Richard Linklater’ın son filmi Blue Moon (2025), uzun zamandır beklediğimiz, içerik bakımından edebi metinlerle desteklenmiş, teatral havasını abartıya kaçmadan, sanatsal dışavurumunu da her sekansında büyük bir titizlikle yapan bir yapım. 75. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde yarışma kategorisinde izlediğimiz Blue Moon, söz yazarı, besteci ve müzikal yazarı olarak bilinen Lorenz Hart’ın son dönemlerine odaklanıyor. Yazar Robert Kaplow’un çalışması üzerinden şekillenen filmin hikâyesi ve senaryo bağlamında yazınsal yanı, filmi en güçlü kılan unsurların başında yer alıyor. Buna bağlı olarak filmin senaryosu düşünsel, felsefi ve yazınsal yönleriyle izleyicilerin karşısında açımlanıyor. Filmin edebiyata dair dokusunun böylesine ağırlık göstermesi ve karakterlerinin her bir cümlesinin altın değerinde göstergesel yansımasının olması, hiç ayrılmak istemeyeceğiniz büyülü bir ortam yaratıyor. Filmin tamamı İrlanda’da çekilmesine rağmen izleyici olarak bir bar mekânın içerisinde Lorenz Hart (Ethan Hawke) nereye giderse onun peşinden sürükleniyoruz. Filmin başrollerinde Hawke dışında, Margaret Qualley (Elizabeth Weiland), Andrew Scott (Richard Rodgers) ve Bobby Cannavale (Eddie) bulunuyor.
Broadway Kokusunun İçine İşlemiş Olduğu “Oklahoma!” Kokteyli
Yaklaşık 16 yıl öncesine ait olan Blue Moon projesi, müzikalin usta ismi Lorenz Hart’ın kendi gerçek zamanının içerisinde bilinçli bir şekilde kayboluşunu mercek altına alıyor. Bunu yapılabilecek en soyut halde kelimelere döken film, Richard Linklater’ın en iyi çalışmalarının arasında yer almaya şimdiden aday gözüküyor. Bir anlamda bireyin varoluşunun çevresindeki bağlantılarına göre gelişip değişen yapısının yelpazesini, tüm renkleriyle mütevazi şekilde önümüze seriyor. Ethan Hawke’ın görsel bağlamda canlandırdığı karaktere derinlemesine sarılması ve onu en doğrusal şekilde yansıtması, performansını dikkat çekici hale getiriyor. Bu anlamda kendisinin film boyunca aklımıza usta oyuncu Denis Lavant’ı da getirmesi de filmin cilvesi. Öte yandan Hawke’ın ileride olası bir Denis Lavant, canlandırma fikri de çekici geliyor. Bir yaratıcı beynin sosyal hayatına ve insanlarla olan ilişkilerine dair yansımasını en pür ve sade halinde seyirciyle buluşturan Blue Moon, incelikli yazılmış senaryo yapısıyla da kendi tarzında buruk bir mizah yaratıyor ve bu, film boyunca derin bir şekilde anlatının içerisine işliyor. Bir anlamda hem karakter hem de mekân odaklı yazılmış olan film, Blue Moon trajedisi olarak da gözümüze çarpabilir.
Ortasına Düştüğün Yağmurun Suyunu Yudumlamak
Gösteri sanatları kapsamında olabilecek en klasik oyun biçiminin film olarak hayat bulmuş hali bir barın omuzları üzerine ağırlığını bırakırken temposunu piyano tınıları eşliğinde ölçülü bir şekilde değerlendiren Blue Moon, en mutlu gözükebilecek kahkahanın görünmez acılı halini boğazında düğümlüyor. Bu anlamda anlatının en trajik karakteri olarak karşımıza çıkan Lorenz Hart’ı her seferinde anlatıdaki diğer karakterlerle karşılıklı olarak konuşur halde buluyoruz. Bu konuşma türü kimi zaman üç-dört kişi arasında devam ediyor gibi olsa da pek uzun sürmüyor. Ancak Hart’ın bire bir karşılıklı konuşmasının olduğu sekansların uzunluğu her zaman diğerlerine göre daha fazla oluyor. Bu türden bir anlatım biçimi her ne kadar teatral biçimin ağırlığını gösteriyor olsa da Richard Linklater bunu en abartısız ve dikkat çekmeyecek tarzda gerçekleştirmiş. Aynı şekilde karakterlerin hiçbiri de sırıtacak tarzda çizilmemiş. Bu da karakterler arasındaki ağırlığın dengeli olarak dağıtılmış olmasına bir örnek oluşturuyor. Lorenz Hart ile Richard Rodgers arasında geçen uzun soluklu, adeta bir tenis maçına benzeyen sohbet hali filmi izlemeyi daha da keyifli hale getiriyor. Dışarıya hiçbir şekilde adım atmadığımız bir mekânın içerisinde bu türden sohbet kalıplarıyla yönetmen, alışılagelmiş tüm klostrofobik duvarları yıkıyor.
