Site icon Dial M for Movie

PRIMETIME: Gösteri Toplumunda Kaptan Ahab Sendromu

Dial M for Movie olarak yerinde takip ettiğimiz 83. Venedik Film Festivali’nin bir diğer öne çıkan filmlerinden olan Primetime (2026), Chris Hansen‘in NBC‘nin Dateline programındaki To Catch A Predator dönemini neon estetiğiyle harmanlayarak medya kapitalizmini bir bağlamda gözetlenme durumunun anatomisi haline getiriyor. Filmi bu bağlamda tamamen Chris Hansen biyografisi olarak değerlendirmemek gerekiyor; daha çok röntgencilik ve ceza pornosu üzerinden ilerleyen temalar filmi kendi formuyla buluşturuyor, bu da filmin ilham almış olduğu Hansen’in dünyasını bir şekilde metalaştırıyor. Hansen bu bağlamda bir birey olmaktan çıkıp tamamen ortada vuku bulan eylemlerin kuklacısı haline geliyor. Filmin yönetmeni Lance Oppenheim, karakterlerine hayat verecek olan isimleri seçerken sekanslarda birbirlerinden oldukça zıt yansımalar yapan oyuncuları tercih etmiş. Bunlar arasında Robert Pattinson (Chris Hansen), Merritt Wever (Andie Bender), Anna Faris (Mary Joan Hansen), Skyler Gisondo (Dan Plumb) ve Phoebe BridgersTony Revolori gibi isimler bulunuyor. 

Robert Pattinson

Robert Pattinson başrolde çok iyi, Anna Faris de aynı şekilde, yan rollerde ise şarkıcı ve söz yazarı Phoebe Bridgers beyazperdedeki ilk rolünde parlamayı ve filme belli bir müzikalite katmayı başarmış, sırf ses kullanımındaki dalgalanmalar nedeniyle Skyler Gisondo için de aynı nitelemeyi yapmak mümkün. Dönemin popüler reality show heyecanını izleyicilere hızlıca ulaştıran bir yapım olarak da bilinen Hansen’in programının dinamiği her ne kadar günümüz standartlarında kendisine bugün benzer bir örneği akla getirmeyen bir formatta olsa da Primetime’ı izlediğinizde dönemin fenomen program yapısının dinamiğine kendinizi doğrudan atabilirsiniz. Karakterlerin metodik dokuları, kurgu ile belgesel arasına sıkışmış olan bilinçli sınırı, anlatının karanlık mizahı izleyiciye sistemin kurbanı değil doğrudan onun üreticisi olduğunun mesajını veriyor. Bu anlamda güncel mesaj trafiğini de uyandıran Oppenheim, adaletin etik davasını tüketilebilir bir imge haline dönüştürüyor.

Skyler Gisondo

Dijital Gözetimin Etik Entropisi 

Primetime, simulakrumlar merdiveninin dördüncü aşamasına daha ilk sekanstan itibaren hızlı bir giriş yapıyor. Tamamen kendi kendine var olan bir gerçekliğin temelinden güç alan bu yapıdaki bir yaşam formu filmin gerilim simülasyonunun derecesini de yukarı çekiyor. Gerçek suç ve adalet birebir stüdyo duvarlarının arasına sıkışmışken ve sadece o duvarlar arasında nefes alıp verebiliyorken ortam tamamen tasarlanmış ahlaki bir tiyatro sahnesine dönüyor. Bu noktada filmin görüntü yönetmeni olan David Bolen’in dokunuşları dikkat çekiyor. Nitekim film yapısı gereği belli bir belgesel niteliği havası taşıması gerekirken görsel düzlemde tercih edilen dinamikler sayesinde filmin belgesel yönünün zinciri kırılıyor. Kurgu ve gerçeklik arasındaki ontolojik durumu doğrudan eriten bu türden dokunuşlar Primetime’a kendi anlatım dilini yaratması için bir nevi alan açıyor. Tüketilen trajedilerin birer birer ekrana yansıması gösteriye dönüştüğü andan itibaren trajik yanını tamamen kaybediyor. 

