Bu yılın başında Dial M for Movie olarak katıldığımız 75. Berlin Uluslararası Film Festivali çok güçlü başlamıştı ve gördüğümüz bazı filmler bizi mutlu etmişti, ilerleyen günlerde tam her festivalde olduğu gibi “fazla iyi film göremeyeceğiz galiba” korkusu üzerimize çökecekken, bize “işimi seviyorum!” dedirten esas film kesinlikle Emilie Blichfeldt’in yönettiği ve Lea Myren, Ane Dahl Torp ve Thea Sofie Loch Næss’in oynadığı Çirkin Üvey Kardeş (Den Stygge Stesøsteren) oldu. Mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğunu söylememize gerek yok, hatta açık ara farkla 2025’in en iyi filmlerinden bir tanesi The Ugly Stepsister. Filmin yıldızı Lea Myren’e ulaşabildiğimiz için çok şanslıyız ve kısa bir görüşmeden sonra e-posta ile yolladığımız sorularımıza cevap verdiği için kendisine sonsuz derecede minnettarız. Bu söyleşimizi keyifle okumanızı ve Çirkin Üvey Kardeş’i kesinlikle izleme listenize eklemenizi temenni ederiz. Sorular Burcu M. Tohum’a, çeviri ise Eda Bebek’e ait. Keyifli okumalar!
Rolünüze hazırlanırken nasıl bir yol izlediniz?
Bütün oyuncularla birçok prova yaptım, bu provalarda daha karmaşık sahneleri çalıştık, ayak parmaklarının kesildiği sahne gibi. Sette çok az vaktimiz olacağını biliyorduk, bu yüzden sahnelerdeki bloklama ve zamanlamayı önceden belirlemiş olduğumuzdan emin olduk. Provalara ek olarak, kendi başıma birçok hazırlık yaptım. Acı ve vücut dili üzerine araştırmalar yaptım ve öz-nefret üzerine odaklandım. Ben hiç bedenimi sevmek ve kabul etmekle ilgili bir mücadele yaşamadığım için (en azından ciddi anlamda), çirkin hissetmenin karmaşıklığını ve bunun vücut diline, yürüme biçimine ve başkalarıyla kurulan iletişime nasıl yansıdığını anlayabilmem çok önemliydi. Şahsen, stresliyken tırnaklarımı yemek ve tırnaklarımın kenarlarındaki deriyi yolmak gibi kötü bir alışkanlığım var, bu yüzden Elvira’nın da aynısını yapmasını istedim. Gülünç denecek kadar parlak elbiseler giymesine rağmen böyle çirkin ve gerçekçi bir yönünün olmasını istedim. Ayrıca Elvira’nın doğal bir cilde sahip olmasını da istedim, mesela sivilceleri olmasını, izleyiciye deliliğin ardındaki gerçek insanı hatırlatması için. Ayrıca makyaj testlerine çekimden altı ay önce başlamamız gerekti, bu testlerde Elvira’nın nasıl görünmesi gerektiğine dair düşünce ve fikir üretme şansım oldu, yani Thomas Foldberg (özel makyaj efekti sanatçısı) ile olan işbirliğimizin Elvira’ya dönüşme sürecimde büyük bir rolü var.
Filmde sergilenen güzellik algısını nasıl yorumlarsınız?
