Bu yıl Cannes Film Festivali’de Un certain regard bölümünün açılışı Rúnar Rúnarsson’ın Ljósbrot’u (When the Light Breaks / Gün Doğarken, 2024) ile yapılmıştı, biz de Gün Doğarken‘i 23. Filmekimi’nde izleme şansı yakaladık. Film bir gün batımı ile başlayıp yine gün batımı ile bitiyor. Yani seyircisi olduğumuz olaylar bir gün içerisinde yaşananları konu alıyor. Fakat Rúnar Rúnarsson sessizliği ve kadrajı kullanarak bizleri bu olaylara yalnızca birer seyirci / tanık olmakla bırakmıyor, izlerken bir yandan da kendi hayatımızda bazı şeyleri sorgulamamızı sağlıyor. Kendi hayatımızda kaybettiklerimizi, kaybedecek olsak vereceğimiz tepkileri, Una’nın (Elín Hall) yerinde olsak ne yapacağımızı düşündürüyor. Bu noktada film, empati yoluyla bize bütünüyle edilgen olmadığımızı hissettiriyor. Oldukça genç insanların hayatından bir parça izliyoruz fakat Rúnar Rúnarsson bunu hayli tezat şekilde bir ölümü, hayattan kopuşu ve geride kalan insanların yas sürecini göstererek yapmış. Güneşin gençleri, yaşamı temsil ettiği düşünüldüğünde filmin günbatımı ile başlayıp aynı şekilde bitmesi başarılı bir paralellik oluşturmuş.
Yalanlar ve sırlar ölenler için bitmiş olsa da yaşayanlar bu yükü her daim taşımak zorundadır. Una ve arkadaşları da içinde bulundukları durumda bunu yapıyorlar. Una bu yaptığından dolayı acı çekmekte ve artık hayatında olmayan bir kişinin kaybı sebebi ile omuzlarına yüklenen ağırlık her geçen saat onu daha da boğmaktadır. Tutunacak bir dal, ona destek olacak insanlar ise Diddi’nin (Baldur Einarsson) sırlarını saklamaya, rollerine uygun şekilde hareket etmeye devam etmektedirler. Bunun sebebi olarak zaten yasta ve yıkılmaya bir adım uzakta olan Klara’nın (Katla Njálsdóttir) üzerine daha fazla gitmek istememeleri gösterilebilir fakat bu durumda Klara’nın neyi bilip neyi bilmemesinin kendisi için daha iyi olacağına onun yerine karar vermiş, akıllarınca onu gerçeklerden uzak tutarak korumuş oluyorlar.
Una ise bunlar yaşanırken hem gerçeği gizlemenin ağırlığı hem de beklediği desteğin kendine değil de Klara’ya yöneldiğini görmesiyle adeta yavaş yavaş dibe batıyor. Bu süreçte Klara ve Una’nın birbirlerine yaklaştığını ve yas sürecinde olan iki karakterin birbirlerine çekildiklerini görüyoruz. Bu yakınlaşmaları film boyunca acaba Una, Diddi’nin onu kendisi ile aldattığını söyleyecek mi ya da Klara bunu bir şekilde anlayacak mı gerginliği ile geçiyor. Finalde Klara olanları anlayınca ise beklediğimizden çok daha farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bağırıp çağıran, sinirlenip ağlayan karakterler görmeyi beklerken bir şekilde durumu kabullenip birbirine destek olan iki karakter görüyoruz.
Yaşamın Durdurulamazlığı
Kimi zaman hayatımızda bizim için çok kıymetli insanları kaybederiz. Bu noktada hayatın durmasını ve bizimle beraber her şeyin yasa bürünmesini istediğimiz anlar olur. Sanki kaybettiğimiz o kişi ile beraber tüm dünya da yok olmuş gibidir. Ancak aslında bu hiçbir zaman olmuyor. Hayat devam ediyor ve bizim haricimizde çoğu insan bizimle aynı hisleri paylaşmıyor. Ölüm kadar ağır bir şey yalnızca kaybeden kişi üzerinde bir etki bırakıyor. Elbette kimi zaman tüm ülkede bayraklar yarıya indiriliyor, kiliselerde törenler düzenleniyor fakat günün sonunda eve dönerken yine bir başımıza yas tutuyoruz. Filmde ara sıra sokaklarda kostümlü insanlar görüyoruz, bu da yönetmenin hayat siz ne kadar acı çekseniz de dışarıda devam ediyor demesinin güzel bir yolu olmuş. Bir sahnede bayrakların yarıya indirildiğini görüyoruz ve hemen ardından sokakta gülerek herhangi bir üzüntü içerisinde olmayan kostümlü insanlar görüyoruz. Tam da bahsettiğimiz şeylerin güzel bir sembolü.
Birisini kaybetmek ve yas sürecinde olmak son derece bireysel bir durum. Bu süreci atlatmak da acılarımızla baş etmek de kendi başımıza çözebileceğimiz sorunlar. En iyi ihtimalle bizimle aynı kaybı yaşayan bir başkasından destek alabiliriz. Fakat yabancılar bizim kaybımızın asla farkında olmayacak, en ufak hatamızda bile taviz vermeyeceklerdir. Aynı zamanda bir kayıp sonrası içine girdiğimiz yas sürecinde destek olacak insanların bize yakın olanlar değil bizimle aynı kaybı yaşamış olanlar olduğunu da Una ve babasının kısa etkileşiminde görmekteyiz. Una ve Klara her ne kadar zıt kişiler olsalar, hatta Diddi ölmeden önce karşı karşıya gelseler düşman kesilecek olsalar da ikisinin de acısı ortaktır ve finalde birbirlerine destek olup acılarını hafifletmek için bir olduklarını görürüz.
