Site icon Dial M for Movie

Ümitle Ümitsizlik Arasında… – GÜZEL BİR GÜN İÇİN

2024’te sanat yaşamının yetmişinci yılını kutlayan Haldun Dormen, yazdığı ve yönettiği oyunlar, canlandırdığı karakterler, yetiştirdiği öğrencilerle Türk tiyatrosunun tarihinde her zaman ayrı bir yere sahip olmuş ve olacak bir usta. Meslek yaşamının ilk on yılında tiyatroda düşlediklerini gerçekleştirmesi, 1960’lı yıllarda yeni düşler kurup onları da gerçekleştirmesine olanak tanımış ve böylece sinemadaki yolculuğu başlamıştır. Dormen, yönetmenliğini üstlendiği ilk filmi Bozuk Düzen’in ortaya çıkış hikâyesini anılarında şöyle anlatır:

Benim için yeni bir şeyler denemenin zamanı gelmişti. Tiyatro konusunda iyice tatmin olmuştum Türkiye’ye döndükten sonraki yıllarda. Artık çoktandır içimde sakladığım sinema serüvenine atılabilirdim. Bunu tiyatronun yönetim kuruluna bildirince birkaç karşı koymadan sonra kabul ettirdim film çalışması yapabileceğimizi. O günlerde Atlas Sineması’nın eski müdürü Galip San’ı da almıştık aramıza. Babamı da kandırdıktan sonra H.D.F adında bir film şirketi kurduk o yılın hemen başında. Şirket kurulduktan sonra kolları sıvayıp senaryo aramaya koyuldum. Önemli olan etkili bir konu, sevebileceğim bir öykü bulabilmekti. Uzun araştırmalardan sonra Güner Sümer’in Kadıköy Tiyatrosu’nda başarıyla sahneye koyduğu Bozuk Düzen adlı yapıtını filme çekmeye karar verdim oyunu izlediğim gece. (Dormen, 2017, s. 249)
Erol Günaydın, Altan Erbulak

Haldun Dormen, Altın Portakal ile ödüllendirilen bu ilk sinema tecrübesinden hemen sonra senaryosunu Erol Günaydın ve Erol Keskin’in yazdıkları Güzel Bir Gün İçin (1965) adlı filmi yönetir. İkinci film de Antalya’dan “Yılın en başarılı filmi” ödülüyle döner; ancak sinema tarihinde birçok filmin başına gelen, Dormen’in yönettiği iki filmin de başına gelir. Festivalde ses getirmesine ve aldığı ödüllere karşın filmler gösterime girdiğinde hak ettiği ilgiyi göremez. Ticari açıdan olumsuz sonuçlanan iki sinema tecrübesi üzerine “Filmlerde kaybettiğim bir milyon liraya yakın parayı tiyatronun sırtına yüklemekten başka çare yoktu. Bunun yanı sıra iki filmin sırtıma yüklediği korkunç borç, bir üçüncü film yapmamı olanaksız hale getirmişti” diyen Haldun Dormen’le sinema izleyicisi, sonraki yıllarda canlandırdığı karakterler vesilesiyle buluşsa da onun yönettiği başka filmleri izleme şansını bulamaz (Dormen, 2017, s. 259). Bu filmlere dair – izleyici açısından – bir başka talihsizlik, Bozuk Düzen’in ne yazık ki kimsede bir kopyasının olmaması. Güzel Bir Gün İçin ise izleme şansımızın olduğu bir film ve ben Bozuk Düzen’in bir gün, bir arşivde bir kopyasının bulunacağına dair ümidimi saklı tutarak bu yazıda Dormen’in ikinci filmini ele alacağım.