Güzellik benim için neşe ve sevgidir, hayatın varoluşsal olarak duyumsanmasıdır. Benim için güzelliğin kişinin görünüşüyle hiçbir ilgisi yok, ama yine de insanların dış görünüşünü güzel bulabilirim. Bence güzellik tamamen aura’yla ve insanın üstünde taşıdığı enerjiyle bağlantılı. Ben birçok şeyde güzellik bulabilirim ve bunların çoğu başka insanların güzelliğin zıttı gibi algıladığı şeyler: Sesi her anlamda gür çıkan bir kadın olmak, kaşlarını tıraşlamak, yara izleri, farklı boyutlara sahip memeler gibi. Dansı ve hareket eden vücudu dünyanın en güzel şeylerinden biri olarak görüyorum. Bu filmi izledikten sonra insanların güzellik ve çirkinlik kavramlarını sorgulamasını umuyorum, umarım kendini Elvira ile özdeşleştiren herkes kendi değerinin dış görünüşüyle hiçbir ilgisi olmadığına dair bir umutla dolabilir. Umarım hem erkek hem kız çocuklar erkeklik ve kadınlıkla barışabilir, ebeveynler ve yetişkinler güzellik hakkında nasıl konuştukları üzerine farkındalıklarını geliştirebilirler. Sosyal medya çağında büyüyen bütün çocuklar için gerçekten üzülüyorum, ne zaman internette ‘Benimle hazırlanın’ videosu çeken 8 yaşında bir kız çocuğu görsem içim parçalanıyor. Dileğim ve çabam, toplum olarak hepimizin yarattığımız etkinin farkında olup, bu konu üzerine hiçbir tabu olmadan konuşabilmemiz yönünde. Çocuklar birçok vücut tipinin var olduğunu ve bu farklılıkların herkesi kendine has bir şekilde özel kılan şey olduğunu bilmeliler. Yemek yemenin, yaratıcı olmanın ve aktif olmanın sağlıklı olduğunu; kalori hesabı ve diyet yapmanın, insanları çirkin, şişman veya yetersiz olarak adlandırmanın fazlasıyla tehlikeli olabildiğini bilmeliler. Kendinizi olduğunuz gibi kabul edebildiğinizde ve beyninizi kendinizden nefret etmek yerine hayatın olasılıklarını merak etmek için kullandığınızda hayat çok daha keyiflidir.
Oynadığınız karakter hakkında sizi zorlayan bir şey oldu mu?
Çok… Zamanla kendine güvenini yitiren bu genç ve naif tavrı dengeli bir şekilde resmetmek çok zordu. Emilie ile bu denge üzerine çok çalıştık, Elvira’nın duygularını çok baskın bir şekilde hatta neredeyse abartarak oynarken gerçek ve derin iç dünyasını kaybetmemek üzerine. Genelde her take’ten sonra birbirimize bakıp, Elvira’nın duygularını biraz bastırmalı mı yoksa daha da yükseltmeli miyiz anlamaya çalışırdık. Çekimlerin fiziksel yönü zorlayıcıydı, ama tam olarak oyunculuk anlamında değil, daha çok teknik tarafları zordu. Ben çığlık atmaya ve vücudumu kullanmaya bayılıyorum, fakat bunu kontrollü bir şekilde, bir oyuncu olarak kamera ve ışık için doğru noktalarda olduğuma emin olarak yapmak her zaman zor bence. Bütün duyguları hissederken içten içe aslında sadece oyunculuk yaptığının bilincinde olmak, oyunculuğun takdir ettiğim çok ilginç bir yanı.
Çocukluğunuzdan hiç unutamadığınız ve çok sevdiğiniz bir peri masalı var mı, filmdeki Külkedisi gibi?
Çocukken “Peter in Blueberryland” (Yaban Mersini Tarlasındaki Peter) kitabını çok severdim, ama peri masalı olarak Asbjørnsen and Moe – Norveç halk masallarını, örneğin Askelladden’i severdim. Ayrıca “Kibritçi Kız” masalını da severdim. Çok üzücü ama çok güzeldir.
Oynadığınız karakter sizin için biçilmiş kaftan mıydı yoksa başka bir karaktere, örneğin Thea Sofie Loch Næss’in oynadığı karaktere hayat vermeyi tercih eder miydiniz? Hangi karakterin yapısını kendinize en yakın buluyorsunuz?
