IF I HAD LEGS I’D KICK YOU – Dalgaların Arasına Fırlattığımız Bedenimizin Ağırlığı Bizi Hafifletir

Mary Bronstein’in ikinci uzun metraj filmi olan ve 75. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) yarışma kategorisinde gösterilen If I Had Legs I’d Kick You (Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim, 2025), bir “delik” anlatısı üzerinden film boyunca giderek açılmakta olan bir yarık üzerinden kendi diline uygun bir felsefe anlatısı yaratıyor. Bu bağlamda tavanda açılan delik sadece orada asılı duran bir boşluk mudur yoksa o deliğin olduğu yer, hiçliğin merkezi midir şeklinde bir dışavuruma sahip oluyor. Film boyunca fiziki anlamda çöküntü haline gelen tavandaki açıklık diğer yandan ana karakter Linda’nın (Rose Byrne) da duygusal dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor. 75. Uluslararası Berlin Film Festivali’de en iyi başrol ödülünü kazanan Rose Byrne’ın her anlamda Linda karakterini beslediğini söyleyebiliriz. Karakterin içinde açılan boşluğun sosyal yaşam akışında bir temsili olan bu karakter, evin ve çevresindeki insanların arasında sıkıştırıldıkça, tamir edilmesi gereken tavandaki deliğin çapı daha da güçlenerek büyümeye başlıyor. Tam anlamıyla ana karakterin stresinin dinamik yapısına bağımlı olarak beslenen If I Had Legs I’d Kick You, duygusal bir akrobasi gösterisi sunuyor.

Rose Byrne

Delik, Delik Olmayanın Kalıcı Arkadaşıdır

Filmin neredeyse son sekanslarına kadar çocuk karakterin (Delaney Quinn) sesi haricinde ona ait hiçbir şeyi göremiyor oluşumuz bir anlamda Linda’nın apartmanında açılan deliğin yapısı gibi akışta bir anomali ve eksiklik hissi yaratıyor. Kimi zaman sesin aynı mekân içerisine sanki uzak bir yerden geliyormuş gibi yankı hissi uyandırması Linda’yı tek değilken bile yalnız hale getiriyor ve bu şekilde aslında bir bakıma kendi apartmanında açılmakta olan alanın misafiri haline haline geliyor. Hemen başlangıç sahnesinde yıkıcı bir su darbesiyle tam anlamıyla izleyicinin yüzüne sert bir şekilde vuran If I Had Legs I’d Kick You, yapısı gereği lanetlenmeye bağımlı kalmış olan bir hayatın portresini çiziyor. Filmin başrollerinde Linda dışında Conan O’Brien (Terapist), A$AP Rocky (James) ve Christian Slater (Charles) gibi isimler dikkat çekiyor. Adeta zamanlanmış ve patlamayı bekleyen bir atak gibi film boyunca filmin derinliğine işlemiş olan gerginlik hali aynı zamanda hem etkili hem de hassas bir şekilde kendisini var ediyor. Özellikle anne ve çocuğu arasında gelişen karşı koyulamaz bir hastalığın oluşturmuş olduğu bilinmezlik yapısına ve tam anlamıyla bireyin kendi çaresizliğinde boğulmasına odaklanan yönetmen Bronstein, mevcut durumun vermiş olduğu tüm güçle etrafına yanaşanları birer birer püskürtüyor. Filmin ekibinde Conan O’Brien ve A$AP Rocky gibi isimleri bulundurup yine de kendi ağırlığını oyuncuların öznel kimlikleriyle hafifletmeyen If I Had Legs I’d Kick You, yılın en ciddi ve dramatik filmleri arasına rahatlıkla girebilir.

Yönetmen Mary Bronstein ile oyuncu ve yapımcı Rose Byrne, Berlinale’de kırmızı halıda. (photo: Alexander Janetzko)

Ontolojik Olarak Tutumlu Olmanın Yükü

Her şeyin fiziksel, maddi nesnelerle dolu olduğu dünya içerisine sıkışıp kalmış olan Linda’nın hayatı sadece birkaç mekânla kısıtlı. Film boyunca tavanı delinmiş apartman dairesi, motel ve terapi mekânı olmak üzere kendi içinde tıpkı Linda’nın hayatı gibi bölümlenen bu alanlar karakteri sıkışıp kalmış olduğu güncel durumda bir anlamda dinamik tutarken diğer yandan ondaki bu dinamizmin ondan varoluşsal sancılar çalmasına neden oluyor. Çocuk karakterin uzun süre gözükmemesi ise onun varlığına ilişkin ciddi sorular doğururken diğer yandan Linda’nın hayatına, bedeni olmayan görünmez bir yankının yansıması aracılığıyla gözlerimizi dikiyoruz. Oldukça karanlık bir mizahı olan If I Had Legs I’d Kick You, bir A24 yapımı olarak güven verici karanlık bir kâbus şeklinde kendini izleyiciye sunuyor. Özellikle kronik bir hastalığın ve önüne geçilemez olan bir mide probleminin tüm filmin kompozisyonunu bir kanser gibi sarması tavanda açılmış olan deliği kimi zaman sorunların en küçüğü haline getiriyor. Bu anlamda karşılaştırmalı olarak varoluşsal problem yapısının ağırlığı da yine karakterler üzerinden seyircinin yorumuna kalmış oluyor.

Rose Byrne, Berlinale’den “En İyi Oyuncu” ödülüyle döndü. (photo: Richard Hübner)

Başarısızlık Namına Kaldırılan Son Kadeh

Bireyin üzerindeki sorumluklara ve aile ilişkileri arasındaki dengenin yapısına odaklanan filmde, bahsedilen iki kategoride de vuku bulan olaylarda son derece şiddetli başarısızlık örnekleri sergileniyor. Bir anlamda görsel bir görüntü haline gelen apartman dairesindeki boşluk, ontolojik anlamda anlaşmaya varmayan stratejik bir yapı oluşturmasıyla yenilebilir olanları yemiyor aynı zamanda onları tarif de ediyor. Gerilim komedisi türünde kategorileştirilen If I Had Legs I’d Kick You, aslında daha çok psikolojik gerilim türünde de değerlendirilebilir. Bir ayrıntı olarak Josh Safdie ile Rose Byrne‘ün prodüktör koltuğunda oturduklarını da ekleyelim. Mary Bronstein’in filmin anlatısı boyunca kullanmış olduğu mecazi birçok gönderme mevcut. Bunların arasında temelde göze ilk etapta çarpan, doğum anında Linda’nın amniyon kesesisinin patlaması ile apartman dairesinde tavanın çökmesi. Filmin sinematografi koltuğunda ise Cam (2018) ve Good Time (2017) filmleriyle bilinen Christopher Messina var. Filmin genel kompozisyonunun akışı, kendi belirlediği dinamiklere uygun bir şekilde inşa edildiği için anlatısını zenginleştiriyor. Buna göre en başta hiçliği andırırcasına, sadece belli bir ses ve figür aracılığıyla etrafta dolaşan, bir anlamda “hayalet” yapıdaki çocuğun varlığı, kumsala vuran dalgalar eşliğinde Linda’nın kulağına efsunlanıyor. If I Had Legs I’d Kick You, Dial M for Movie olarak 75. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde izlediğimiz favori filmlerimiz arasında yerini aldı.

Burcu Meltem Tohum

Conan O’Brien ve Rose Byrne

Bir Cevap Yazın