77. Cannes Film Festivali’nin Séance de minuit (Geceyarısı seansı) kategorisinde gösterilen Lorcan Finnegan’ın son filmi The Surfer (2024), yönetmenin Vivarium (2019) adlı başarılı filmine son derece yakın akış ve standartlara sahip bir şekilde izleyiciyi tekinsiz anlara hapsediyor. Acı çekmeden hiçbir söz hakkına sahip olamayacağımız, son derece tedirgin edici bir mekânın kapılarını kapanmamak üzere açan film, doğanın tam ortasında acı çekmenin biçim ve potansiyelini keşfetmek adına çıktığımız yolda bize yaralanmayı, ölene değin aç-susuz kalmayı seçenek halinde sunuyor. Filmin başrolünde sörfçü olarak karşımıza çıkan Nicolas Cage’in karakteri, sörf için gittiği mekânda sörf yap(ama)manın olanaklarını zorluyor. Filmin senarist koltuğunda yer alan Thomas Martin ile 2012 yılından beri tanışıklığı olan Lorcan Finnegan’ın The Surfer projesini bugünkü haliyle beyazperdeye taşıması yaklaşık 10 yıl sürmüş. Bildiğimiz gibi 77. Cannes Film Festivali’nde bu yıl gösterilen birçok filmin arka planında bu türden uzun yıllar bulunuyor. Buna en bariz iki örnek olarak Francis Ford Coppola’nın Megalopolis’i ile Kevin Costner’ın 1988’den bu yana gerçekleştirmeye çalıştığı Horizon’ı verilebilir. Bu türden bir çalışma aralığına karşın The Surfer’ın akışı hiçbir şekilde donukluk veya sekans geçişleri bağlamında tıkanmalar yaşamıyor. Film başladığı andan itibaren pürüzsüz bir şekilde ilerleyerek tedirgin edici unsurlarını, şiddetini giderek arttıran dalgalara bırakıyor.

Kayıp Ahlak Yasasının Parçalarına Ayrılmış Yap-Bozu
The Surfer, ilhamını John Cheever’ın The Swimmer (1964) adlı kısa hikâyesinden alıyor. Bildiğiniz üzere Frank Perry’nin 1968 yapımı, başrolünde Burt Lancaster’ın bulunduğu aynı adlı filmi de ilhamını yine bu hikâyeden almıştı. Öte yandan The Surfer’ın içerik bakımından anlatısı kesinlikle Frank Perry’ninkine benzemiyor. Lorcan Finnegan’ın kullanmış olduğu biçim ve nesneler Perry’ninkinden oldukça farklı bir düzlemde karşımıza çıkıyor. Atmosferik olarak arka planına Avustralya‘yı alan The Surfer’ın ortamı, çevreyi tanımayan savunmasız biri için adeta her yerinde çeşitli tuzaklara sahip. Tabii ki Nicolas Cage’in canlandırmış olduğu karakter de bu tuzakların her birine düşmekten asla yorulmuyor.

Aldığı ilhamla benzersiz bir sıkışmışlık hissine ve gücünü aksiyondan alan belli bir gerginlik dinamiğine sahip olan film, rahatsız edici her dışavurumu Cage’in üzerine giydiriyor. Her ne kadar günümüz itibariyle kendimizi modern dünyanın kusursuz ormanında buluyor olsak da kimi anlarda yanıltıcı çağdaşlık kavramının beslendiği temel ilkel yan, kendisini dışarı fışkırtıyor. Mecazi olarak The Surfer, tıpkı devasa bir kaleydoskop içine bırakıldığı için ortama bir türlü uyum sağlayamayan bir bukalemun olarak düşünülebilir. Onun mekâna adaptasyon yaratamama halinin acımasız sonuçları ise bu filmde iki taraflı bir uzlaşma yapısı doğuruyor. Bunlardan biri karakterlerin gözünden eylemin neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak gelişirken, diğeri ise yönetmenin gözünden, kapana sıkıştırılan karakterlerin hareketleriyle belirleniyor.

Sınırın Ötesinde Alıcısını Bekleyen Aidiyet Kavramının Köleleri
Nicolas Roeg ve Ted Kotcheff gibi yönetmenlerden ilham aldığını belirten Lorcan Finnegan, tıpkı filmin tüm anlatısında kendi hikâyesine yabancı kalan ve zihninde sürekli anın gerçekliğini sorgulayan sörfçünün bakış açısının yabancılığı gibi kamerasının dilini de öznel deneyimin çarpıklığı açısından değerlendiriyor. Bu da kameranın izleyiciye hiçbir zaman herhangi bir ipucu vermemesi halini besliyor. Bu şekilde filmin seyir esnasında etrafa yaymış olduğu tekinsizliğin en dibindeki yabancılık hissi, tüm anlatıyı kaplıyor. Bu açıdan bir nevi kişinin kendi kendine oynadığı bir köşe kapmacaya dönüşen akış, filmin dinamiğini her zaman ayakta tutan temel unsur olarak varlık gösteriyor.