Zamanın Tozunu Silen Zamansız Bir Yapıt
1943 tarihinde Richard Rodgers ve Oscar Hammerstein‘ın (Simon Delaney) beraber yaratmış oldukları Oklahoma! müzikaline eleştirel bir dokunuş da yapan Blue Moon, “yenilik” karşıtı gibi gözükebilecek her türlü sorunsalla en şiddetsiz biçimde karşılaşmaya örnekler de sağlıyor. Keskin bir mizah anlayışı bulunan ve başkalarının çalışması altına egosunu halı etmiş Lorenz Hart’ın enerjisi filmin tüm kompozisyonunu temsil ediyor. Filmin dinamizmini tamamen Hart’ın diyaloglarından alan Blue Moon, geçmişi kendi varlığıyla tekrar var etmek yerine sanki onu tam anlamıyla içerisinde bulunduğu anın kendisiyle ilk kez tanıştırıyor. Filmin başından beri tüm konuşmaların akışına kendi tarzındaki viraj alma biçimiyle eşlik eden piyanonun ritmi Jonah Lees’in parmak uçlarında dans ediyor. Filme eşlik eden piyanonun dokunuşu her zaman filmin anlatısının içeriğinde sessiz bir anlam barındırıyor ve çalan her bir eser bir anlamda alt mesajlar içeriyor. Film her ne kadar 100 dakika sürse de bizdeki algısı çok daha kısa gibiydi. Bunun sebebi Richard Linklater’ın filmi tüm edebi yansımalarla süsleyerek bu tip filmlerde karşımıza çıkan durağanlığı yıkmış olması. Bütünlük bakımından sektörel ticari yaklaşımları kendi inceliğinde aktaran film, şov tarzı üreticiliğin kendisine de eleştirel bir şekilde yaklaşıyor. Günümüzde de sektörel olarak büyük darbe alan bu durumu olabilecek en kibar şekilde hicveden Blue Moon, sadece kendi zamanının içerisine sıkışıp kalmıyor, içerisinde bulunduğu barı günümüzün en can alıcı noktasına taşıyor.
Piyano Esintili Son Akşam Kokteyli
Karakter bağlamında Lorenz Hart’ın bir avcı biçiminde, Richard Rodgers’ın tüketici olarak, Elizabeth Weiland’ın ise duygusal bağ olarak yansıdığı Blue Moon evreni, yumuşak bir esintiyle ağır topları avucunda sıkıyor. Rodgers‘ın Hart olmadan yaptığı ilk müzikalde birbirinden ayrılan ve tekrar birleştirilmeye çalışılan yolların narin yapısı 31 Mart 1943 gecesinin ruhuna siniyor. Öte yandan Hart’ın aynı yılın Kasım ayında gerçekleşen erken vefatıyla da sanatsal niceliğin erimeden önceki haline tanıklık etmemiz açısından önemli bir film Blue Moon. Buruk bir dehaya adeta son nefesinde methiyeler yağdıran kompozisyonun içimize çöktürdüğü hüznün yapısı, çizilmiş portreyi daha da etkili kılıyor. Diğer bir deyişle karakterler arasında uzun diyalog halinin varlığı kendi kendisini sabote eden bir tarzda şekillenmemiş. Karakterleri oldukça zengin bir şekilde çizilmiş olan filmde Ethan Hawke, Margaret Qualley, Andrew Scott, Bobby Cannavale, John Doran, Patrick Kennedy ve Simon Delaney pürüzsüz ve büyüleyici bir performans sergiliyorlar ve kendi aralarında klasik vals etkisi yaratıyorlar. Tam bu yazıyı kaleme aldığımız sırada Andrew Scott’ın Berlinale’de “En iyi yardımcı oyuncu” (festival yönetimi ödüllerde erkek / kadın ayrımı yapmıyor) ödülünü (Gümüş Ayı) aldığını öğrendik, yazımızı bu güzel haberle noktalayalım.

