82. Venedik Film Festivali’nde izlediğimiz Yorgos Lanthimos’un son filmi Bugonia (2025), vaat edilmiş bir uzay anlatısının fikir aşamasında kaldığı ancak işleyişinde parça ilişkisine dayalı bir kompozisyon sunan bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Bireyin kendisini kontrol etme noktasına ve aynı şekilde bireyin topluma karşı olan kendi sunumunun biçimlerine odaklanıyor. Bunu yaparken karakterlerini de tıpkı kompozisyonunda olduğu gibi özelliklerine göre bölümlere ayırıyor. Bu şekilde filmin yapısı da katmanlı ve bu katman üzerinden daimî olarak duraklatılarak aktarılıyor. Her ne kadar filmin sunum biçimi altında belli bir yaratıcı öğe barındırıyor gibi gözükse de senaryonun zenginliği yönetmenin bir önceki yapımlarına göre tartışılır bir noktada seyrediyor. Anlatım biçiminde ifadenin düşüklüğünü görseldeki akışın dili toparlıyor. Buna bağlı olarak karakterlerin az sayıda olması ise hikâyenin kendi içindeki katmanlı yapısına destek oluyor.
Filmin başrollerinde Emma Stone (Michelle), Jesse Plemons (Teddy) ve Alicia Silverstone (Sandy) gibi isimler dikkat çekiyor. Filmin senaryo koltuğunda ise Jang Joon-hwan ve Will Tracy bulunuyor. Karakterlerin çizimi yönetmenin diğer çalışmalarıyla aynı ölçüde bir kaliteye sahip; buna göre daimî olarak sınırları zorlama istenci hâkim. Bunun yanı sıra önceki yapımlarında olduğu gibi filmin müziklerinin yaratımının arka planında yine Jerskin Fendrix bulunuyor. Yapımcı koltuğunda ise sıradışı bir isim, Ari Aster kendisini gösteriyor. Bireyin kendisi dışında başka benliklerinin de olabileceğini savunurken bunu yapma yolu olarak en soyut olana yaklaşan Lanthimos, eskimiş bir komplo teorisinin üzerini kendi stiliyle törpülemeye çalışıyor. Hepimizin toplumsal olarak birbirine veyahut bir şeylere “uzaylı” kaldığı bu günlerde “uzaylı” olanı yabancılaştırmak (İngilizce’deki “alienation” kelime oyunuyla) yerine bu adlandırmayı günümüz gerçekliğine uygun bir şekilde giydiriyor. Yine de Bugonia festivalin en çok beklenen filmi olsa da, olumlu anlamda öne çıkan filmlerinden biri şeklinde bahsetmek güç. Zira filmin avuçlarının içinde tutmuş olduğu ağır toplar elde patlayıp buhar olma niteliğinde.
Kendi Maskesinin İçinden Şarap İçen Kuklacı
Karakterleri gibi şekil vermiş olduğu mekânlarını da oldukça minimalist bir ayarda tutmaya çalışan Lanthimos, hayranları için filmin sonuna doğru mekân konusunda oldukça maksimalist bir yaklaşımda bulunarak filmin başından beri tutturmuş olduğu tonda ayar değişikliğine gidiyor. Ancak bunu filmin tamamına yaymak yerine sadece anlatıyı belli bir son ile buluşturmak adına, köprü olarak kullanıyor. Bu da görsel düzlemde karşımıza çıkan ve bir anlamda fütüristik dokuya sahip olan alanları bağımsız hale getiriyor. Bugonia, Kinds of Kindness (2024) filminde olduğu gibi olabildiğince bölümlere ayrılıp ana fikri yok etmese de filmin başlangıcında dokunmuş olduğu temalar bir anlamda aldatıcı bir hicvin parçasını oluşturuyor. Poor Things (2023) filminden sonra oldukça hızlı bir üretim dalgasına kapılan yönetmen filmografisinde hem tarz hem de içerik bakımından zayıflıklar gösteriyor.
