Site icon Dial M for Movie

HALF LIGHT Filminde Güvenilmez Anlatıcılar ve Türsel Uylaşımlar

Sözlükte “güven” sözcüğü şöyle tanımlanır: “Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu” (1998, s. 915). Böyle bir duyguya hangi koşullarda erişmek mümkündür? Korkunun temelindeki tehlike olasılığı, çekinmenin temelindeki kaçınma eğilimi ve kuşkunun temelindeki menfi duygu nasıl bertaraf edilir? Günlük yaşamda biri bize bir hikâye anlattığında karşımızdakine güvenmeye meyilliysek ve bariz tutarsızlıklar dikkatimizi hemen çekmemişse anlattıklarına inanma olasılığımız yüksektir. Bir roman, bir öykü ya da bir film söz konusu olduğunda da bize hikâyeyi anlatan her kimse ona güvenip güvenmeme konusunda benzer bir süreci yaşarız.

Demi Moore

Güvenilmez Anlatıcı Kavramı

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi (2008) romanının anlatıcı karakterini güvenilmezliği üzerinden ele aldığı incelemesinde Semiramis Yağcıoğlu, güvenilmez anlatıcı ile okur arasındaki ilişkiye değgin şunları sorar: “Peki okuyucu ne zaman kendisini, anlatılan öykünün büyüsünden kurtarıp hiçbir öykünün ‘masum’ olmadığını, her anlatının hep anlatanın bilinci ve çıkarları ile sınırlı olduğu gerçeğini hatırlar? Anlatıcının sözleri okur için ne zaman inandırıcılığını yitirip kuşkulu olmaya başlar? Hangi metinsel ve bağlamsal ipuçları okuyucuya anlatıcının güvenilmez olduğunu imler ve başka bir metinsel katmanın kapılarını aralar?” (2017, s 175). Temkinli yaklaşan okurlar, metnin büyüsüne kapılmamak gerektiğini akıllarının bir köşesinde tutacaklar ve takip ettikleri hikâyenin sınırlarını belirleme gücüne sahip bir anlatıcının varlığını hiçbir zaman gözden kaçırmayacaklardır. “Güvenilmez anlatıcı” kavramına ilişkin literatürden örnekler veren Yağcıoğlu’nun atıfta bulunduğu Nünning (2008) ve Jacobi (2005) gibi bilişsel yazınbilimciler, okurların metinde çeşitli boşlukları fark etmelerine ve sorularına ikna edici yanıtlar bulamamalarına bağlı olarak anlatıcıdan kuşkulanmaya başladıklarını öne sürmüşlerdir (2017, s. 176). Yazınsal yapıtlarda ister birinci ister üçüncü tekil kişi anlatıcı tercih edilsin, anlatıcının söylemindeki boşluklardan ve o yanıtlanmamış sorulardan onu sorgulamaya başlayabiliriz. Bir filmi çözümlerken benzer bir sorgulama için hangi yolu takip edebiliriz?

Yazınsal yapıtların “güvenilmez anlatıcı” kavramı temel alınarak çözümlendiği pek çok örnek literatürde mevcut. Benöyküsel anlatıcının tercih edildiği bir roman ya da öyküyü düşünelim. Bu metinde anlatıcının güvenilmezliğini tespit edeceğimiz malzeme olan dil önümüzdedir. Sinemada ise yönetmen Brechtyen bir biçemi tercih edip olan biteni kameraya bakarak izleyiciye aktaran bir anlatıcıya yer vermemişse tek tek karakterlerin söylemleri üzerinden çözümlemeler, bize bir yol açacaktır. Hazar Çavaş, Shadowy Events, Unreliable Narrators, Anonymous Spaces: Seeking Ambiguity In Emin Alper’s Films başlıklı yüksek lisans tezinde belirlediği kavramlar çerçevesinde Emin Alper’in filmlerini incelemeye geçmeden önce Türk sinemasındaki örneklere değinir. Ele aldığı filmlerden biri, Reha Erdem’in 2010 yapımı filmi Kosmos’tur. Filmdeki karakterlerin muğlaklığına dikkat çeken yazar, hiçbirinin “iyi” ya da “kötü” gibi sıfatlarla tek grupta değerlendirilemeyeceğini belirtirken güvenilmez anlatıcı olarak birbiriyle çelişen özellikler taşıdıklarını ileri sürer. Emin Alper filmlerini irdeledikten sonra da şöyle bir sonuca ulaşır: Emin Alper sinemasında bir tahakküm altında kalmış ve bu nedenle gerçeklik algıları paranoyayla bulanıklaşmış karakterler, izleyiciyi kendi tarafına çekemezler. Olay örgüsündeki kırılmalarda oynadıkları rol, geçmişleriyle birlikte düşünüldüğünde onların iyi ya da kötü olarak kesin biçimde tarif edilmelerini olanaksızlaştırır ama bu durum, bir yandan da onlara güvenmeyi zorlaştırır ve böylece bu karakterler güvenilmez anlatıcılar olarak anlatılarda izleyicinin karşısına çıkarlar (2020, s. 32, 66).