Erol Günaydın, Nisa Serezli

Oyuncu kadrosunda Belgin Doruk, Erol Günaydın, Altan Erbulak, Ayfer Feray, Tuncel Kurtiz, Metin Serezli, Nisa Serezli, Turgut Boralı, Hüseyin Kutman, Bilge Zobu, Tuncer Necmioğlu, Tolga Aşkıner, Yüksel Gözen, Füsun Erbulak, Suna Keskin, Göksel Kortay, Erol Keskin ve Haldun Dormen’in yer aldığı Güzel Bir Gün İçin, İstanbul’un uyanışıyla açılır. Bu sekanstaki anlatıcı sayesinde başından itibaren izleyicisiyle diyalog kuran ve anlatı boyunca dış ses anlatıcı aradan çekildikten sonra da bunu koruyan filmde kamera, işine bir an önce yetişme telaşında olan ya da çoktan işinin başına geçmiş, çarşıları doldurmuş insanlarla çizilen bir İstanbul panoramasının devamında henüz uyanmamış, sessiz sedasız bir sokağa girer ve “Gelin şu evlerden birine girelim. Sahibini uyuyorsa uyandıralım, onu da insanların koşusuna katalım” diyen anlatıcının davetiyle başkarakterlerinden Abbas’ın (Erol Günaydın) hikâyesini takip etmeye koyulur.

Abbas ile filmin diğer başkarakteri Sadık’ın (Altan Erbulak) hikâyeleri ümit ve hüznü bir arada aktarır izleyiciye. Filmin başında gördüğümüz o sessiz evin içinde gündelik koşturma çoktan başlamıştır. Abbas, eşinden ayrıldıktan sonra üç çocuğu ve kardeşi Zarife’yle (Nisa Serezli) yaşamını sürdürürken eviyle çocuklarının bütün sorumluluğunu kardeşinin üzerine bırakması, sabah akşam tanık olunan tartışmalarının temel sebebidir. Düşlediği yaşama erişemeyen taraflardan biri, geçici çözümü akşamları arkadaşıyla gittiği meyhanedeki dertleşmelerle bulurken diğeri, benzer bir olanağa sahip değildir. Evin düzenini sağlamak, kirayı ödemek, çocukların gereksinimlerini karşılamak için kendisini ikinci plana atmak zorunda kalan Zarife, o sabahla örneklendirilen yorucu, yıpratıcı koşullardan da, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen Abbas’tan da şikâyetçidir. Filmde bir yan hikâye olarak karşımıza çıkan Zarife’nin yaşantısı, başlı başına bir anlatı inşa edecek gizili barındırmakla birlikte Güzel Bir Gün İçin’in anlatısında Abbas’ın karakterini her yönüyle tanıyabilmemiz için var olan yardımcı öğelerden biri olarak yer alır. Hem Haldun Dormen’in rejisi hem Erol Günaydın’ın performansı, pirüpak bir kahramanı sunmak yerine Abbas’ın zaaflarını da işleyerek onu kurmaca dışı dünyadaki gerçekliğe yakın bir çizgiye getirir. Zarife’nin anlatıdaki varlığı, Abbas’ın bencilliğinin görünür kılınmasına olanak tanır. Sadık’la dostluğunda ise ortak ümitleri, karamsarlıkları ve düş kırıklıklarıyla Abbas’ı Abbas yapan diğer özellikleri belirir.

Tolga Aşkıner, Haldun Dormen

E. M. Forster, Roman Sanatı adlı kitabında roman kişilerini düz ve çember kişiler olarak iki grupta ele alır. Düz roman kişilerinin tek bir nitelik ya da düşünceden oluştuğunu, bir roman kişisine birden çok özellik dâhil edildiği zaman onun çember kişilere dönüştüğünü belirtir. Aynı zamanda düz kişiler, kolayca tanınabilecek özelliklere sahipken ve böylece okurun aklında değişmez bir biçimde yer edinirlerken çember kişiler, onlara kıyasla karmaşık bir yapıdadır (Forster, 1985, s. 105 – 119). Sinemada inşa edilen anlatıların kişilerini çözümleyen Seymour Chatman, Öykü ve Söylem: Filmde ve Kurmaca Anlatı Yapısı adlı kitabında bu kişilere ilişkin şu değerlendirmeleri yapar:

Düz karakterin davranışları büyük ölçüde öngörülebilir. Öte yandan çember karakterler, bazıları birbirleriyle çatışan hatta çelişen farklı karakteristik özelliklere sahiptir. Onların davranışları öngörülemez. Değişebilir, bizi şaşırtabilirler. Yapısalcı söz dağarcığını kullanarak, düz karakterin paradigması yöneltilmiş ya da amaçsal iken, çember karakterin paradigmasının yığın halinde olduğunu söyleyebiliriz. Düz karakterin etkisi, onun belirli bir yönelimi olmasından gelir […] Çember karakterler ise “eklenmemelerine” rağmen çok daha güçlü bir yakınlık uyandırabilirler. Onları gerçek insanlar olarak hatırlarız. Tuhaf bir biçimde tanıdıktırlar […] Karakterlerin bizi şaşırtma yeteneği olmasından bahsetmek, onların “açık uçlu” olduklarını söylemenin başka bir yoludur […] Çember karakterler açık yapılar olarak işlerler, ilerleyen aşamalarda üzerlerinde düşünülmeye elverişlidirler. (2008, s. 123, 124) 
Erol Günaydın

Güzel Bir Gün İçin’in başkarakterleri, bir yanlarıyla Orhan Veli’nin şiirlerinde gördüğümüz “sokaktaki insanı” yansıtır.[i] Her sabah erken saatte kalkıp işine yetişmeye çalışan; kentin sokaklarında, toplu taşımada, bir esnaf lokantasında, geceleri belki bir meyhanede pek çok kez görülen insanlardandır Abbas ile Sadık. Peki, kolayca tanınabilecek bu ve benzeri özellikleri nedeniyle onları düz kişiler grubunda dâhil edebilir miyiz? Gerek Dormen gerek Günaydın ve Keskin, anlatıyı oluştururken karakterleri bir tipe indirgemek yerine yukarıda da söz ettiğim tezat özelliklerle yapılandırarak düz kişilerin ötesinde örnekleri izleyicinin karşısına çıkarmıştır. Evet, hem Abbas’ın hem Sadık’ın yaşam karşısındaki ürkeklikleri, karamsarlıklar, anlatının önemli bir bölümündeki yılgınlıklarıyla çok tanıdık düz kişileri çağrıştırırlar ama düşleri, bir an bile olsa onların “yoldan çıkmalarına” neden olur. Chatman tarafından belirlenen özelliklere atıfla, öngörülemeyecek davranışlar da sergilerler. Hiç olmayacak bir işe kalkışıp onu da yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Anlatının finalinde vardıkları yer, bu ikilinin yaşamlarında başta dile getirdiğim ümit ve hüznün yine bir arada bulunduğunu gösterir. Çember karakterlerde olduğu gibi tam bir dönüşüm gerçekleştiremeseler bile paradigmalarında birbiriyle çelişen özelliklerin bulunması nedeniyle üzerlerinde düşünülmeye elverişlidirler.

