79. Cannes Film Festivali’nde yarışma kategorisinde boy gösteren Hirokazu Koreeda’nın yeni filmi Sheep in the Box (2026), insan bedenlerini bir promosyon kutusunun içerisine yerleştiriyor. Bir nevi seri tüketim düzleminde meta konumuna gelen bu bedenler standartlaşmış kargo formatında evlere dağıtılıyor. Hızlı tüketimin anatomisini başka bir kulvara doğru çeken Koreeda, Sheep in the Boxile izleyiciyi adeta bir Kazuo Ishiguro anlatısının içerisine davet ediyor. Ishiguro’nın hemen hemen her eserinde karşınıza çıkabilecek olan insan bedeninde ve zihninde teknolojinin yansıma hali bu sefer Koreeda’nın sinemasında bir araya geliyor. Mekân olarak pitoresk alanları tercih eden yönetmen, bu şekilde doğaya ait olan yan ile insan olma halini teknoloji sınırları çerçevesinde bir deneme turuna çıkarıyor. Humanoid bedenler aracılığıyla yas, kayıp ve ebeveynlik konularına dokunan ve aynı zamanda filmin senaryo koltuğunda da oturan Koreeda, elindeki fikri, günümüzün teknoloji sınırlarının gerisinde kalmış bir anlatıyla bize sunuyor. Anlatının içerik bakımından iskeleti ve tonu, genel olarak 2000’lerin gerilimli yapısını yansıtırken, günümüzden bakıldığındaysa alanındaki diğer filmlere çok geç kalmış bir şekilde katılıyor. Bilimkurgu çerçevesinde ele alınan filmde bedenlerin gelecekte dijitalleşmesi ve teknolojik standartlara indirgenmesi konu ediliyor. Teknolojinin ne denli gelişmiş olmasından ziyade onun insan doğası üzerindeki etkisine yoğunlaşan filmin yapısı sırtını gündelik bir aile dramına dayıyor.
Bedenlerin Yeniden Üretimi
Organik olanla yapay zekanın kendi arasında sürekli olarak hesaplaştığı Sheep in the Box, canlı hayatının tamamen obje haline gelmesine odaklanıyor. Filmin başrollerinde Haruka Ayase (Otone Komoto), Daigo Yamamoto (Kensuke Komoto), Rimu Kuwaki (Kakeru), Nana Seino (Alice Kotaki) ve Kan’ichirô Satô (Gen Hidaka) gibi isimler yer alıyor. Ötekinden korkmak gibi bir kavram bu türden bir senaryoda doğrudan ortaya çıkmıyor. Her ne kadar anlatı bilimkurgu gerilimiyle sarılmış olsa da film, gerginlik yaratmaktan ziyade olayların duygusal tarafına odaklanıyor. Bu şekilde ortaya çıkan durumlara herhangi bir felsefi açıdan da bağlanmak mümkün olmuyor. Geriye sadece aile kavramı ile etik olanın ikili varoluşu kalıyor, bu da filmin temposunu oldukça düşürüyor. Anlatı, kaçınılmaz duygusal doruk noktasına ulaştıkça karakterlerden ziyade anlatının kendisinin karakterize olduğunu görebiliyoruz.
Kırsal alanın dışında Japon şehir manzarasına da sıklıkla denk geldiğimiz mekânların renk dokusu genel olarak bir hastane havasını andırıyor. Olabilecek en soluk renkleri tercih eden yönetmen, bu şekilde tercihlerinin arasına sıkışmış olan ailenin mevcut durumunu da kendi tablosunda renklendirmiş oluyor. Kâbus ve peri masalı arasına sıkışmış olan anlatım biçimi daha çok karakterler arası denge bulmaya yöneliyor. Zaman zaman uzay mimarisini andıran yapılar, dronların dolaşımına tamamen izin verilen bir dünyada masumiyetin kaybını değil anormalliğin mevcut durumunu yüceltiyor gibi bir durum ortaya koyuyor. İnsan duygularını yapay bir organizma içerisine hapsederek onları orada bir nevi test sürüşüne çıkarmak Sheep in the Box’ın ana mevzusu denebilir. Ancak bu temalar çerçevesinde kullanılan metaforlar kimi zaman havada kalırken kimi zaman ise anlatının kendi dilindeki poetik duruşunun içerisinde kayboluyor. Bu da filmin kendi malzemesi dahilinde içe dönük bir proje gibi sunulmasına müsait bir ortam hazırlıyor.
Ölü Canlar Üzerinden Zaman Tasarrufu
Yetişkinlerin dünyasından robotik çocukların bakış açısına kadar eğilerek empatik değerleri açığa vurmaya çalışan Hirokazu Koreeda, daha önce defalarca kez sanatın her bir alanında işlenmiş olan “gelecek unsurunu” çok geriden takip ediyor. Öte yandan filmin sade görünümü metinsel olarak bir akış gösteren senaryonun içerisinde fütüristtik olmaya çalışan öğeleri teker teker öldürüyor. Filmin ismiyle bile teknolojik ve kültürel kaygıların boy gösterdiği üst metnin anlatıda her sekans sonrası iyice kayganlaşarak kendi ham halini alması modern tüketimin kötücül yanını negatifleştirmiyor. Sahiciliğin meta haline gelmesi bir anlamda güç toplumunu desteklemek için alt metin olarak karşımıza çıkıyor. Modern hayat eğer bireyin yalnızlaşmasını bir nevi meta olarak kullanıp bundan bir pazar piyasası çıkarıyorsa o halde modern kent yaşamı bir dekor olarak kendini gösterir demektir. Koreeda’nın görsel anlamda tercih ettiği renklerin toplamı da bu türden yapay bir görsel akış yakalayarak alt metnin kendisine destek olmaya çalışıyor.
Bitirmeden önce filmin birçok esininden birkaçını sayalım. Öncelikle Sheep in the Box filminin isminin Philip K. Dick’in 1968 tarihli Do Androids Dream of Electric Sheep? (Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) adlı çalışmasından büyük oranda esinlenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan “Kutudaki Koyun” kavramının Antoine de Saint-Exupéry’nin Le Petit Prince (1943) çalışmasına göndermede bulunduğunu da ekleyelim. Sekansların birinde doğrudan humanoid tarafından su küresi içerisinden dışarı fırlamış Le Petit Prince figürü, öncelikle madde olarak kendisinin düştüğü yerde varlık göstermesiyle daha sonra ise humanoid’in onu benzer bir materyal olarak gözlemlemesiyle karşılıklı soyut ve ortak bir zemin doğuruyor. Bireyi birey yapan öncelikli durum olan özgür iradenin zamanla humanoid üzerinde belirmesi ise kutudaki koyunun bir anlamda kendisine çıkış bulma yolundaki ana direksiyonu oluyor. Humanoid’lere yönelik etik bakış üzerinden onlara elektrikli koyun hayalini kurdurtmaya çalışan Koreeda, ailelerin sosyal statüsünü korumak için insan olanı bir nevi robotik hayvana dönüştürerek, Sheep in the Box ile sahip olma durumunu koca bir yanılgıya dönüştürüyor.

