Alice Winocour’un yazıp yönetmenliğini üstlendiği ve 45. İstanbul Film Festivali seçkisinde de yer alan Coutures (Moda, 2025), film boyunca bahsi geçen ve karakterlerin içerisinde süzüldüğü kurumları kendi mekanik zaman dilimine doğru çekiyor. Bu şekilde tam anlamıyla kendi diline kavuşan mekânların yapısı Henri Bergson’un “yaşanan zaman”ının (durée) kapısını çalar. Bu da bedenlerin doğrudan bu mekanik yapısı hissetmesi için yol hazırlar. Bildiğimiz anlamda ölçülebilir zamanın kendisi dışsallığını dışarıda bırakarak niteliksel yani, his ve bellek ile yakınlaşır. Bu şekilde gerçek zamanın kendisi artık aktif değildir, onun yerine hissedilen zaman özne olarak yerini almıştır. Fransızca “durée” kavramına değinmişken filmin adındaki farklılıktan da bahsedelim: Anglosakson coğrafyada filmin uluslararası başlığı “Couture” olarak geçiyor, sonunda “s” yok çünkü özellikle ABD’de bu sözcük, “yüksek kalite elbiseler, yüksek moda” anlamında kullanılıyor. Fransızca’da ise “coudre” yani “dikmek” fiilinin isim hali, “dikilmiş kumaş” olarak gündelik kullanımda olan sıradan bir sözcük, ancak sözcüğün yan anlamları oldukça fazla. Dolayısıyla filmin Fransızca yani orijinal adında “couture” sözcüğü çoğul: “Coutures”. Burada birkaç şeyin üst üste gelmesi, kesişmesi gibi yan anlamlara göndermeler var, filmde üç ayrı hikâyenin eşzamanlı anlatılması veya filmdeki ana karakterin başına üst üste gelen sıkıntılar kast edilmiş olabilir (bariz “kumaşlar” karşılığına ek olarak).
Filmin başrollerinde Angelina Jolie (Maxine Walker), Anyier Anei (Ada), Ella Rumpf (Angèle), Louis Garrel (Anton) ve Vincent Lindon (Dr. Laurent Hansen), Finnegan Oldfield (gazeteci) gibi isimler yer alıyor. Film boyunca farklı anlatı katmanlarında karşımıza sıklıkla, bilinçli bir şekilde çıkarılan deadline (son tarih), schedule (program) gibi kavramlar ve takvimsel dışavurumlar zamanı ölçülebilir ve kontrol edilebilir kılarken diğer yandan “moda”nın kendisi hızlan derken “beden”in dur demeye çalışması tam olarak Coutures’ün anlatı cephesini oluşturuyor. Filmin ne içeriği ne de görsel anlatım dili tek bir perspektif düzleminde ilerliyor. Bu da kimi zaman ortaya filmin anlatım katmanlarını bastıran ve nefes aldırmayan bir özellik olarak çıkarken diğer yandan ise anlatımın sürekli bölünmesini zamanın geçiciliğine bir diğer vurgu olarak reklam modellemesi altında yürütüyor.
Biyolojik İtirazın Bireysel Bilinç ile Buluşması
Zamanı, kurumsal baskıların altında ezilen ve nefes almaya çalışan ancak giderek çatlayan bir deneyim olarak sunan film, zamanı hissettirme aracı olarak değil bir yaralama biçimi olarak kullanıyor. Bu anlamda filmin parçalara bölünen anlatı katmanlarının temel ortak noktası lineer hikâye anlatım biçimini kırmak oluyor çünkü bu, deneyimin kendi yapısıyla bire bir uyuşuyor. Bunun yanı sıra kıyafetler üzerinde onarım yapma, onu değiştirme gibi temel eylemleri bedenin etsel dünyasına da metaforik olarak yerleştirmeye çalışan Winocour, bu şekilde moda dünyasındaki kıyafetlerin sunum halinin de, onları temsil eden bedenlerin de kırılganlığına göndermede bulunuyor. Tüm bunları yaparken yönetmen, birden fazla anlatıyı iç içe doyumsuz bir şekilde yerleştirdiği için filmin izleyiciye aktarmayı arzuladığı tematik referanslar havada süzülen görünmez birer başlık olarak yerini alabiliyor, daha derine parmağını bandırmıyor. Senaryonun içerisinde belli tema kalıplarını oluşturan kurumların varlığı her ne kadar zamanı ölçmeye çalışsa da bedenin zamanının farklı bir akışta olduğu dünyada sistem kuralları takip etmeyeni oyun dışı ediyor. Bu türden bir denklem film boyunca görünmez olarak dolaşıyor. Öznenin bütünlüğü filmde görsel geçişlerle bozuluyor, yarım kalan sahneler kesik anlatılar oluşturduğundan Coutures’ün mesajını hissedebilmek ancak dolambaçlı bir yolda mümkün olabiliyor.