Phoebe Bridgers

Bunun üzerine bir de Lance Oppenheim’in sinemasal üslubu anlatıma üst ve son dokuyu ekleyince filmde üç bakışımlı bir seyir alanı açılıyor. Birincisi tamamen doğrusal olan Chris Hansen’in iş ve özel hayatı, diğeri bunu kurgu içinde kurgulayıp stüdyo duvarlarına sıkıştıran To Catch a Predator iş sahası, sonuncusu ise bizim sinemada doğrudan tanıklık ettiğimiz ve halkaların son halini aldığı filmin kendisi. Gerçeğin ortadan kalkıp yerine kusursuz kopyalarının sekans sekans kucağımıza düşmesi tam olarak meta-sinemayı filmde tekrar uyandırıyor. İzleyici katmanlar halinde filmle ilgili deneyimler yaşarken metinsel bağlamda Primetime birdenbire 3D anlatım biçiminde sinematografik bir oyun oynuyor. Robert Pattinson’ın bu anlamda Chris Hansen’i oldukça etkin bir şekilde taşıdığını söyleyebiliriz. Hipergerçeklik durumunu kusursuz bir döngü içerisinde taklit eden Pattinson, filmin ilham aldığı gerçek noktaları yeniden kendi diliyle inşa ediyor. Bu da filme sadece karakter üzerinden dahi belli bir tonda dinamizm kazandırıyor ve anlatı akışını var olan hızından çok daha öteye taşıyor.

Suç Fabrikasında Vicdan Temizliği

Ahlaki değerlerin tüketilerek kurumsal kâr üreten fabrikalara dönüşmesine tanık olduğumuz Primetime, ticari hırsların birer birer ayıklandığı senaryoda kendisine dokunulmaz bir zırh örer. Bu noktada öznenin kendisinden bu alana ruhunu gümüş tepside sunması beklenir. Tam da bu aşamada artık eylemlerin sonuçlandırdığı durumlar değil sonuçlanan durumların doğurduğu yeni tükenmiş bedenlerin özneleri etrafa savrulur. Bu anlamda kurgu stüdyolarının içine sıkışmış olan karakterlerin temsil ettikleri durumlar her açıdan sorgulanabilir haldedir. Bu da bireyin içe dönük mekanizmasını uyandırdığından, filmde dördüncü bir okuma alanı açabilme kapasitesine sahip bir döngü doğurur. Ceza pornografisi olarak gözetleme hazzının en temel dokusuna denk geldiğimiz Primetime, hukuk dışı şiddet alanını dijital kalabalık psikolojiyle buluşturuyor. Bir nevi linç arketipi oluşturan televizyon yayınının kendisi belgesel-kurgu motifiyle melez olarak doğuyor. Film boyunca karakterler arası karşılaştığımız Brechtçi yabancılaştırma efekti yoğun olarak ön planda kendisini gösterirken 35mm sinematografik dokuyla dönemin en grenli, düşük çözünürlüklü halini röntgenci doğa ile buluşturuyor. Pattinson’ın tamamen uyguladığı vücut politikasına bağlı olarak ortaya çıkan maskeli performansı mekanik ve mesiyanik maskülen iktidarına göz kırpıyor. Primetime bu doğrultuda ilham aldığı noktayı sadece bir kaldıraç olarak kullanıyor. 

Merritt Wever, Robert Pattinson

Bir televizyon performansının yeniden performe edilme halini ortaklaşa bir deneyim alanına açan Oppenheim, ana karakter etrafında şekillenen çarpıcı bir hikâyeyi, ana karakter dışındakileri de davet ederek anlatı sınırlarını genişletiyor. Senaryo koltuğunda Ajon Singh’ın bulunduğu film, ilhamını Luke Dittrich‘in 2007’de Esquire için yazdığı Tonight on Dateline This Man Will Die (Bu geceki Dateline programında bu adam ölecek) başlıklı uzun yazıdan aldığını iddia ediyor. Chris Hansen’in haberi ve izni olmadan çekilen film 83. Venedik Film Festivali sonrasında da bir süre medyanın gündeminde olacak gibi gözüküyor. Aynı zamanda filmin yapımcı koltuğunda da bulunan Robert Pattinson’un ise basın toplantısı esnasında bu konuyla ilgili sorulara oldukça mesafeli yaklaştığını belirtmek gerek. Karakteri ön planla yerleştiren bir yapım olan Primetime, sıkışık kadrajlarda VHS estetiğindeki dokusuyla gerçekle kurmacayı birleştirip ondan yeni bir kurmaca elde eden, içinde bir nevi “oyun” dokusu bulunan bir yapım. Filmde Jeff Zucker‘ın kendisini canlandırması dahi klostrofobik bir televizyon stüdyosu cehennemine bilinçli olarak yapılmış bir erozyon havası katıyor ve Primetime bu çok yönlü anlatım/aktarım biçimiyle kendi tarzında kurban törenlerini beyazperdeye taşıyor. 

Burcu Meltem Tohum

Exit mobile version