Araştırmacı, Emin Alper sinemasındaki güvenilmez anlatıcılara örnek olarak Tepenin Ardı’nın Zafer (Berk Hakman) ve Süleyman’ını (Sercan Gümüş), Abluka’nın Kadir (Mehmet Özgür) ve Ahmet’ini (Berkay Ateş) ve Kız Kardeşler’in Veysel’ini (Kayhan Açıkgöz) verir. Bu karakterlerden Zafer, Süleyman ve Veysel’i “kötü” olarak nitelendirmek güç. Özellikle Zafer’in psikolojik durumunu, çevresinden kopukluğunu, olumlu ya da olumsuz bir etkisinin olmamasını düşündüğümüzde ise onu “güvenilmez anlatıcılar” arasına dâhil etmek de güç. Kadir ve Ahmet’in gri bölgede kaldıklarını ve bu yüzden “güvenilmez anlatıcılardan” olduklarını ileri sürmek mümkün. Veysel ise bu karakterlerin arasında ayrıksı bir örnek. Filmin finaline doğru istenci dışında da olsa sebep olduğu felaketle anlatı boyunca izlediğimiz Veysel’i bir arada düşündüğümüzde onu da önceden bildiğimiz bir kategoriye katmak zor. Bu da yönetmenin – Hazar Çavaş’ın belirttiği gibi – bir biçem olarak anlatılarında muğlaklıklara sıklıkla yer vermeyi tercih etmesinden kaynaklanıyor.

Hans Matheson

Half Light (Alacakaranlık)

Peki, bir korku / gerilim filminde karakterlerin söylemleri üzerinden güvenilmez olup olmadıklarını irdelemeye başlarsak film türünün özelliklerini göz önüne aldığımızda hangi verileri elde edebiliriz? Nilgün Abisel, Popüler Sinema ve Türler adlı kitabında korku filmlerindeki karakterlerin yapılandırılışını tarihsel olarak irdelerken 1960’lara kadar insana benzemeyen, fiziksel anormalliğinin altı çizilen, ürkünç, “bilinmez” canavarların korku sinemasında başrolde olduklarını, 1960 sonrasında ise – Frye’ye atıfta bulunarak – insan üstü güçleri olan kötü karakterlerin bulunduğunu ifade eder (1995, s. 172, 173). Bu yazıda ele alınan, Craig Rosenberg’in 2006 yapımı Half Light (Alacakaranlık) filminin “kötüleri” korku türünün bu özelliklerini ne kadar taşıyarak “iyilere” ve onları dinleyen izleyicilere hikâyeler anlatırlar? Wayne C. Booth, Kurmacanın Retoriği adlı kitabında “Şayet yazar okurun kafasını karıştırmak istiyorsa, o zaman güvenilmez anlatıcı işine yarayacaktır” der (2012, s. 389). Rosenberg, hem filmin başkarakteri Rachel Carlson’ın (Demi Moore) hem de izleyicinin kafasını karıştırmak için hangi anlarda güvenilmez anlatıcıları anlatısına dâhil edip onlara neler söyletmiştir?

