1985 yılında Donna Deitch tarafından çekilen Desert Hearts (Issız Kalpler), yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olmasının yanı sıra ayakları yere basan, ne yapmak istediğini bilen ve bunu yaparken de birbirinden farklı ancak uyumlu janralar arasında yolculuk eden güçlü, izlemesi keyifli bir seyirlik. New York’tan Nevada kasabası Reno’nun çöllerle çevrili taşrasına gelen Vivian Bell (Helen Shaver), burada kendisini hayli yabancı hisseder ve işlerini çabucak bitirip şehre geri dönmek ister. Yalnız misafir olduğu evin üvey kızı Cay Rivvers (Patricia Charbonneau) ile tanıştığında her şey değişmeye başlayacak, kendisini de aslında hiç tanımadığını anlayacaktır.

Donna Deitch’in, senaryoda imzası olmamasına rağmen hem filmin uyarlandığı Desert of the Heart başlıklı romanın yazarı Jane Rule ile, hem de senarist Natalie Cooper ile çok iyi anlaştığı aşikâr. Desert Hearts, tadına doyulmayan jazz, blues, rock müzikleri eşliğinde bolca çölle çevrili yol sekanslarıyla 1991 yapımı Thelma & Louise’in öncüsü olduğunu bize kanıtlarken bir yandan da taşra, şehir, muhafazakarlık ve kozmopolit yaşam tarzına dair çokça şey söylüyor. Filmde ön planda olan tüm karakterlerin kendilerinde ağır basan yönleri, karakter özellikleri mevcut. Bunun en belirgin olduğu karakterler ise elbette protagonistlerimiz Vivian Bell ile Cay Rivvers.

Vivian Bell New York’ta belli bir kariyer yapmış, tanınan bir profesör iken eşiyle boşanmak üzere olan, işlemlerin tamamlanması için avukatının yaşadığı Reno’ya gelmiş bir karakter. Başlarda kendisiyle ilgili kilit nokta diyebileceğimiz yanlarını hemen öğreniyoruz. Taşraya son derece yabancı, oldukça ketum ve duygularını açık etmeyen, kapalı bir kadın. Cay Rivvers ise onun tam aksine son derece dolu dizgin yaşayan, içinde bulunduğu toplum içerisinde adeta kendisini gerçekleştirmiş bir genç. Lezbiyenliğini dolu dizgin yaşarken evde birlikte yaşadığı üvey annesine çizgi çekmiş, aynı arazi içinde küçük bir kulübede adeta kendi küçük şehrini kurmuş birisi.

Cay’in üvey annesi Frances Parker ise (Audra Lindley) son derece muhafazakâr, eşini kaybettikten sonra yalnızlıktan muzdarip, aslında evlerinin direği olan, her bilindik muhafazakâr Amerikan ailesinde olduğu gibi “güçlü bir erkekten yoksun”, hayatını sürdürmekte zorlanan orta yaşının biraz üstünde bir kadın. Oğlu Walter ile (Alex McArthur) ilişkisi fena gibi gözükmese de Cay ile net bir şekilde aralarında sürdürdükleri soğuk savaş filmin de önemli yanlarından birini oluşturuyor.
Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Vivian ise Cay’le samimiyet kurmaya başladıkça kasaba hayatına da alışmaya, aslında olduğunu sandığı kişi olmadığını, yorucu, kozmopolit Amerikan şehir hayatının dışında da bir hayatın gayet mümkün olduğunu öğrenmeye başlıyor. Bunlar yaşanırken de elbette Frances ile de arasında soğukluklar olmaya başlıyor. Frances tarafından evine yerleştiğinde gayet sıcak, samimi karşılanan Vivian, giderek Cay’le yakınlaştıkça Frances onun karşısına muhafazakâr Amerikan toplumunun yüzyıllardır benimsediği normların temsilcisi olarak çıkıyor. Frances’in bunu yapmasının sebebi aslında Vivian’ın karşı tarafa, kendi deyişiyle “normal olmayanların”tarafına geçiyor olması. Frances gibilerin sayısı azalırken, Cay gibiler ise özgürleşmeye devam ediyorlar.

Filmdeki karakterlerin siyasi ve sosyolojik arka planlarını, bu yöndeki hareketlerine değinirken elbette dönemin Amerika’sına da göz atmamız gerekiyor. 1959 Amerika’sına konuk olduğumuz film, Soğuk Savaş’ın dolu dizgin sürdüğü, birçok bakımdan Amerikan toplumunun hayal kırıklıklarına uğradığı ve insanların birbirlerine karşı kalın çizgiler çizdikleri, kendileri haricinde dışarıya karşı set şeklinde duvarlar ördükleri bir dönemde geçiyor.

Aynı zamanda hızlı, hareketli, özgür 60’ların gelişi de Cay’le ve onunla sevgili olarak içinde bulunduğu, toplumsal normlara uyarak kendisi kazandığı statüsünü tamamen kendi isteğiyle bir kenara iten Vivian üzerinden sembolize edilirken kuralları, kırmızı çizgileri olan Frances ise artık yaşlı, muhafazakâr, dışlayıcı Amerikan toplumunu temsil ediyor. Bunlar yaşanırken film, türden türe de başarıyla atlıyor. Yol filmi olurken oradan queer’e, oradan hafif bir romantik komedi gibi gözükürken son derece ciddi sosyolojik, siyasi çıkarımlara da açık keskin bir filme evriliyor.

Çoğu sahnede çöl görüntüleri oldukça fazla yer kaplarken Vivian ile Cay artık birbirlerine açılıp kendilerini yaşamaya başladıklarında söz konusu sahneler daha az görünmeye başlıyor. Burada yönetmen Donna Deitch ile görüntü yönetmeni Robert Elswit’in son derece kıvrak zekalarını tebrik etmek gerekiyor. Çöl görüntüleri özellikle New York gibi kozmopolit bir metropolden taşraya gelen, burada kendisini karşılayan devasa bir yabancılaşma ve olası yalnızlık duygusunun karşılığı olarak filmin sinemasal dilinde çok önemli bir yer kaplıyor. Çöl görüntüleri yerini ışıltılı görüntülere bıraktıkça da Vivian’ın artık o duyguları hayatından tamamen çıkartmış olduğunun farkına varıyoruz. Bunlarla birlikte Vivian kendini buldukça dönüşümünü yaşamaya, aslında olmak istediği kişi olmaya başlıyor, o da tıpkı Cay gibi bir otel odasına yerleşerek bir bakıma kendi küçük alanında özgürlüğünü ilan ederek Amerikan modern yaşam tarzına, kariyerine, geçmişine sırtını dönerek hayatındaki devrimini tamamlıyor. Bunu yaparken elbette çekincelerini de dile getirmekten geri kalmazken Cay’in müthiş özgüveni, açık sözlülüğü ve cesaretiyle de olası mahalle baskısına karşı kılıcını kuşanıyor.