Somut Bir Mücadele Alanı Olarak Bedenin Kullanımı
Film boyunca gerçekliğin yerini almış olan saf bir simülasyondan söz edilemez, yaşanan “şey” olarak kendisini var eden bedenin ham gerçekliği mikro ölçekte karakterler arası meta zinciri kuruyor. Sadece estetik olarak değil aynı zamanda ideolojik üretim sahası olarak sunulan Coutures’ün anlatısında gördüklerimiz inşa edilmiş yüzeysel bir düzlemdedir. Beden, Coutures’de bir fazlalık olarak kendisini gösterir; onun önce imaja, sonra ise metaya dönüştüğü süreci göstermeye çalışan Winocour, yüzey ile et arasındaki çatlakları aktarmaya çalışıyor. Her ne kadar Angelina Jolie’nin hayat verdiği karakterin yaşadığı sağlık durumu filmin hikâyesinin önemli bir parçası da olsa film bu referansla gerçek bir kırılma noktası yaşamak yerine sahneler arası hızlıca geçen duygusal boşalım olarak tam anlamıyla kendisini var edemiyor. Bu anlamda filmde Jolie’nin kendi kişisel deneyimine birden fazla maske giydirdiğini söyleyebiliriz. Öyle ki bu maske, içeriksel ve görsel filtrenin de altında ezilerek yer aldığı sahnenin gücünü kullanamaz hale geliyor. Öte yandan Jolie’nin filmde yoğunlukla Fransızca konuşması da dikkat çekici bir performans olarak kendisini var ediyor. Filmin tamamı Paris’te geçiyor; her ne kadar yönetmen mekânların kullanım biçimini dekor olarak kullanmadığını belirtmiş olsa da Paris, özellikle moda temasında bir dünya markası olduğu için filme bu anlamda gölge düşürerek kimi zaman içeriğin önüne geçiyor ve marka ötesi boyutuna erişiyor. Paris’in soğuk ve steril havası filmin karakterlerinin bir marka içerisinde izlenebilir birer nesne haline getiriyor. Buna ek olarak ses tasarımı açısından Anna Von Hausswolff ve Filip Leyman ile çalışan Alice Winocour, moda dünyasına uygun görsel düzlemde yansıtılan steril yapıya denk düşecek şekilde, ancak daha gotik ve spiritüel bir yolla farklı tonlar katıyor.
Sanatın Siyasi Alt Metni Kemirmesi
Coutures’ün katmanlarından birinde Sudanlı ve Ukraynalı modellerin varlığı temelde bir mesajı iletmek üzere kendilerine bir kimlik kazandırıyor. Bu bağlamda film, Avrupa’nın merkezi olan Paris’teki iltica ve sınıf sorunlarına, tabiri caizse izleyicinin gözüne sokmadan kısa bir geçişle nokta atışı yapmayı tercih ediyor. Angelina Jolie’nin Fransızca konuşması hayat verdiği karakterle kendi ikonası arasına bir mesafe koyarken diğer yandan Anyier Anei gibi bir ismin filmde yer alması, tanınmayan bir isim olarak filmin anlatısının sessiz gücü oluyor. Anei moda dünyasında başarılı bir manken, ancak daha önce yer aldığı belgeselleri saymazsak Coutures kendisinin ilk oyunculuk deneyimi. Bu şekilde filmde karakterlerin tıpkı anlatıda endüstrinin onları enstrümanlaştırdığı gibi onlar da Coutures’ün kolektif enstrümanı oluyor.
Moda kavramını bir kırılganlık eylemi haline getiren Winocour, Michel Foucault’nun disiplin toplumu yapısına da göz kırpıyor. Buna göre karakterlerin organik yapısı olan bedenin durumunu bedenin içerisinde bizzat nefes aldığı kurumlar belirlerken zamanı yine aynı mekânlar yönetiyor ve nihayetinde sağlık gibi bir sistemin de yine kuruma bağlı mekânsal yapısı özneyi normalleştirerek klasik bir sistemin zincirini oluşturuyor. Beden üzerinden belli kategorilerde aktarılmaya müsait olan bu düzenek, Coutures’de kendisini moda ve görsel sanatlar üzerinde konumlandırıyor. Bu da fiziksel, travmatik ve sosyal izolasyonların bizzat beton yapılar arasında sıkışmasındaki kırılmaları oluşturuyor ve beden bu betonların içerisine sığamıyor, orada boğuluyor. Buna bağlı olarak beden, içerisinde bulunduğu durumların ve mekânların işlevlerine göre bölümleniyor, bu da bedenin bütünlüğünü kaybetmesine neden oluyor tıpkı Winocour’un anlatısını sürekli 2000’ler reklam estetiğinde bölerek, hikâyesinin bütünlüğünü yok etmesi gibi.