Metin Serezli (solda) ile Erol Günaydın

Sadık, bir sahnede “Ümit de olmasa neyle avunup yaşayacağız be Abbas? İçimizde o ‘belki’ yok mu? Ah o ‘belki’… Ne geliyorsa başımıza onun yüzünden geliyor” der. “Bakarsın olur” duygusudur Abbas’la Sadık’ı başta tanıdığımız kişilikleriyle çelişecek bir maceraya sürükleyen. Öyle gelgitler yaşarlar ki “belki” ile başlayan tümcelerinin devamında ümitsizliğin galip geldiği bir başka tümce gelir mesela: “Belki diye diye kırka merdiven dayadık”. Süreğen ümitsizlikleri, kendilerinin dışındaki kişi ve koşulları da zaman zaman yanlış yorumlamalarına neden olur. Örneğin Abbas, çalıştığı mağazadan iş arkadaşı Cemile’yi (Belgin Doruk) sevmektedir. Sadık’a göre Cemile’nin Abbas’a ilgi duymamasının nedeni paradır. Oysa Cemile’nin yine mağazadan arkadaşları olan Zeki’yle (Metin Serezli) konuşmalarında Abbas’la bir ilişkiye başlama arzusu olmasa da onun mutluluğunu temenni ettiğini öğreniriz.[ii] Anlatıda bir yan hikâye olarak işlenen AbbasZeki karşıtlığında Zeki’nin tercih edilen erkek olmasının nedeni genel tavrı ve elbette özgüvenidir. Sinikliği, yaşamının her alanında Abbas’ın üzerine bir gölge gibi düşmüştür. Ne var ki Abbas, Sadık gibi düşünerek maddi durumunun ve üç çocuklu bir dul oluşunun Cemile’yle aralarındaki en büyük engel olduğuna inandırmıştır kendisini. Yaşamının genelinde olduğu gibi aşkta da ümitsizliği kanıksaması, geleceğinin “Bu yaşta ilerisi için hayal kurulur mu? İlerimiz yok ama kuruyoruz işte” tümceleriyle özetlediği duygu üzerinde biçimlenmesine sebep olur. Öylesine yerleşmiş bir duygudur ki bu, alacak verecek hesabı yapmadıkları, patrondan azar işitmedikleri, keyfine yaşadıkları bir gün düşünün gerçeğe dönüşme olasılığı onlardan günden güne uzaklaşmaktadır. Yine bir sahnede Sadık, o düşün gerçekleşmesi durumunda çektireceği fotoğraftan söz eder. O günü fotoğraf aracılığıyla belgelemek ve korumak ister adeta ama finaldeki koşulları, onlara bir fotoğraf çektirme değil, anca bir resim yaptırma olanağını verir.

Belgin Doruk, Erol Günaydın

Abbas’la Sadık’ın paradigmalarına onların karakteriyle taban tabana zıt bir özelliğin eklenmesi, Abbas’ın işten kovulmasından sonradır; fakat bu yenilgisinde bile derdi, yeni bir iş bulana kadar geçimini sağlamakta zorlanacak olması değil, Cemile’yi her gün göremeyecek olmasıdır. Diğer deyişle, karakteri eyleme geçiren duygu, muhtemelen yaşamı boyunca tam anlamıyla erişemediği bir sevgidir. Koşullarını değiştirirse ona ulaşacağını sanır. Sadık ise olan bitene başka bir gözle bakabilmesi için bir pencere açar Abbas’a. Hem kardeşinden hem çocuklarından ilgi ve sevgisini sakınırken Cemile’den sevgi görmek isteyen Abbas’ı en yakınlarıyla kurduğu ilişkideki eksikleriyle yüzleştirecek bir uyarısı olur. Çocukların büyüdükleri koşulları, kendisinin ve Abbas’ın çocukluklarındakine benzetir. Şefkat görmeyenin şefkat göstermekte zorlandığının farkındadır. Hemen akabinde bu boşluğu biraz olsun doldurabilmek için Abbas’ın çocuklarına masal anlatmayı teklif eden Sadık, birbirine zıt gibi görünen iki tepkiyle karşılaşır. Bu teklife çocuklardan biri çok mutlu olurken diğeri terslenerek karşılık verir. İki tepkinin altında yatan duygu ortaktır aslında: Bir çocuk, o boşluğu doldurma şansını elde ettiğinde buna hemen olumlu yanıt verirken diğeri, o eksikliğini göstermekten kaçınır.

Sadık’ın çocuklara anlattığı masalda ormandan kente gelip bir arpa boyu yol alabilen iki ayının hikâyesi, filmin finaline yönelik bir başka ipucudur. Abbas’ın cüretiyle ikilinin yanlış bir yola sapmaları sonrasında filmin atmosferi de koşut biçimde farklı bir görünüm kazanır. Bu defa koşuşturmaları, mutlak bir mağlubiyeti getirir. Cemile’yle Zeki’nin düğün haberi, Abbas için en ağır darbe olur. Hayıflanmaktan başka yapacağı bir şey kalmadığında Sadık, düşlerindeki o güzel günün resmini çizmeye başlar. Dilinde hâlâ biraz olsun ümidi vardır. “Yaşamak güzel şey. Nasıl olursa olsun güzel şey” diyerek Abbas da onu destekler. Bir başka Garip şairinin, Melih Cevdet Anday’ın “Çok Güzel Şey” şiirini çağrıştırır bu sohbetleri:

Yaşamak güzel şey doğrusu 
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu. (Anday, 1996, s. 94).
Hüseyin Kutman, Tolga Aşkıner, Haldun Dormen, Erol Günaydın, Altan Erbulak

Karşılarındaki duvar, düşlerinin resmiyle dolar. Neler vardır düşlerinde? İkisinin de en temel arzuları olan sevgi, başroldedir. Düş sahnesindeki bir ayrıntı – Zeki’nin bir yere kadar Cemile’ye eşlik edip sonra kenara çekilerek Abbas’la Cemile’nin “mutluluğuna” tanıklık edişi – Abbas’ın her şeye rağmen içinde tuttuğu “bakarsın koşullar değişir” tümcesiyle özetleyebileceğimiz ümidini imler. Anday’ın şiirinde sözünü ettiği gücünü kuvvetini toplayabilmek için tutunur bu duyguya. “Belki”ler zihninde çoğalır sanki: Belki yine şiirdeki gibi kimseden korkmadığı, iyi günler beklediği, bu günlerin geleceğine inandığı, ruhunu karartmadığı bir gün… Nâzım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” şiirinde geçen, en karamsar olunabilecek anda dahi yaşama bağlılığı kuvvetlendiren “biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına” dizesindeki gibi bir iyimserlikle tamamlanır Güzel Bir Gün İçin’deki karakterlerin hikâyeleri (2008, s. 907). Abbas’la Sadık çıkmaz sokağa girdikleri zaman, böyle bir aydınlığa açılan pencerenin varlığı da – filmdeki karakterlerin aksine – Haldun Dormen’in yaşama bakışında hep koruduğu iyimserliğin ve ışığın bir tezahürüdür bana kalırsa.

Baran Barış

Kaynakça


[i] “Orhan Veli Şiirinde Yol, Yolculuk ve Gurbet” başlıklı yazısında Gültekin Emre, Memet Fuat’a da atıf yaparak şunları kaydeder: “Değişen yaşam biçimlerini ince bir humorla ele alan Orhan Veli, sokaktaki insanın dilini şiirine sokar. Memet Fuat’ın saptamasıyla ‘emekçi sınıfına çok yakın bir yerlerde duran küçük kentsoyluların, sessiz, ezik, dertli insanların dilini’ benimser. ‘Bu dertliliğin içine küçük mutluluklar serpiş’tirir ‘ama umutsuzluk hep egemen’dir” (2011, s. 189). Haldun Dormen’in filminde de Orhan Veli’nin şiir dünyasıyla ortaklaşan bir atmosfer hâkimdir. Güzel Bir Gün İçin filmi, başta adında duyumsatılan ümitle birlikte karakterlerinin sessizliğini ve dertlerini duyulur duruma getirir ve başından finaline kadar o küçük mutluluklar ve ümitlerle ümitsizlik arasında salınan karakterlerinin duygu durumlarını betimler. Ayrıca filmin bir başka özelliği daha örtüşür Orhan Veli şiiriyle. Nahit Ulvi Akgün, bir şiir seçkisine sokaktaki insanın dünyasını yansıtan “süssüz, duru, söz oyunlarından arınmış, yalansız dolansız şiirler olduğu için” Orhan Veli şiirlerini aldığını ifade eder (akt. Tuncer Uçarol, 2011, s. 285). Güzel Bir Gün İçin’in sadeliği, biçemsel olarak da Orhan Veli şiiriyle diyalog kurabilmesini sağlar ve izleyiciye bu yönde de farklı bir çözümleme olanağını sunar.

[ii] Nitekim Sadık da benzer bir gönül meselesini çözmeye, Zarife’ye açılmaya çalışmaktadır ama onun da düşü – Zarife’nin Sadık’a gösterdiği yakınlığa rağmen – gerçeğe dönüşmez ve bu hikâyede de engel, para değildir.

Exit mobile version