Filmin, her kitabıyla en çok satanlar listesine giren Rachel’ın yazarlık kimliğinin öne çıkarıldığı, ödülleriyle başarılarının altının çizildiği jeneriğinin ardından izleyicinin karşısına çıkan ilk karakter Brian (Henry Ian Cusick), Rachel’in hem editörü hem eşidir. İlk bakışta bu karakterin kendi halinde, halim selim biri olduğunu düşünen izleyiciler olacaktır ki bu sakinlik, elbette bilinçli olarak hissettirilmiştir. Sohbet konuları, Brian’ın yayınevleri tarafından reddedilen ilk roman denemesidir. Rachel, onu destekleyen ve cesaretinin kırılmaması yönünde yüreklendiren tümceler kurar. Onun Londra’nın en iyi editörü olduğunu, bir gün sektörde daha çok tanınacağını dile getirir. İki karakter de söylemlerinde birbirlerinin desteği olmadan o güne kadar gerçekleşen başarılarını elde edemeyecekleri konusunda hemfikirdirler; ancak Rachel, yemek yapmak üzere çalışma odasından çıktığında Brian’ın Rachel’le ilgili çıkan gazete haberlerine, kariyeriyle ilgili atılan başlıklara bakışında bu söylediğiyle çelişen bir duygunun varlığı sezilir. Semiramis Yağcıoğlu, anlatıcının güvenilmezliğini fark ettiren en önemli etmenin söz ve eylemleri arasındaki uyumsuzluğun görülmesi olduğunu ileri sürer (2017, s. 178). Brian’ın da söz ve eylemleri arasında uyumsuzluk vardır. Ne var ki yönetmen, bu uyumsuzluğu anlatının türü gereği bariz biçimde vermez. Brian’ın Rachel’a karşı beslediği kıskançlık duygusunu izleyicinin dikkatine bırakır.

Rachel’ın yaşamındaki kırılma, oğlu Thomson’ın (Beans Balawi) ölümüyle gerçekleşir. Thomson’ın suda boğularak ölmesi, Bachelard’ı referans alan bir çözümlemeyle iki duruma işaret eder. Araştırmacının tasnifine bağlı olarak karanlık su imgesinde görülen ölüm, bir yananlamdır ve hem birinin maddesel yokluğunu hem de anlatı karakterinin ya da onun etrafındaki koşulların çürüyüp yok oluşunu gösterir ki Leyla Yılmaz’ın Bilmemek (2019) filmini su imgesi üzerinden incelediğim makalemde Bachelard’ı doğrulayan bulgulara ulaşmıştım (Bachelard, 2006, ss 56-83, Barış, 2022). Half Light’ta da su, Thomson’ın yok olmasının bir göstergesiyken bu olaydan sonra Rachel’ın hikâyesine koşut biçimde onu kuşatan çevresinin çürümüşlüğünü de görünür kılmıştır. Brian, yas sürecindeki Rachel’ın yanında olmamış, ilişkileri çözülme noktasına gelmiştir. Bulunduğu yerden uzaklaşmak ve zihnini başka bir uğraşla oyalama düşüncesiyle romanını yazmaya odaklanmak isteyen Rachel’ın uzak, sakin, etrafta kimsenin olmadığı bir ev arayışına yakın bir arkadaşı olan Sharon (Kate Isitt) yardımcı olur. Sharon da Brian gibi “masum söylemleriyle” anlatının uzun bir bölümünde kuşkulanılmayacak biçimde yapılandırılmış karakterlerden biridir. Rachel, bulunan eve gidip yerleşir ve bir yandan Sharon’la telefon aracılığıyla iletişimine devam eder. Sharon ise onun üzerindeki kontrolünü korur.

