Temelde karakterleri aracılığıyla iki anlatım biçimini kullanan Miguel Gomes yönetimindeki Grand Tour (2024), her ne kadar formalist yaklaşımla anlatısını örse de hikâyesi temelinde yolculuk eylemine dayanan, -adı gibi- büyük bir turu belgelemeye soyunuyor. Bunu yaparken kimi zaman kompozisyonunun içerisine karanlık bir perde indirerek alışıldık belgesel şablonundan uzaklaşmaya çalışıyor. Ancak bu türden teknik dokunuşlar filme bir bakıma deneysel bir hava da kattığı için hikâyenin bütününe baktığımızda bir seyahat günlüklerinin arasına kaçmış olan duygu kırıntılarını bulmakta zorlanabiliyoruz. William Somerset Maugham’ın The Gentleman in the Parlour: A Record of a Journey from Rangoon to Haiphong adlı eserinden etkilenerek Grand Tour’u şekillendiren Gomes, seyahati doğrudan bir eylem biçimi olarak sunmak şöyle dursun, daha çok seyahati seyahat haline getiren tasvirleri görsel düzleme indirgiyor. Bu noktada elbette film boyunca hayvanlar veyahut bitki örtülerine dair bilimsel dışavurumlar karşımıza çıkmıyor. Buna karşın yolculuk boyunca karakterler ve mekânlar arasında serbestçe doğan suskunluk ve sürekli konuşma ana anlatıma hâkim oluyor. Sessizliğin değeri görsel anlatım biçimiyle buluşunca alıştığımız sinema figürlerinin aksine farklı bir anlatımla karşılaşabiliyoruz. Bu da Grand Tour’u tam anlamıyla bir festival filmi kategorisi köşesine sıkıştırabiliyor.

Kıtaların Dizginlenemez Şırıltısı ve Uyuyan Dalgaları
Filmin başrollerinde Gonçalo Waddington (Edward), Crista Alfaiate (Molly), Cláudio da Silva (Timothy Sanders) ve Lang Khê Tran (Ngoc) gibi isimler yer alıyor. Miguel Gomes, uyarladığı eserdeki tasvirleri canlı imgelere dönüştürürken okumaları üzerine aldığı kişisel notlarla da Grand Tour’un çerçevesini oluşturuyor. Güzergâhlarını bir anlamda ilham aldığı ana yerden yarı sadık bir biçimde ele alan yönetmen, 1918’den kalma stüdyoya bağlı olarak oluşturulan görsel imgelerle olabildiğince kendisinin ulaşabileceği gerçeklik anlayışının kapılarını zorluyor. Filmin kompozisyonuna kattığı kadar filmi hayata geçirmeden önce kendisinin de bizzat çıktığı Asya turu ile Grand Tour’a bir anlamda ilk elden dokunan bir ses haline gelen Gomes, planlı olanın plansız bir doğallığını yansıtıyor. Bu anlamda senaryoda yarı görünür olarak karşımıza çıkan mizahın lirizmi belli bir tonlama yapıyor. Karakterler arasında diyalogların doğrudan duyulmadığı anların kendi tarzında filmin akışına dahil olması Grand Tour’u yine deneysel bir anlatım kalıbına yerleştiren bir başka yansıma olarak karşımıza çıkıyor. Filmin senaryo koltuğunda Miguel Gomes’in kendisi dışında Telmo Churro, Maureen Fazendeiro ve Mariana Ricardo bulunuyor. Egzotik betimlemeleri doğrudan görsel kompozisyonda öğeleri işaret ederek gösteren Grand Tour, kimi zaman anlatının koşullu poetikliğini de bozabilme gücüne sahip. Bu yansıma bir anlamda belli bir istenç doğrultusunda bir anlamda ise görüntünün akışına kapılmış olağan bir ritim.

Bilinmeyenin Turistik Cazibesi
Konunun akışı karakterlerin hareketliliğine bağlı olarak genişlerken diğer yandan yapılan bu doğrudan hareket biçimi bazı tematik dokunuşların da hareket edebilmesine olanak veriyor. Buna bağlı olarak Grand Tour, ilk etapta türler arası geçişli bir komediyi anımsatabilir ancak zamanla hikâyesinin trajik yapısı kendisini açığa vuracaktır. Karakterlerine her zaman en dar açılarda dahi alan açmaya çalışan Miguel Gomes, hareketin devinim olarak oluşumunu da görünmez bir karakter haline getiriyor. Konusunu doğrudan sömürgecilik üzerinde gezdirmeden ve bunu imge düzleminde fazla yormadan yine de bu konuların sessizliğini hissettirebilmeyi başaran Grand Tour, anlatı bağlamında karakterlerin hareket halinde olmasıyla derinden ilişkili. Bu şekilde bu etkin hali karakterlerinin omzuna rahatlıkla bırakabiliyor. Film her ne kadar stüdyo çekimlerine maruz kalsa da bunun yapay yanını doğrudan hissettirmiyor. Bu konuda en büyük yardımcısı ise sinematografide kullanılan koyu tonların bir perde etkisi yaratması. Bu türden yansımalara karşın hem seçilen karakterlerin yapısı, hem bulundukları coğrafi alanlar hem de serbest adaptasyona maruz kalan Maugham’ın eseri doğrultusunda sosyolojik imgelerin varlığından söz edebiliriz. Böylelikle temsil edilen olgular hem içerik hem de imge bakımından doğrudan mesajlarını açığa kavuşturmuyor. Karakterlerin hiçbiri birbirlerinin kurallarına doğrudan bağlı kalmadan serbestçe hareket halindeler, bu türden bir eylemsellik ise mekânlar arası bir denge oluşturuyor.

Sezgisel Gerçekliğe Misafir Olmak
Maugham’ın, William Hazlitt’in On Going a Journey adlı denemesinden esinlenerek inşa ettiği The Gentleman in the Parlour: A Record of a Journey from Rangoon to Haiphong çalışması, Grand Tour’da Miguel Gomes’in anlatımıyla buluşurken ortaya çok katmanlı bir anlatı çıkıyor. 54. Uluslararası Rotterdam Film Festivali (IFFR) kapsamında Harbour kategorisinde seyirciyle buluşan Grand Tour, destansı ve yarı deneysel yapısıyla hem sosyolojik hem de tarihsel olan darbeleri dolaysız bir şekilde servis ediyor. Ses ve diyalog merkezli anlatım biçimlerini ise, kendisine has dokusuyla izleyiciyle bir nevi görüntülü sohbet formatına dönüştürüyor. Böylece şimdiki zamanla içe içe geçmiş olan zincirleme geçmiş zaman biçimi, kurgunun kendi diliyle birleşiyor. Bir anlamda yerel bir folklor haline gelen karakterler arası iletişimin tonu zaman zaman mistik, zaman zaman ise yüzeysel tarih geçişleriyle anlık görsel ve aynı zamanda işitsel bir mit oluşturuyor. Nostaljik yapısını kendi süzgecinden geçirerek siyah-beyaz, yıkık-dökük masalsı katmanını hafif dokunuşlarla ve seyahatler aracılığıyla, bir kullanım kılavuzu haline getiriyor. Tamamen ileri dönük anlatım tarzıyla aksiyon çevresini genişleten Grand Tour, farklı dönemleri içermesi, dilin bazen sırf diyalog için kullanılmaması gibi etmenlerle izleyiciyi kör etmekten uzak karanlık bir romantizm üzerinden, melez bir biçimselliğe hayat veriyor.

