Dial M for Movie’yi kurduğumuz 2019’un ilk aylarından itibaren, film eleştirilerinin yanında her zaman röportaj olasılıklarını da kovaladık, hala da bu tutumumuz devam ediyor elbette. Lorcan Finnegan, röportaj yapabildiğimiz ilk isimler arasındaydı, 2019 yapımı Vivarium’unu Paris Étrange Festival’de izlemiş, bayılmış, hakkında eleştiri yazısı yazmış, hemen ardından da röportaj talebimize kendisinden olumlu yanıt almıştık. İlgili yazılara ve 2020 yılı röportajımıza bu yazının sonunda ulaşabilirsiniz. Bu yıl 77.’si düzenlenen Cannes Film Festivali’ne Finnegan’ın Nicolas Cage’li The Surfer filmiyle katılacağını duyduğumuzda yine kolları sıvadık ve biraz gecikmeli de olsa, kendisiyle aşağıda okuyacağınız keyifli röportajı gerçekleştirmeyi başardık. Hem The Surfer’ı hem de Lorcan Finnegan’ın diğer filmlerini, özellikle beyazperdede “herşey mükemmel görünürken” rahatsızlık duymaya, işlerin sarpa saracağını hissetmeye başlayan sinemaseverlere öneririz. Zira Finnegan’ın filmleri tam da bu tekinsizlik duygusuyla oynayan bir yapıya sahip. Lorcan Finnegan’a Burcu Meltem Tohum’un sorularını yanıtlamayı kabul ettiği için, yazarımız Berfin Tutucu’ya da röportajı her zamanki gibi ustalıkla çevirdiği için teşekkür ederiz. Keyifli okumalar!
En başından beri bu film için Thomas Martin ile çalıştınız. Bir sonraki projeniz olarak The Surfer’ı seçmenizin asıl sebebinden bahsedebilir misiniz?
Thomas ile 2012’de tanıştık, ikimizin de Tribeca Film Festivali’nde kısa filmlerimiz vardı. New York’ta takılıyorduk ama Dublin’de birbirimize çok yakın oturduğumuz ortaya çıktı. Bu yüzden yıllar boyu iletişimde kaldık ve birlikte hep bir şeyler yapmayı planladık. 2017’de The Surfer adlı hikaye için bana bir sayfalık bir taslak gönderdi ve bunun hakkında konuştuk ama ikimiz de başka projelerle meşguldük. Yıllar sonra bu projeyi tekrar konuştuk ve birlikte geliştirmeye karar verdik. Yani bir sonraki filmimin bu olup olmayacağına karar vermekten çok zamanlamayla ilgiliydi, ikimiz de buna düzgün bir şekilde konsantre olmak için zaman bulduğumuzda film oldukça hızlı bir biçimde şekillendi.
Filmlerinizde çok fazla gönderme görmeye alışık olduğumuzdan The Surfer’ın da birçok metafor ve sembol içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Adayı asıl mekan olarak metaforik bir rol üstlenebilmesi için mi seçtiniz yoksa sadece olay örgüsü için uygun bir seçenek miydi?
Mekanlar öncelikle hikayenin sahnelenmesi için seçildi ama aynı zamanda keşfettiğimiz temaları, özellikle de nostaljiyi ve çarpık hafızayı besleyecek bir yer arıyordum. Bana göre film hayalimsi bir özelliğe sahip ve filmin hikayesi Nick’in [Nicolas Cage] karakterinin kafasının içine girmekle ilgili, bu yüzden o mekanı nasıl çerçevelediğimiz, tasarladığımız ve filme çektiğimiz çoğunlukla bunlarla şekillendi.
Oyuncu seçim sürecinden biraz bahsedebilir misiniz? Örneğin Nicolas Cage her zaman aklınızda mıydı yoksa birkaç hoş tesadüfün bir sonucu mu oldu? Ayrıca onunla sette nasıl bir deneyim yaşadınız?