Therese Bradley

Yeni evi, Rachel’ın nereye taşındığını öğrenen komşuları Finlay Murray (James Cosmo) ile Mary Murray (Joanna Hole) çiftinin tavırlarında betimlenen tedirginlikle tekinsiz bir mekân olarak çizilmeye başlar. Bulunduğu yolda tek olan bu evin hikâyesi, anlatı ilerledikçe açılırken Rachel’ın karşısına çıkan birden çok insanın izleyicide uyandıracağı güvensizlik duygusu, dikkatleri başka kişilere ve olasılıklara çekme giziline sahip. Nilgün Abisel, korku filmlerindeki mekânları iki başlık altında ele alarak birinci grupta dış görünüşüyle irkilten, karanlık, yabancılık duygusuna yol açacak mekânların, ikinci grupta ise kişileri ürpertmeyen, bilindik mekânların yer aldığını öne sürer (1995, s. 169). Rachel’ın yeni evi ve çevresi, bir yanıyla – özellikle dinginlik veren manzarasıyla – olumlu duygulara olanak tanıyabilecekken bir yanıyla da – Murray çiftinin evi duyduklarında duraksamaları ya da Rachel’ın sahilde karşılaştığı kadının “Oğlun seni bekliyor. Salıncakta seni bekliyor” gibi sözleriyle – gerilimin artmasına sebep olan bir uzam olarak işlev görür. Bunlara koşut biçimde Rachel’ın oğlunun sesini sık sık duyması ve gerçekten varmış gibi onu karşısında görmesi, izleyicide karakterin ruh haline dair olumsuz bir düşünce oluşmasına hizmet eder. Derken anlatıya kendisini deniz fenerinin bekçisi Angus olarak tanıtan ama asıl adı Patrick (Hans Matheson) olan karakterin dâhil olmasıyla korku türünün özelliklerinden de yararlanan yönetmen, Brian ve Sharon’da olduğu gibi izleyiciye “masum” görünecek birini başkarakterin karşısına çıkarır. Patrick, kısa zamanda Rachel’ın güvenini kazanır. Anlattığı hikâyeler ve paylaşımları, yakınlaşmalarına zemin hazırlar.

Craig Rosenberg, Patrick’in adını çaldığı gerçek Angus karakterinin hikâyesini Rachel ve izleyiciyle paylaşana kadar güven duygusunu zedeleyecek bir davranışı ve tutarsızlığı olmayan bir portre çizer. Bu tercihi, gerilim türünün karakteristiğine uygun bir anlatıyı izleyiciye sunma amacının da olduğunu düşünürsek makuldür. Bu nedenlerle karaktere dair ilk soru işaretleri, Angus’ın yedi yıl önce intihar ettiğini Rachel’ın öğrendiği sahnede belirir ama film, Rachel’ın ruh halinin iyi olmadığını gösteren pek çok sahneyle izleyiciyi o kadar yönlendirir ki anlatının henüz bu aşamasında izleyiciye Patrick’le bütün yaşadıklarının Rachel’ın zihninde geçen bir hikâyeden ibaret olduğunu düşündürmek ister. Bir güvenilmez anlatıcı olan Patrick’in sözlerine kuşkuyla yaklaşmamızı sağlayacak ipuçları ise Rachel’ı manipüle etmeye çalıştığı sahnelerde bulunur. Örneğin, yalnızlık üzerine konuşurlarken “Yazmayı sevmenin nedeni bu değil mi? Yalnızlık” der Patrick. Rachel’ın yas sürecindeyken kaçıp sığındığı bu yerde tutma ve kabuğundan çıkmamasını sağlama amacıyla bir telkin sezilir bu sözlerinde; çünkü çevresinde zaten Patrick’ten ve zaman zaman telefonlaştığı Sharon’dan başka kimse yoktur.

Ruh sağlığını tamamen yitirip kendisine bir zarar verse o muhitte yaşayan insanlar, görünen gerçeği kolayca kabul edecekler ve ardında saklanan hikâyeyi göremeyeceklerdir. Yine alıntılanan sohbetlerinde kendi başından geçmiş gibi Angus’ın hikâyesini değiştirerek Rachel’a aktaran Patrick, Angus’ın karısı Kate’in (Nichola Bee) oradaki ıssızlıktan bıkıp eşini terk ettiğini söylerken bunu yalnızlığın insanı delirtebileceğine bağlar ki Rachel, Patrick’in bu sözünü Angus’ın yedi yıl önce intihar ettiğini duyduktan sonra hatırladığında Patrick yerine kendisinden kuşkulanmaya başlamıştır ve böylece güvenilmez anlatıcı, yalnızlıkla ilişkili biçimde delirme düşüncesini Rachel’a aşılamıştır. Patrick’in telkinleriyle birlikte yaşadıklarının toplamı, gördüğü halüsinasyonlar haricinde onu Patrick’le beraber manipüle eden üçlünün oyunlarını da delirdiğinin belirtisi olarak kabul etme olasılığı artan Rachel’ın girdabın içine daha çok çekilmesine yol açacaktır. Benzer biçimde Patrick’in “Belki de ölüler, bizi bizim onları özlediğimizden çok özlüyorlar” tümcesi, aynı amaca hizmet eder.

