THE LOBSTER ya da Yalnız Kalma Hakkının İhlali

Ana akım sinemadan ayrılan tarzı ile göze çarpan yönetmen Yorgos Lanthimos’un 2015 tarihli filmi The Lobster, tıpkı yönetmenin filmografisindeki diğer yapımlar gibi alışılmadık yapısı ve seyirciden emek talep eden sanatsal tercihleri ile ön plana çıkıyor. Bu yüzden olsa gerek, yönetmenin filmlerinin seyirci kitlesi genellikle “çok sevenler” ve “katlanamayanlar” olarak keskin çizgilerle ikiye ayrılmış durumda. The Lobster da bu iki uç duygudan nasibini alsa da bu yazıda “çok sevenler” perspektifiyle inceleyecek ve filmin sıkıcı görünen dış yüzeyinin altında yatan sanatsal kaygıyı gün yüzüne çıkartmaya çalışacağız. 

Colin Farrell

The Lobster, oyuncu kadrosundaki Colin Farrell, Rachel Weisz, Olivia Colman, Léa Seydoux ve Jessica Barden gibi isimlerle bizleri yakın gelecekte bekar olmanın suç sayıldığı bir distopyaya götürüyor. Bu evrende bekar insanlar 45 gün bir otelde tutuluyor ve bu süreçte kendilerine eş aramaya çalışıyorlar. Birisine âşık olup evlenmeyi başaramazlarsa ise diledikleri hayvana dönüştürülerek geri kalan hayatlarını hayvan olarak geçirmeleri sağlanıyor. En İyi Senaryo dalında Akademi Ödülü’ne aday gösterilen yapımın anlatmak istediği asıl şey ise bu olay örgüsünden çok farklı. Lanthimos’un oyunculuklardan senaryoya kadar filmde olmasını istediği neredeyse her tercih aynı amaca hizmet ediyor: Toplum eleştirisi. Lakin eleştirinin kendisi alışık olduğumuz yöntemlerden ve aksiyondan uzak olsa da eleştirdiği toplum bize oldukça yakın. The Lobster’ın ince ince dokuduğu eleştirel evrenin derinliklerine bir göz atalım. 

Rachel Weisz, Colin Farrell, Léa Seydoux, Michael Smiley

The Lobster: Yalnızlık 

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi filmin geçtiği evrende yalnız olmak bir suç. Yalnız olmanın cezası da bir hayvan olarak yaşamak. Lakin yalnızlığın yasak olduğu bu evrende, yalnızlık teması oldukça sık karşımıza çıkıyor. Daha filmin ilk sahnesinde bir kadın, bir eşeği vurarak eşini yalnız bırakıyor. Ana karakterimiz David (Colin Farrell) ise ekrandaki ilk sahnesinde karısının onu terk ettiği haberini alıyor. Yani filmdeki ana çatışma, yalnız David ile bir türlü âşık olamadığı kızlar arasındaki gerginlik olarak beyazperdeye yansıyor. Filmdeki yalnızlık algısı oldukça kötümser ve gerçek dünyadan uzak gibi görünüyor lakin öyle değil. Lanthimos sadece birçoğumuzun içinde varolan yalnızlık fikrini dışa vuruyor. Eğer bir eşimiz olmazsa “hayvandan farkımız olmayacağı” bizlere öğretiliyor ve umutsuzca, tıpkı David gibi, bir eş arıyoruz. The Lobster da bu umarsız hayat arkadaşı bulma çabasını eleştirisinin ilk basamağı olarak izleyiciye sunuyor. Yalnız erkeğin yemek yerken boğulacağı veya yalnız kadının tecavüze uğrayacağı gibi korkunç ihtimaller basit canlandırmalarla anlatılıyor ve ikili ilişkilerin arkasında yatan bencil sebepler gösterilmeye çalışıyor. Filmin ikili ilişkiler hakkındaki fikirleri de eleştirmesi, toplumsal eleştirinin ikinci basamağını oluşturuyor. 

Istakoz Toplum: Duygular

Filmin merkezinde yatan fikirlerden bir başkası ise ikili ilişkiler ve bu ilişkilerin arkasındaki duygusuzluk. David’in otelde tanıştığı arkadaşı John (Ben Whishaw), karısının altı gün önce öldüğünü ve onun da kendisi gibi topal olduğunu söylüyor. Yani filmin merkezine aldığı ikili ilişkiler duygudan mahrum, basitçe unutulabilir ve bencil sosyal ilişkiler olarak karşımıza çıkıyor. altı günde yeni bir eş aramaya çıkan John’un tek sorununun yalnızlık olması da film için ayrı bir önem taşıyor. İkili ilişkilerin tek dayanağı, ortak bir özellik haline geliyor. John’un eski karısının da topal olması, ilişkilerinin gerçekleşmesini sağlayan tek şey. Yani eğer her iki kişide de topallık, pelteklik veya miyopluk gibi basit, doğuştan gelen ve değişemeyecek özellikler varsa birbirlerine âşık oluyorlar. En azından öyle olduklarını söylüyorlar. Filmin içerdiği yalnızlık teması ve yalnızlığa bakış açısı ikili ilişki fikrini de duygudan mahrum bırakıyor. Bu duygusuzluk film boyunca farklı şekillerde tekrar karşımıza çıkıyor. 