Senaryonun ilk taslağında ana karakter Amerika’da yaşamamış, büyüdüğü kasabaya yeni dönen bir Avustralyalıydı. Oyuncu seçimi konusunda kendimizi sınırladığımızı düşündük. Karakterin yabancı ve yerli olmayan duygusunu, çocukluğundan beri yurt dışında yaşamış biri olduğu için Avustralya aksanı olmadan daha iyi yansıtabileceğimizi fark ettik. Bu düşünce hikâyeyi genişletmemizi sağladı ve Avustralya’nın dışına bakma fırsatı sundu. Bu da hikâyeyi çok daha heyecanlı bir hale getirdi. Senaryoyu The Surfer’ı oynayabilecek çeşitli aktörleri hayal ederek okudum ve Nicolas Cage’i zihnimde canlandırdığımda her şey yerli yerine oturdu, film kafamda çok iyi görünüyordu ve tüm sahneler onun için uygundu. Nicolas Cage’i ekibe dahil etmek zor olacaktı ama yine de ona teklifi götürdük. Senaryoyu okudu ve cidden çok beğendi. Bir Zoom görüşmesi yaptık ve ikimiz de gayet iyi anlaştık, böylece o da teklifi kabul etti. Film çekiminde çok eğlendik. Nick tam bir sinefil olduğu için filmler hakkında bol bol sohbet ettik ama aynı zamanda çok da güldük, cidden çok komik bir adam. Çekim hazırlıkları sırasında senaryo üstünde sık sık birlikte çalıştık, role son derece hazırdı. İkimiz de hızlı çalışmayı seviyoruz bu yüzden harika bir iş birliği oldu.
Oyuncularla ilgili ikinci bir soru olarak, Julian McMahon ile çalışmak nasıldı? Genellikle oynadığı rollerden biraz daha farklı bir rolde karşımıza çıkıyor ama onun performansını izlemek büyük bir keyifti.
Julian harikaydı ve onunla birlikte çalışmak çok keyifliydi. Karakterinin hem çekici hem de biraz edepsiz olması, sörfçü fiziğine sahip olması, dahası Nick’in karakteriyle tuhaf bir kimya tutturması gerektiği için rol seçimi oldukça zordu. Julian konusunda çok şanslıydım, bize birçok iyi fikirle geldi. Julian gelmeden önce Nick’le bir süredir çekim yapıyorduk ve Julian’ın ilk sahnesi delicesine aç ve susuz kalmış Nick’e bira ve sandviç teklif etmesiydi. O sahne inanılmaz bir yoğunluk içeriyordu, Julian Nick’in suratını kavrıyor ve ona hükmediyordu. Onları birlikte ilk kez görüyorduk ve onlar da ilk kez tanışıyorlardı bu yüzden hepimiz bunun iyi gitmesini umuyorduk ve şansımıza, birlikte mükemmel oldular.
Set tasarımı son derece minimalist ve bu da filmin atmosferine başka bir psikolojik derinlik katmanı ekliyor diyebilirim. Sınırlı bir set tasarımı yaratmaktan ve bu şekilde çalışmaktan bahsedebilir misiniz? Zorlayıcı mıydı?
Film tamamen otoparkta, plajda, plajdaki tiki kulübesinde, otoparktaki tuvaletlerde ve The Surfer’ın arabasında geçiyor, bu kadar sınırlı bir mekânda film yapmak her zaman zorlayıcıdır ama beni asıl cezbeden de bu oldu. Anahtar nokta, tüm sahnelerde kullanabileceğimiz ve dört tarafı doğayla kaplı, sörf plajına vuran dalga sesleriyle seyircide aşırı sıcak ve bunaltıcı bir yer olduğu izlenimi bırakan bir mekân bulmaktı. Hazırlık sürecinde renk teorisi ve filmin görsel dili üzerinde çok çalıştım. Hikâye anlatımı için referans olarak kullanabileceğimiz, atmosfer ve psikolojik perspektifler yaratabileceğimiz bir de çizelge hazırladım. Aynı zamanda biz henüz çekimlere başlamadan önce film için müzikleri yapmaya başlayan besteci için de bunu yaptım. Radek’le [Radek Ladczuk] uzun lensler, ultra geniş açılı lensler kullanmayı, ne zaman hareketli kamera ile görüntü alacağımızı, ne zaman el kamerası kullanılacağını vs. tartıştık ve renklerle birlikte kamera testleri yaptık. Ayrıca hazırlık sürecinde görüntüyü geliştirmek için renk uzmanım Gary Curran ile çalıştım. Mekânın belirli renkleri vardı – otoparkın etrafındaki ağaçlardan ve çalılardan kahverengi ve yeşil, mavi gökyüzü, turkuaz deniz, bej kum gibi. Bu yüzden bunlar, sahne tasarımı, dekorlar, kostüm, makyaj gibi unsurlarla başlayıp üzerine inşa etmemiz gereken elementlerdi – sıcaklığı artırmak için sarılar, kırmızılar ve koyu turuncular ekledik, herkesin bronzlaşmasını sağladık, Nick’in kostümünü onu plajla bağlantılı hale getirmek için kum rengi yaptık vs. Filmin büyük bir kısmı dış mekânda geçtiği için prodüksiyon tasarımı; kostüm, makyaj ve mekanlarla iç içe geçmişti. Aynı zamanda çok fazla gece çekimi yaptık bundan dolayı da otopark için yeşil ışıkla, plaj için de doygun mavi ışıkla gece görünümünü geliştirdik. Seyirci hikâyeyi çoğunlukla The Surfer’ın öznel deneyimi sayesinde deneyimlediği için karakterin psikolojik derinliği değiştikçe mekan da değişiyor ve bunu kullanmayı denemek çok eğlenceliydi.