Craig Rosenberg, anlatı kişilerinden hangilerinin güvenilir hangilerinin güvenilmez karakterler olduklarına ilişkin bir diğer ipucunu ise Finlay ve Patrick’in ayrı ayrı Angus’ın hikâyesini anlattıkları sahnelerdeki farklılıkla verir. Finlay, Angus’ın hikâyesini aktarırken adı geçen tüm karakterler canlanır. Gerçeklikleri sabittir adeta. Oysa Patrick’in anlattıklarının gerçekliğine dair hiçbir veri yoktur. Bu amaçla bir görsellik inşa edilmez. Bu sahnede bir bilgi daha verilir karakter ve izleyiciye: Sharon, Kate’in sevgilisi Gordon McCloud’ın (Jamie Edgell) evini bulmuştur Rachel’ın yerleşmesi için. Rastgele seçilmemiştir elbette o ev. Rachel, o çevrede yaşayan insanlardan er ya da geç geçmişte orada yaşanan, gazete haberlerine bile konu olan olayları öğrenecek ve bu hikâyeden kuvvetle muhtemel etkileneceği için deliliğe bir adım daha yaklaşıp Brain – Sharon – Patrick’ten oluşan çetenin amaçlarına ulaşmasına yardımcı olacaktır. Nitekim Sharon, Rachel’ın Angus’la olan hikâyesini zihninin oyunları olarak görmeye başladığını duyduğunda yanına geleceğini bildirerek kısa sürede olay yerine varır.

Filmin üç güvenilmez anlatıcısı, amaçlarına ulaştıklarında Rachel dışında Finlay, onun delirdiğine ikna olmaya yakındır artık. Rachel gibi o çevrede deli olduğu sanılan sahildeki kadın ise önce Rachel’a kaçıp gitmesini söyler, sonra FinlayMary çiftinden yardım isteyerek Rachel’ı Brian ile Sharon’ın elinden kurtarmak için çabalar. Türün uylaşımlarına uygun bir biçimde finalde başkahraman kurtulur ve kötüler cezalandırılır. Rachel’ın çevresindeki çürümüş insanlardan arınıp yeni bir hayata başlamasında yardımı olan sahildeki kadının “Oğlun ne isterdi, biliyor musun? Onun ölümünü değil, yaşamını hatırlamanı” sözü kulağında oğluyla yaşadıkları evine dönüşü – Propp’a atıfla – başkahramanın yolculuğunun sonunda elde ettiği ödülü, dinginliği, başka deyişle uzun süre oğlunun ölümü nedeniyle suçluluk duyduktan sonra kendisiyle barışı simgeler. Brian ile Sharon’ın güvenilmez karakterler olduğunun açığa çıkmasıyla ikisi için yine türün karakteristiğine uygun olarak karanlık tarafta sabitlenmiş kişiler olduklarını söylemek mümkün.

Patrick ise finaldeki dönüşümüyle yönetmenin gri alanda bırakmak istediği bir karakter. Angus’ın ruhunun Patrick’in bedenine son anda girdiği fikri, elbette türün gerçeküstücülüğe yatkın oluşuyla ilintili yahut Sharon’a “İkiniz de o [Rachel] olmak istiyorsunuz” diyerek kıskançlıklarını yüzüne vurduğu sahneden sonra trene binmekten vazgeçip Rachel’ın yardımına koşan Patrick’in anlatının ilk yarısının sonlarında kısa süreli görülen romantik aksla ilişkilendirecek ve böylelikle romantik film izleyicisinin de gönlünü kazanacak bir manevra yaptığı düşünülebilir ama her koşulda Rachel’ın hikâyesini biçimlendirenler, güvenilmez anlatıcılardır. Nilgün Abisel’in bahsettiği gibi, 1960 öncesinin sıra dışı görünüm ve özelliklere sahip canavarlarından değillerdir. Anlatı evreninin gerçeğinde yaşanmış bir hikâyeden yararlanarak Rachel’ı manipüle etmeye çalışmış, daha “sıradan” kötülerdir. Onlardan yakasını kurtarmayı başaran Rachel’ın sonunda döndüğü evdeki önemli göstergelerden biri olan su imgesi, artık o karanlığı değil, başkarakterin eriştiği arınma ve güven duygusunu ifade etmektedir.

Baran Barış

Kaynakça

İlgili okuma: GASLIGHT (G. Cukor, 1944)

Exit mobile version