Rúnar Rúnarsson pişmanlık, suçluluk duygusu, ölümün getirdiği keder gibi konuları öyküsünün ana malzemesi haline getirmiş. Bu kadar ağır duyguların bir duygu sömürüsüne dönmesi beklenirken filmin anlatısı bunun yanına bile yaklaşmıyor. Oldukça estetik bir biçimde, seyircisine de olan biteni hazmetmesi için alan tanıyıp yer yer trajikomik anlarıyla ve hayatın tam ortasından sekanslarla dengeli bir anlatı sunuyor. Film kendisini acındırmak, ağlatmak için gereksiz dramatik sahnelere ya da iç kopartıcı sekanslara başvurmuyor. Zaten bu kadar genç bir kişinin ölümünün ne kadar ağır ve ardında kalanlar için zorlayıcı olduğunu biliyor ve bunu bizlere gösteriyor. Sonrasında o duyguları alıp kendi duygusal evrenimize nüfuz ettirmek ise bize kalıyor. Film hakkında kişisel kayıpların toplum nezdinde pek de umursanmadığını, hayatın devam ettiğini ve akışın bozulmadığını söylemiştik. Fakat buna rağmen film Una’nın duygularını bizlere de hissettirmekten, hayal ettirmekten geri durmuyor. Bu kadar genç yaşta sevdiğiniz birisini kaybetmeyi hayal etmek bile insanın boğazının düğümlenmesine yol açıyor.
Deniz Üzerinde Altın Yol
Filmde aslında Una’nın kaybını kabulleniş ve yeni bir güne başlayışı için gittiği yolu görmekteyiz. İlk başta en yakını olan babasına sığınıyor fakat dediğimiz gibi babası onunla aynı kaybı yaşamadığından, bu Una için yeterli bir sığınak olmuyor. Ardından arkadaşlarına sığınıyor fakat geçmişteki sırlar sebebi ile arkadaşları onun değil Klara’nın yanındadır ve Una kendisini yine kötü hisseder, üzerindeki yükü atamaz. Zaten Klara’nın varlığı da onun üzerinde ekstra bir ağırlık oluşturmaktadır. Una, Klara ve arkadaşlarının dans ettiği sekansta yüksek sesli müzik ve hızlı hareketler bir noktada ayin benzeri bir yas törenine dönüşüyor. Pek çok inanışta ve kültürde ölenlerin ardından dans edildiği, şarkılar söylendiğini biliyoruz. Bu sahne de bize bunu hatırlatıyor. Sanki Una, Diddi’nin ölümünün yükünü omuzlarından atmak için bir tür ritüel gerçekleştiriyor.
Ancak bu da onun için yeterli olmuyor. Onun ve Klara’nın yeni bir güne başlamasının, hayatlarına devam etmesinin tek yolu sırların ortaya çıkması ve aynı hüznü, aynı kederi ve kaybı yaşayan iki kişinin bir olmasıdır. Filmin sonunda da zaten bunu görüyoruz. Klara ve Una birbirlerine destek olduktan hemen sonra güneşin doğuşuna ve denizin üzerinde altın bir yol oluşturduğuna tanık oluyoruz. Bu gün doğumu Una ve Klara’nın yeni bir güne başlayışını ve aynı zamanda bizlere her ne kadar kendimiz için büyük kayıplar yaşasak da yaşamın devam ettiğini gösterir. Bizler için büyük olan kayıplar bütün dünya için böyle olmak zorunda değildir. Bir şekilde kaybımız ile barışıp yolumuza devam etmeliyizdir.
Son Söz
Film görsel anlatı olarak oldukça sade bir dil kullanmaya özen göstermiş. Bu sadeliği elde etmek için statik çekimler kullanılmış fakat birkaç yerde kamerayı da aksiyona dahil ederek seyirciyi filmin içerisine çekmeye çalışılmış. Renk kullanımında da bu sadeliği görmekteyiz, genelde soğuk tonlar kullanılarak ölüm ve yas görsel olarak da desteklenmiş. Yer yer araya serpiştirilen sıcak tonlar ise hayatın hala her ne olursa olsun devam ettiğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Filmde bir diğer önemli nokta ise oyuncuların performansları. Her biri oldukça akılda kalıcı oyunculuklar sergilemiş fakat özellikle Una’yı canlandıran Elín Hall mükemmel bir performans sunuyor, o kadar ki film Hall olmadan hayli eksik olurmuş gibi hissettiriyor.
Dediğimiz gibi When the Light Breaks’in en büyük avantajlarından birisi üstün oyuncu performansları, umarız aynı oyuncuları başka projelerde yeniden görebiliriz. Kısacası When the Light Breaks kişisel bir kaybı evrensele yaymakla beraber bazı sırların da ölenle ölmediğini bizlere gösteriyor. Seyircilerin çoğu için büyük olasılıkla oldukça uzak karakterlere ve yaşamlara sahip olsa da, film bir şekilde pek çoğumuzun hayatında karşılaşabileceği sadelikte ve doğallıkta sahneleriyle ve oyuncu performanslarıyla bizi olaya dahil edip Una ile empati kurmamızı, hatta kendi hayatımız üzerinden bunları biz yaşasaydık neler olacağını sorgulamamızı sağlıyor.

