Site icon Dial M for Movie

EMILIA PEREZ: Ruhun Derinliklerinden Gelen Ses Susturulamaz

2001 yapımı Read My Lips (Dudaklarımı Oku) ile sinema sahnesine görkemli bir giriş yapmasının ardından The Beat That My Heart Skipped ile gönülleri fetheden, 2009’da ise Un Prophète (Yeraltı Peygamberi) ile kariyerinin ilk modern başyapıtını sunan, ardından Rust and Bone (Pas ve Kemik) ile bizi hiç alışık olmadığımız bir aşk hikayesinin içinde dokunaklı bir yolculuğa çıkaran Fransız yönetmen Jacques Audiard, bu yıl son derece özgün bir müzikal suç dramı olan Emilia Pérez (2024) ile karşımıza çıkıyor. Bu yazımızda siz okuyucularımıza 23. Filmekimi’nde deneyimlediğimiz Emilia Pérez’in eleştirisini sunuyoruz. İyi okumalar dileriz.

KONU

Meksika’nın tanınmış kartel liderlerinden olan Manitas Del Monte (Karla Sofia Gascon), ünlü avukat Rita Moro Castro’yu (Zoe Saldana) kaçırdığında ondan istediği son derece beklenmedik ve şaşırtıcı istek bu iki kişinin hayatını sonsuza dek değiştirecek, büyük güzellikler açmasının yanında büyük bedellerin de ödenmesine neden olacaktır.

Karla Sofia Gascon & Adriana Paz

ELEŞTİRİ

Jacques Audiard, Meksika’nın kangrenleşmiş kartel savaşlarına derinlemesine dalıyor gibi gözükürken seyircisine sürpriz yapmayı son derece sevdiğini ispat ediyor adeta bizlere. Daha bilindik bir sinema dilini elinin tersiyle iterek film bir queer hikayeye, bir trans hikayesine evrildiğinde bunun içine kartel, kadın cinayetleri, Meksika’nın kaybedilerek vahşice katledilmiş milyonları gibi konuları da başarıyla harmanlıyor. Bunu yaparken çoğu yerde araya giren müzikal sos, aslında tam da yönetmenin yapmak istediğini yapmayı başarıyor: Bir dayanışma oluşturmak. Filmi çok ağır bir hikayeye dayandırarak klasik Hollywood anlatısını baz alabilecekken, müzikal anlatıya kaydırarak seyircinin içindeki ateşe de, ruha da hitap etmeyi kusursuzca başarıyor Audiard.

Zoe Saldana

Ancak bu olurken bazen de değindiği çok ciddi konulardan kopma riskini de göze almış oluyor ve bazı sahnelerde bunun maalesef önüne de geçemiyor. Film elbette tamamıyla Meksika Uyuşturucu Savaşı’na odaklanmıyor ancak deştiği konuların ağırlığı karşısında kimi zaman dozu çok yüksek olan müzikal sekanslar filmden kopmayı da beraberinde getiriyor. Bunun haricinde özellikle başrol oyuncuları Zoe Saldana ile Karla Sofia Gascon’un yakıcı uyumu karşısında ister istemez bizleri içine almayı başarıyor film. Hızını hiçbir şekilde kesmeyerek oldukça hareketli bir kamera kullanımı, çok canlı ve pastel renkler, canlı ışıklar derken Emilia Pérez gerçekten son yılların en özgün yapımına, adeta ateşi andıran bir filme evrilmeyi başarıyor.

Zoe Saldana & Karla Sofia Gascon

Bunları gerçekleştirirken kesinlikle en kusursuzca yaptığı şey ise herhangi bir cinsiyeti öne koymadan, göze sokmadan sadece saf bir insan hikayesi anlatması aslında. Son derece acımasız bir kartel liderinin trans bir kadına dönüşmek istemesindeki insaniliği, bu kadar riskli bir karakter seçimi yapmış olmasına rağmen son derece cesurca seyircisine geçirmeyi başarıyor film. Ayrıca bu noktada oldukça etkileyici ifadeleri bulunan şarkı sözlerinin, yani müzikal sekansların etkisini yeterince övmezsek kesinlikle filme haksızlık etmiş oluruz. Açıkçası bir trans hikayesinde bu kadar maskülenitenin, maçoluğun ve “erkekliğin” yoğun bir şekilde yaşandığı bir coğrafya olan Meksika’da, üstelik bir uyuşturucu kartelinin lideri üzerinden bir toplumsal cinsiyet, trans hikayesi anlatmak hakikaten herkesin harcı olmayan bir karar. Ne dersek diyelim Emilia Pérez olmadan önce Manitas Del Monte, yaptıklarıyla, işlediği suçlarla Pablo Escobar’dan veyahut Los Zetas’tan, Cali Karteli’nden farklı olmayan birisi gibi görünürken avukatı Rita’yla ilk buluşmasında sarf ettiği sözler, şarkılar onun sadece bir insan olduğunu, çok güçlü duyguları ve üzerine basa basa söylediği, film boyunca da neredeyse hep kendisinin ağzından duyduğumuz arzu meselesine yaptığı vurgu Rita’yı da ve aslında dolayısıyla bizi de harekete geçirmeye yetiyor.