The Surfer bana daha önceki filminiz Vivarium’u hatırlattı ve filmin hayranı olarak bu benzerliğe bayıldım. The Surfer ve Vivarium’un aynı gergin atmosfere sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Eğer öyleyse projenin en başından beri planladığınız bu muydu?
Teşekkürler, Vivarium’u beğenmene sevindim! Gösterimlerden birinde tanıştığımızı hatırlıyorum. Benzer bir atmosfer yaratmayı cidden planlamıyordum ama Vivarium‘u yaparken çok sınırlı, gergin ve atmosferik bir film yapma konusunda öğrendiğim şeyleri farkında olmadan The Surfer‘a da taşıdığımdan eminim. Karakterin bu mekânda bir nevi hapsolmuş olması bir benzerlik tabii ama Vivarium daha gerçeküstüydü ve mekanın kendisi bir tuzaktı. The Surfer çok daha psikolojik ve karakter sadece mekanla ve geçmişiyle yüzleşerek kaçabilir. Vivarium’da tamamen doğanın yokluğu söz konusuyudu ve bu da korkunun bir parçasıydı ama The Surfer’ın atmosferinde doğa büyük bir rol oynuyor – sıcakta öten cırcır böceklerinin sesleri, sürüngenler, sinekler, otoparkı çevreleyen kavrulmuş ve kurumuş ağaçlar, kuş sesleri, hepsi sörf plajındaki The Surfer’ı çağıran, çağlayan ve hipnotize eden turkuaz dalgalarla tezat oluşturuyor. Aslında ilk filmim Without Name’in de bu atmosferi yaratmamda muhtemelen etkisi olmuştur, özellikle uzun lens kullanımı ve parçalı kurgu konusunda.
Filmin Thomas Martin’in senaryosuna tamamen sadık olduğunu söyleyebilir miyiz yoksa süreç boyunca bazı değişiklikler oldu mu? Örneğin, eğer olduysa, son versiyonda oyuncuların doğaçlamalarını korudunuz mu?
En nihayetinde film senaryonun amacına sadık kaldı ama süreç boyunca birçok değişiklik oldu. Bazılarını Thomas’la birlikte Nick’in katkılarıyla yaptık; diğerleri ise hazırlık ve çekim sırasında bütçe ya da program kısıtlamasına çözüm olması için Thomas ile benim birlikte uyguladığımız değişikliklerdi. Bazıları da senaryoda yazan detaylar yerine, hali hazırda filmi çektiğimiz mekana daha uygun olduğu için yapıldı. Bazıları gün içinde yapılan spontane doğaçlamalardı ve bazıları belki çekimlerden bir gün önce planlandı. Örneğin, kulübedeki halüsinatif parti sahnesi başlangıçta daha büyük bir sahne olarak düşünülmüştü. Çok daha fazla insan ve karakter olacaktı ama program ve bütçe nedeniyle sahneyi sadece Bay Boys ile daha samimi bir hale getirdik. İlginç bir şekilde nihayetinde en sevdiğim sahnelerden biri şu anda. Filmin sonlarına doğru, Nick‘in karakterinin otoparkta çılgına dönmüş halde dolaşıp bir telefon ödünç alıp alamayacağını sorduğu sahnede, Nick bana denemek istediği bazı fikirleri olduğunu söyledi, bu yüzden otoparkı boşalttık ve birkaç uzun çekim doğaçlama yapmasına izin verdik. Filmde yer alan “puttanesca pasta” ve “clams casino” hakkındaki konuşmalarının tamamı o doğaçlamalardan ortaya çıktı. Başka bir karakterin ağzına fare sokulması fikrini de Nick bana çekimden bir gün önce önerdi. Bu fikri çok sevdim, dekor değişimleri arasında dublör koordinatörümüz ve oyuncularla hızlı bir deneme yaptık, böylece ertesi gün doğru düzgün yapmaya çalıştığımızda kimse boğulmadı. Her şeyin orada olduğu gerçek bir mekânda çekim yapmak, bize nadir bir zevk olan film yapma sürecinde sürekli denemeler yapmamıza ve oynamamıza olanak sağladı.