Film boyunca tüm karakterler duygusuzluklarıyla öne çıkıyor. Filmdeki oyuncuların robotik oyunculukları karakterlerin duygusuz yaşamlarını destekliyor ve bu kasten seyircinin sıkılmasını sağlıyor. The Lobster’ın resmettiği evren duygudan o kadar uzak ki insanlar gülmüyor, ağlamıyor ve neredeyse hiç sinirlenmiyor. Boş konuları kulağa oldukça yapay gelen diyaloglarla ve hep aynı vurguyla seslendiriyorlar. Bu durum toplumun artık duygu beslemediğine işaret ediyor ve Lobster da tam olarak bunu yeriyor ve oyunculuklar aracılığıyla dışa vuruyor. Filmde de geçtiği gibi David, ne zaman ağlaması gerektiğini bile bilmiyor. Bu da insanoğlunun ne denli duygusuzlaştığını bir kez daha izleyiciye hatırlatıyor. Filmde duyguya yakın bir şeyler besleyen tek çift ise muhtemelen David ile miyop kadın (Rachel Weisz) gibi görünüyor. Lakin onlar da toplum tarafından bir türlü rahat bırakılmıyor. 

Colin Farrell, Rachel Weisz

The Lobster: İkili İlişkiler 

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Lobster evrenindeki ikili ilişkiler ortak bir özellik ışığında gerçekleştiriliyor. Lakin David’in özelliği filmin ortalarına kadar bir sır gibi saklanıyor ve otelden kaçıp diğer yalnızlar ile buluşana kadar kendisinin nasıl bir insan aradığı bilgisi izleyici ile paylaşılmıyor. Lakin miyop kadın ile tanışıp ondan hoşlanmasının ardından David ilk defa duygu göstermeye başlıyor. Otelde zorunluyken bulamadığı eşini, ormanda yasakken buluyor. Bu da duyguların aslında ne kadar güçlü olduğunu ve insanoğlunun duyguları için neler yapabilme potansiyeline sahipken genelde bundan kaçtığını gösterir nitelikte. Lakin miyop ikilinin toplumsal normlardan kopamadığı da aşikâr. Duyguları ne olursa olsun, David yine de ortak özellik arıyor ve ilişkilerini miyop olmalarına bağlıyor. Onca duygusal an’a, paylaştığı duygulara rağmen David yine miyop olmalarının ilişkiyi yürüttüğünü düşünüyor. Lanthimos, toplumumuzun ilişki kavramının da buna benzer olduğunu savunuyor. Bir insanda bakılabilecek onca şey varken neden tek bir aynı özelliğe bağlı kalıyoruz? Peki bu ortak özellik olur da ortadan kalkarsa ne olur? 

Ariane Labed, Colin Farrell

Miyop kadının kör edilmesi ikilinin ilişkilerini dayandırdıkları şeyin yok olmasını sağlıyor. Ortak olan tek özellikleri yitiyor ve bu durum ikilinin ilişkileri için besledikleri umudu da yok ediyor. Kadının kör olması değil, daha çok miyop olmaması ikili için sorun teşkil ediyor. Toplum tarafından ortak özellik algısı öyle sert bir şekilde empoze edilmiş ki basit bir özellik olan miyopluk bile bir ilişki için hayati önem taşıyor. Ailelerimiz ve büyüklerimizin benzer insanları evlendirme çabası, evliliğin asıl sebebi olan duyguları görmezden gelmemize sebep oluyor. The Lobster, sosyal toplumun bir parçası olan yalnızlık ve ikili ilişkiler kavramlarını temel alarak farklı şekillerde yeniden görmemizi sağlıyor.

Ben Whishaw & Jessica Barden

Toplumun her şeye burnunu soktuğu gerçeğini alıp kendi evrenine bir yasa olarak dahil eden yapım, insanların günden güne duygusuzlaşmasını diyaloglar ve oyunculuklar ile gösterirken ikili ilişkilerin sallanan temellerini de basit ortak özellikler ile izleyiciye veriyor. Bu sosyal baskı insanlara o kadar zarar veriyor ki David’in sırf ortak bir özellik için, toplum tarafından bir çift olarak kabul edilebilmek uğruna gözlerini oymasına yol açıyor. David’in gerçekten kör olup olmadığı ise filmin afişinde sarıldığı kişiyi görememesiyle anlaşılıyor. Filmin yakın gelecekte geçiyor olması da bu distopyaya oldukça yakın olduğumuz göndermesini içeriyor. 

Colin Farrell & John C. Reilly

Çok Yakın Gelecek

Günümüz sosyal ilişkileri ne yazık ki Lanthimos’un eleştirileri ile büyük uyum içinde. Bugün de arkadaş edinme uygulamalarına özelliklerimizi giriyoruz ve ortak özellikli insanların gelmesini bekliyoruz. Duygulardan uzak, yapay ve bencil düşüncelerle yaşıyoruz. Toplumda barınabilmek için tek bir ortak özelliğe razı oluyor ve yıllarca samimiyetten uzak hayatlar yaşıyoruz. Sırf yalnız kalmamak için arkadaş ediniyor, ilişkiler yaşıyor ve gerçek mutluluğun duygularda saklı olduğunu asla göremiyoruz. Her ne kadar film yakın gelecekte geçiyor olsa da Lanthimos’un The Lobster ile eleştirdiği toplum aslında günümüz toplumu. İçinde yaşadığımız toplumda duygularımızı bir kenara bıraktığımızda içgüdüleriyle hareket eden bir hayvandan ne farkımız kalacağı ise hiç de retorik bir soru değil.

Adnan Şahin

İlgili okumalar:

The Favourite (Ece Mercan Yüksel)

Entwined (Berfin Tutucu)

Apples (Berfin Tutucu)

Bir Cevap Yazın