Zoe Saldana & Karla Sofia Gascon

Arzu kavramını bu denli güçlü bir şekilde işleyerek aldığı bütün risklerin üstüne kalın bir çizgi çeken Emilia Pérez, yeni hayatında oldukça güçlü bir sosyal aktiviste evrilirken geride bıraktığı ailesinden de kopamıyor. Özellikle çocuklarına duyduğu özlem ve arzu her daim ruhunun derinliklerinde dolaşırken edindiği yeni kimliğinin getirdiği mutluluk da adeta gözlerinden okunuyor. Buralarda özellikle filmin kurgusu da sonuna kadar övülmeyi hak ediyor. Yıl bilgilendirmesi yapılmayan ancak kapanıp açılan ekranlar bize zamansal geçişleri işaret etmekte çok başarılı, aynı zamanda kullanılan bu teknik filme kesinlikle masalsı bir hava da katıyor diyebiliriz. Bir varmış bir yokmuş anlatısına son derece uyan bir hikayeye sahip olan film, aktarmakta olduğu dünyanın vahşetine çok fazla girmeden aslında çok sade ama bir yandan da çok güçlü bir cinsiyet dönüşümü hikayesi anlatıyor. Bunu yaparken diğer meseleler filme oldukça dozunda eklenmiş soslar misali karşımıza çıkıyor.

Karla Sofia Gascon

Kurgunun bu büyük başarısı, karakter yazımlarının da son derece güçlü olduğunun altını başarıyla çiziyor. Manitas, yani yeni kimliğiyle Emilia Pérez dışında onu öldü bilen genç ve cüretkar eşi Jessi’yi de (Selena Gomez) yepyeni bir hayatın eşiğinde, sevgilisi Gustavo’nun (Edgar Ramirez) kollarında görüyoruz. Özellikle Jessi ile Gustavo’nun sahnelerindeki neon ışık kullanımı ve sarı rengin hakimiyeti ikilinin ilişkilerinin “dobralığına” ve aşklarının, birbirlerine olan bağlarının çok güçlü olduğuna dair vurgu yaparken ikisinin geleceğinin ne olabileceğine dair de bizlere bilgi vermekten çekinmiyor. Jessi’nin Emilia’yı Emilia olarak tanıması, ‘ölen eşinin’ bir kuzeni olarak bilmesi başlarda göze çarpmazken birlikte geçirdikleri vakit arttıkça onların da birbirlerine karşı hiyerarşik bir çatışmaya girmelerini, toplumsal cinsiyet ve kadına biçilen rol gibi konularda çatışmalarını da beraberinde getiriyor. Ancak buralarda elbette Emilia’nın özel durumu ışığında konuyu düşündüğümüzde açıkçası ne diyeceğimizi pek bilemiyoruz.

Selena Gomez

Ancak film ilerledikçe Emilia’nın içindeki Manitas Del Monte’nin tam olarak ölmediğini, onu ruhunun derinliklerinden tam olarak kazımadığını da görüyoruz. Yer yer Jessi’ye yaptığı zorbalıklar, Gustavo’yu dövdürmesi gibi sahneler insanın tanımsızlığının ve muğlak bir canlı olduğunun hatırlatmasını son derece güçlü bir şekilde yapıyor. Öte yandan bir diğer önemli konu ise Emilia Pérez’in özellikle kendini kaptırdığı aktivist duruş, bağış organizasyonları gibi meselelerin dünyanın her yerinde aslında nasıl bir ikiyüzlülük şeklinde yürüdüğünü bize gösteren son derece güçlü sahneler olarak göze çarpıyor. Aslında müzikal sekanslar da en büyük gücünü buralarda gösteriyor ve film bu anlarda keskin bir hicve de evriliyor. Burjuva sınıfının ikiyüzlülüğün yüzümüze sert bir tokat misali çarptığı bu sahnelerde Rita’nın kendini kaptırarak, son derece içten söylediği şarkı sözleri o cemiyetin, o dünyanın sahteliğini sonuna kadar gözler önüne seriyor. Finale doğru giderken film son derece ağır seçimler yaparak dünyanın elbette güllük gülistanlık olmadığını da bize hatırlatıyor. Olası bir mutlu sonun realiteden kopuk olacağının da farkında olan Audiard’ın yaşanılan, yaşanmakta olan ve daha doğrusu yaşatılan dünyanın acımasızlığıyla sonlanan filmi asırların birikmiş isyankarlığıyla son bulurken protestliğin gerekliliğini de vurguluyor.

Deniz Kuş

Exit mobile version