesini şöyle tamamlar: “dilsizin dili Deleuze-Guattari’de olumlanır. Saf içkinlik ve onun sahip olduğu uyum  (ya da bir müzik terimi olarak armoni), tüm yaşayanları ve insanı da kuşattığı ölçüde yaratıcılığın ve düşüncenin de kaynağı olacaktır.  Bu manada Heidegger’de insan varolanın Doğadan ayrılmış bir temel tonsallığa sahip olmasıyla Deleuze’deki saf içkinlik (yani tek tonda, aynı tonda olma ama bununla birlikte sonsuz sayıda ritmi ve melodiyi içerme)  karşılaşır” (2016a, s. 58, 59). Joachim, o tonu bulmaya çok yatkındır.

Jean-Pascal Zadi ve Kodi

Dosch,  düalist düşüncenin kurgusundan ibaret olan ikilikleri bir bütün içerisinde düşünmek ve hakikati idrak etmek için başlattığı tartışmayı, daha kat edilmesi gereken yol olduğunu söyleyerek tamamlar. Muhakemeleri, soruları, bütünün farkına varılmasına olanak veren tespitleri, gerek genel anlatısının gerek yan anlatısının meseleleri ve bunlar arasındaki bağı hep koruyarak hikâyesini inşa etmesi, filminin temel önermesini her sahneyle beslerken Deleuze & Guattari felsefesinin önemli kavramlarından ayırdedilemezlik bölgesinin keşfedilmesi için hayli yetkin bir anlatı evreni tasarlar ve bu keşif, izleyiciye bütün varoluşları kuşatan bir düzenin zorunluluğunu kabul etmekten başka yol olmadığını anlatarak filmde sonuçlanmamış yan anlatılardaki meselelerin çözümü için dişe dokunur bir perspektif sağlar.

Baran Barış

Kaynakça

  • Batukan, C. (2016a). “Deleuze ve Hayvan-Oluş”. Anima-lizm. Altıkırkbeş Yayın: İstanbul.
  • Batukan, C. (2016b). “Bir Kavram Sintesayzırı Olarak Felsefe”. Cogito – 82, Gilles Deleuze: Ortadan Başlamak. Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.
  • Waal, F. de (2017). Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz?. Çev. Ahmet Burak Kaya. Metis Yayınları: İstanbul.
  • Deleuze, G. (2009). Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı. Çev. Can Batukan, Ece Erbay. Norgunk Yayıncılık: İstanbul.
  • Francione, G. L. (2008). Hayvan Haklarına Giriş. Çev. Renan Akman, Elçin Gen. İletişim Yayınları: İstanbul.
  • Ryan, D. (2019). Hayvan Kuramı: Eleştirel Bir Giriş. Çev. Ayten Alkan. İletişim Yayınları: İstanbul.

Bir Cevap Yazın