Elvira benim için en ideal karakter. Ben bir Külkedisi değilim. Sanırım olabilirdim, ama olmak istemezdim. Bence Thea onu çok dikkatli ve saygılı bir şekilde resmediyor. Diğer yandan Külkedisi de bir üvey kardeş, bence bu yüzden Külkedisi bu filmde diğer peri masallarında olduğundan daha farklı. Ben Elvira’ya hiç benzemiyorum, ama sanırım onun gibi hayaller kuruyorum. Büyük hayaller kuruyorum ve duygularımı dışımda taşıyorum. Eskiden kalbim elimde dolaştığımı söylerdim, bence Elvira da bunu yapıyor. İkimiz de duygularımızı seven birini bulmak uğruna duygularımızın hançerlenmesini göze alıyoruz sanki. Bence Elvira sanat üretmeli. Bu, düşüncelerini düzene koymasına yardımcı olurdu. Ben de sanat yapmaktan çok hoşlanıyorum, o yüzden çok iyi bir eşleşmeyiz gerçekten! Ama aslında Alma bu hikayedeki esas kahraman ve bence bana en çok benzeyen kişi de o. Ben de hayvanları çok seviyorum ve daha erkeksi giyinmekten gerçekten hoşlanıyorum. Alma ayrıca hikayedeki gerçek feminist bence.
Film çekimlerinde karakteriniz için dublör kullanıldı mı? Kullanıldıysa, özellikle hangi sekanslarda buna ihtiyaç oldu?
Birçok sahnede dublör kullanıldı. Yakın temas içeren sahnelerde vücut dublörlerimiz vardı, merdivenlerden düşme sahnesindeki gibi aksiyon sahneleri için aksiyon dublörlerimiz vardı. Kendim yapmayı çok isterdim, ama iznim yoktu (ayrıca öyle bir kabiliyetim yok, yapabileceğimi iddia etmek hoşuma gitse de). Elvira’nın vücuduna iğrenerek baktığı sahne için bir vücut dublörü bulmak çok zordu ve çok saygılı bir şekilde yapılması gerekiyordu. Seçtiğimiz dublör çok genç bir kızdı, çok cesur ve güçlüydü. O sahnenin bütün amacı genç ve normal bir vücut göstermek. Çok iri değil, çok zayıf değil, sadece toplum tarafından güzel olmadığına karar verilmiş bir vücudu temsil ediyor. Bu berbat bir şey. Bizim için, özellikle de Emilie için, vücut dublörünün güzel hissetmesi çok önemliydi. Onun vücudunu bir mesaj vermek için kullanmamız, Elvira’nın hissettiği gibi ‘çirkin’ bir şey gösterme amacında olmamamız önemliydi.
Çirkin Üvey Kardeş daha şimdiden geçen senenin en çok ödül alan filmi “Cevher” (The Substance) ile benzeştiriliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bence bu müthiş! Bu demek oluyor ki feminist “body horror” (vücut korkusu) filmleri sonunda herkesin ilgisini çekti, ve vücut korkusu çoğunluğun da keyif alabileceği bir tür haline geldi. Ayrıca, Cevher bizim filmimizden çok daha bilindik bir film olduğu için bu filmimizin tanıtımı için de faydalı oldu. Aynı konulardan bahsediyorlar, ama bence bizim filmimiz herkesin izleyebileceği bir film olmasının yanı sıra biraz daha genç bir kitleye ulaşmaya çalışıyor.
“Body Horror” türü hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu türde favori filmleriniz var mı?