The Surfer’ın tamamının Avustralya’nın Yallingup bölgesinde, merkeze uzak bir plajda ve otoparkta çekildiğini belirten Finnegan, filmin kendisi için hem tuhaf hem de harika bir deneyim olduğunu belirtiyor. Kuşkusuz izleyiciyi de zaman zaman köşeye sıkıştıran oyunbozan bir yanı olan filmin seyirciler nezdinde rahatsız edici bir deneyime neden olacağı kuşku götürmez. Bu anlamda eğer yönetmenin Vivarium filmini izlediyseniz The Surfer’dan tam olarak ne beklenebileceğini tahmin edebilirsiniz. Öte yandan Vivarium’u çok beğenerek izlemiş olmam ve The Surfer’ın da aynı dinamizmi yakalamış olması, bu filmde sahile vuran dalgaların sesini daha derinden hissetmemi sağladı. Kimlik, aidiyet, insan bedeninin meta olarak kullanılması gibi konulara dönük satirik bir bakışı da olan yapımın tat kaçıran bir tatili ilk sekanslardan itibaren kendine has diliyle beyazperdeye taşıması filmin sonunda seyircide büyük bir tatmin aurası yaratıyor.

İstenmeyen Misafir Olma Hali
Filmin fikir babası Thomas Martin’in zihninde The Surfer’ın ilk tohumları, sahilde iki sörfçünün tartışmasını görmesi üzerine atılmaya başladı. Bu andan itibaren sahilin yerlileri ve sahile yabancı olanlar arasındaki görünmez köprünün oluşturmuş olduğu kimlik biçimleriyle ilgilenen senarist, tamamı erkeklerden oluşan sörf gruplarının da dikkatini çekmesiyle birlikte eril şiddeti ve bu şiddetin oluşturmuş olduğu psikolojik yansımasını anlatı iskeletine oldukça keskin bir şekilde yerleştirmiş. Yazarın aktarımına göre nesiller boyunca içe içe geçmiş olan bu içsel eril şiddet döngüsünün altında gizlenen sarmaşıkları The Surfer’ın hem yüzeyine hem de derin yapısına olabilecek en titiz şekilde yerleştirmiş. Öte yandan film boyunca yeri geldiğinde şiddete maruz kalan taraf olan Nicolas Cage’in canlandırdığı sörfçü karakteri de şiddetin kendisine dönüşerek bu dürtünün titreşimlerine öznel bir ritim katıyor.

Avustralyalı yazar Robert Drewe‘ın kısa hikâyeleri, Thomas Martin’i yazarlık bağlamında etkileyen bir isim. Martin için Nicolas Cage’in karakteri John Cheever‘in The Swimmer filmindeki Burt Lancaster‘ın ete kemiğe bürünmüş hali olarak bir yansıma yapıyor. The Swimmer’da dışsal dram, The Surfer’da Cage’in karakterinin içsel dramına dönüşüyor. Geçmişinden kopan, ailesine yönelik kimliğini zamanla kaybeden ancak nihayetinde o kimliği yine kendisine hatırlatabilmek adına anıların toplandığı o aynı eski mekânın potansiyel duygusal şiddetinin yanında toplumsal şiddetini de doğrudan filmde ufak bir sörf yapma istediğinin altına gizlenmiş yoğun ağırlıktaki varoluşsal bunalım The Surfer’ın her boyutuna tığ ile işlenmiş gibi siniyor. Film boyunca izleyici gitmek istediği sahilin kokusunu adeta uzaktan alabiliyor, sahil bu denli yakınken oraya gidip sörf yapamama durumu ise tabiatın ortasında, gökyüzünün alabildiğine uzandığı bir mekânda sıkışmışlık hissini daha da derinden hissettirebiliyor.

Uzun Soluklu Bir Kafes Dövüşü
Şiddetin her türüne ve hemen her boyutuna belli aralıklarla rastlayabileceğiniz The Surfer’ın başrollerinden biri olan Julian McMahon, Scally karakteri ile oldukça kan dondurucu, ürpertici bir profil çiziyor ve bunu yaparken bir miktar mizaha da başvuran McMahon adeta kameranın diliyle dans ediyor. Ona eşlik eden Nicholas Cassim (The Bum) ve Alexander Bertrand (Pitbull) ise filmin akışından asla kopmayan şiddetin dozunu tepeye çıkaran diğer karakterler arasında yer alıyorlar. Filmin sinematografi koltuğunda ise The Babadook (2014) ve The Nightingale (2018) filmleriyle tanınan Radosław Ładczuk bulunuyor. Hem görsel hem de içerik bakımından tamamen bireyin kendisi ve mekânın sakinleriyle olan hesaplaşmasına göndermede bulunan The Surfer, şiddetin her türüne maruz kalmış ve aşağılanmanın tüm seviyelerini en küçük kırıntısına kadar midesine indirmiş, ilkel dürtüleri en yüksek besin değerleriyle beslemiş bir film olarak karşımıza çıkıyor. Eğer The Surfer’ın plajında yerinizi hak etmek istiyorsanız şimdiden çekmeniz gereken acıya kendinizi hazırlamanızı öneririz. Unutmayın ki filmin adı İngilizcede suffer (acı çekmek) fiilinden yola çıkılarak, bir kelime oyunundan türemiş. Bu bağlamda acı çekme eylemi, istediğinizi elde etmenin tek yolu olarak sizlere göz kırpıyor.
Lorcan Finnegan ile yaptığımız The Surfer Röportajı için tıklayın.