Bugonia görsel anlatı bakımından hâlâ Lanthimos imzasını hissettiriyor ancak var olan taşların üzerine yeni bir taş eklemiyor. Yine bağımsız hikayelerin birbiriyle buluşmuş olduğu Kinds of Kindness’daki dokuyu zaman zaman Bugonia’da da hissetmek mümkün. Bu türden bir yaklaşım ise anlatının kendisini zedelerken kompozisyonun akış dinamizmini aynı viteste tutuyor. Tam anlamıyla bağımsız ve parçalı bir hikâyeye ev sahipliği yapmasa da film ton olarak bunu gizlice hissettiriyor. Filmin adına etimolojik olarak eğildiğimizde Grekçede “Öküz” anlamına gelen “βοῦς” ve “Döl” anlamına gelen “γονή” birleşimine dayanıyor. Toplamında ise “Öküzden doğma arılar” olarak düşünebiliriz. Bunun derininde yatan Antik bir ritüelin olduğunun altını çizmek gerek. Öte yandan filmin tüm akışı bu Antik ritüelle bağlantılı bir çizgide ilerliyor. Bu anlamda anlatının kompozisyonu izleyiciye zaman zaman ipuçları veriyor ancak kendisini hiçbir zaman tamamen açık etmiyor, dolayısıyla filmin adında yer alan bu detay izleyici araştırmadıkça belli bir mesaj bütünü oluşturmayacaktır.
Yeni Bir Yaşam Formu Elde Etmek İçin Kendi Leşinden Doğmak
Filme ismini veren söz konusu ritüele göre derme çatma bir evin içine yerleştirilen ineğin et ve kemiklerinin parçalara ayrılmasıyla beraber şiddetli bir saldırı ortamı oluşturuluyor. Hayvanın içinde bulunduğu evin tüm kapıları ve pencereleri kapatılıyor. Bu şekilde dışarı ile hiçbir bağı kalmıyor. Öte yandan filmi izlerken Emma Stone’un bu bahsi geçen hayvan modellemesindeki karakteri ile karşılaşacaksınız. Bu bakımdan ritüelin detayı kendi içinde bir değer oluşturuyor. Ritüele göre hayvanın her parçası kekik ile iyice marine ediliyor. Film esnasında bu, karşımıza belli bir krem formatında çıkıyor. Bunun dışında hayvanın derisinin yüzülmesi ve dışarısı ile olan bağlantısını tamamını kesme stratejisiyle buluşması ritüeli kendi içinde tamamlıyor. Vergilius’un Georgica eserinde geçen bu ritüel, tarımın altın çağı için önemli bir inanış çemberini oluşturuyordu. Bu şekilde öldürülen öküzlerin leşlerinden arıların, sineklerin, kurtçukların çıkacağına inanılırdı. Bir anlamda medeniyete doğru ilerlemenin simgesi olarak işaret edilen bu ayinin günümüz dinamizmine bağlı halini kesinlikle Lanthimos’un filminde görebilirsiniz. Buna göre öküzler, filmde insanların bizzat kendisi oluyor ve medeniyetin tekrar en mükemmel haliyle doğması ise o insanların ölümüne bağlı olarak zemin hazırlıyor. Yönetmen, bu Antik ritüelin filmin içerisine yedirilmesi konusunda derinlemesine bir dokunuş gerçekleştiriyor ancak filme bu ritüel bilgisini cebine koymadan gidenlerin bu bağı kurması zor, bu kopukluk yönetmenin tercihi ancak doğru bir tercih mi orası ayrı bir konu.
Kendini Kendi Ritüeline Adayan Bir Film
Film esnasında görsel düzlemde kendisini duraklatarak bölümlere ayrılıyor gibi bir kimliğin ortaya çıkışında kullanılan yazı biçimi filmin doğrudan arı ve arı kovanına öykünen yapısını ortaya koyuyor. Metaforik olarak her bir mesajın kendi içinde bir değere sahip olmasına zemin hazırlayan Bugonia, Antik kültüre adeta tam yerinden selam ediyor. Bu kimliğe kendisini belli açılardan değdirmeyen kişiler ise filme bir anlamda yabancılaşıp her duraklama olduğu anda filmden kopmaya birkaç adım daha yakın hissedebilirler. Ritüele ve mitlere göre yeniden doğma biçiminin de birer yansıması olarak gösterilen bu türden bir beden içinde bedenden ayrılma ilişkisi zengin bir hikâye altyapısı oluşturuyor. Ancak bu hikâye hali hazırda zaten mevcut olduğundan Yorgos Lanthimos’un filmiyle sadece yeniden yazılmış modern bir mitin geçmişteki hayaletiyle karşılıyoruz.