Aslında bu benim en sevdiğim tür sanırım. David Cronenberg’e hayranım, 20 yaşında izlediğimde Videodrome gerçekten benim film zevkimi değiştirmişti. Benzeri bir filmi daha önce hiç izlememiştim, bende henüz keşfedeceğim yepyeni bir dünya olduğuna dair yeni bir heyecan yarattı. Ama bu türdeki en sevdiğim filmlerden biri Julia Ducournau’nun Raw (Çiğ) filmi olmalı. Büyümeyi çok ‘çiğ’ bir şekilde anlatıyor ve ana karakterle birçok açıdan özdeşlik kurabildim, kelimenin tam anlamıyla insan eti yiyor olmasına rağmen. Sanırım bu yüzden vücut korkusunu çok seviyorum, çünkü korku unsurunun orada olması için genelde çok iyi bir sebep oluyor ve daha derin bir anlam taşıyor. Ayrıca gözünü kaçırma isteğine rağmen izlemeye devam etme dürtüsüne de bayılıyorum. Bu çok insanca bir şey ve bence filmlerin sadece bir ekran aracılığıyla sizde fiziksel bir rahatsızlık hissi yaratabilmeleri olağandışı bir şey. Sinemayı bu yüzden seviyorum. Varoluşçuluğa yönlendiren bir tür kaçış gibi. Bir diğer favorim Tetsuo: Demir Adam. Bildiğin delilik.
Filminiz şu ana kadar birçok festivalde yer aldı. Bu bağlamda, film festivalleri hakkındaki görüşünüz nedir?
Sundance ve Berlinale’yi deneyimleyebilmek mükemmeldi, ama söylemeliyim ki bu festivalleri tam anlamıyla hissedebildiğimi sanmıyorum. Başka bir film izleyemedim, sadece bizim filmimizi üç kere ha ha ha… Bunu biraz üzücü buldum, çünkü hepimiz oraya filmler için gidiyoruz, ama basın toplantıları ve söyleşilerle o kadar meşguldüm ki geriye hiç vakit kalmadı. Bir kere sadece film izlemek için bu festivallere gitmek isterdim. Buralar birlik oluşturmak, konuşmak, diyalog kurmak ve önemli bulduğun şey hakkında sesini duyurmak için oluşturulan alanlar. Şu anda dünyada birçok berbat olay oluyor, Trump’ın sadece var olmasıyla, Filistin’deki soykırımın amansızca devam etmesiyle, festivallerde biraz da garip hissettim. Amerika’da (Sundance) olup, bu alçak adam ülkeyi tarihin yüzlerce yıl gerisinde gibi yöneterek 14.000 çocuğun öldürüldüğü bir yeri sömürgeleştirmeye çalışırken orada para harcamak bana kendimi biraz güçsüz hissettirdi. Bu yüzden bu olan bitenleri vurgulamak bana önemli geliyor, çünkü bu festivaller birlik olmayı ve sanatı kutlamayı temsil ediyor, ama sanatın herkesin ulaşımına açık olmadığı bir dünyada bunun ne anlamı var… Bu yüzden bunun için savaşmak ve ses çıkarmak benim için çok önemli. Ama aynı zamanda orada mesajımızı vermek amacıyla bulunduğumuzu ve bu savaşın da verilmesi gerektiğini bilmek bana huzur veriyor. Ben Elvira’nın hikayesini anlatmak, feminizmi ve vücut olumlamayı savunmak için oradaydım. Festivaller güçlü etkisi olan yerler, filmden sonra insanlarla konuştuğumda ve filmin onları gerçekten duygulandırdığını gördüğümde, gerçekten de verdiğimiz daha büyük savaş için bir değişiklik yarattığımızı hissettim. Umabileceğim tek şey de buydu.
Bize gelecek film projelerinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Şu anda hiç yok! Bu hem korkutucu hem de heyecan verici hissettiriyor. Önüme bir fırsat çıkacağını bilmenin verdiği heyecanı seviyorum, ama bunun ne olacağına dair hiçbir fikrim yok. O yüzden şimdi sadece rahatlamaya çalışıyorum, yere sağlam basmaya, yoga yapmaya, arkadaşlarımla buluşmaya ve iyi beslenmeye çalışıyorum. Hayat aynı zamanda projelerin ve işin arasında yaşananlar!
Teşekkür ederiz.
Sorular: Burcu Meltem Tohum
Çeviri: Eda Bebek