The Surfer’ın 77. Cannes Film Festivali’ndeki yolculuğundan bahsedebilir misin? Nicolas Cage’in festivale katıldığı için bu kadar duygusal olduğunu görmek beni çok etkiledi.
Harika bir deneyimdi! Filmin festivale seçildiğini gösterim tarihinden yaklaşık 5 hafta önce öğrendik ancak hala post prodüksiyon aşamasındaydık, bu yüzden zamanında bitirmek için deli gibi çalıştık ama bitiş çizgisine koşup filmi Palais’de Official Selection‘da göstermek inanılmazdı. Harika bir gece geçirdik. Nick‘in kalabalığı “Mangez le rat!” (Fareyi ye!) diye tezahürat yaptırması uzun süre unutulmayacak!
Filmi Avustralya’da çekmek hakkında neler söyleyebilirsiniz? Artıları ve eksileri var mıydı? Ayrıca, Avustralya her zaman aklınızda olan bir çekim mekanı mıydı?
Taslağı ilk okuduğumdan beri Avustralya’yı hayal ettim. Film yapmaya ilk başladığımda Avustralya Yeni Dalgası filmlerinden etkilenmiştim ve bu hikaye o dünyaya aitmiş gibi hissettirdi. İyi bir sörf plajının olduğu herhangi bir yere set kurulabilirdi ama krizdeki erkeklik, bunaltıcı sıcaklık, Avustralya‘nın sömürgeci yönü, Avustralya mevsimlerinin İrlanda‘nınkinin tam tersi olması (Noel’i plajda kutlamak mesela) gibi ayrıntılar hikaye için çok anlamlıydı. Hem Thomas hem de ben daha önce Avustralya‘da çalışmıştık, Thomas orada bir kitabı filme uyarladı, ben de birkaç reklam filmi çektim. Görüntü yönetmenim Radek Ladczuk daha önce Avustralya‘da üç film çekmişti. Bu yüzden hepimiz orada çekim yapmak için oldukça rahat hissettik. Tıpkı ana karakterimiz The Surfer gibi biz de yabancıydık. En sevdiğim Avustralya filmlerinden bazıları da yabancılar tarafından çekilmiştir: Wake in Fright’ı [1971] yapan Kanadalı film yapımcısı Ted Kotcheff ve Walkabout’u [1971] yapan İngiliz film yapımcısı Nic Roeg.
Avustralya yapım açısından da harikaydı ve muhteşem bir ekibim vardı. Batı Avustralya’da, Perth‘in yaklaşık 3 saat güneyinde Yallingup adlı bir kasabadaydık. Çok ücraydı ve bu da işi zorlaştırıyordu. Ekipmanımızın ve ekibimizin çoğu, yaklaşık 4.000 km uzaklıktaki Doğu Yakası‘ndan geldi. Bu film Avustralya, İrlanda, İngiltere ve ABD prodüksiyonuydu, bu yüzden hazırlık aşamasında ve post prodüksiyonda herkese uyacak bir zaman dilimi bulmak muhtemelen en zor şeydi. Tam bir saat dilimi karmaşası. Ama genel olarak orada çekim yapmayı çok sevdim ve orayı memnuniyetle çekimler için tekrar tercih edebilirim.
Son olarak gelecekteki projelerinizden bahsedebilir misiniz?
Şu anda GOLIATH adında yeni bir film hazırlığındayım, savaşlar başlatmak ve doğal kaynakları çalmak amacıyla canavarlar yaratmak, ‘kahraman’ idealizmi ve hikayelerin siyasi gündemleri şekillendirme gücü hakkında distopik bir masal. Without Name, Vivarium ve Nocebo‘da birlikte çalıştığım Garret Shanley tarafından yazıldı.
Çok teşekkürler.
Sorular: Burcu Meltem Tohum
İngilizceden Çeviren: Berfin TUTUCU
Click here for the original (English) version of the interview.

