75. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin bol dramlı ve her sahnesi neredeyse duygusal bir kriz anıyla dolup taşan filmi Hot Milk (2025), türün takipçisi olmayanların ağzını yakabilir. Rebecca Lenkiewicz’in yönetmenliğinde gerçekleşen filmin başrollerinde Emma Mackey (Sofia), Vicky Krieps (Ingrid), Fiona Shaw (Rose) ve Patsy Ferran (Julieta) gibi isimler var. Çözülememiş aile ilişkilerinin yanısıra ayağı yere basmayan sosyal ilişkilerin de bir nevi kendi içerisinde ağlar ördüğü filmde varoluşsal dengesizliklerin sürekli olarak her kareye yansıdığına şahit olabilirsiniz. Bir nevi içsel bir krizin film boyunca giderek büyüyerek etrafındaki tüm herkesi bulaşıcı bir hastalık gibi etkilemesi ve filmin tamamına derinlemesine bir dram ağırlığı bırakması, Hot Milk’i seyir konusunda en çok yoran kısımlarda başı çekiyor. Sofia karakteri üzerinden belli belirsiz bir geçmişi paket halinde sunan filmin geneline yayılan “geçmişi yeniden inşa etme” süreciyle aynı anda başlayan geleceği ele alma konusu sadece tek bir karakter üzerine yığılsa da herkesin omuzlarına belli bir yük bindiriyor. Buna bağlı olarak gelişen aynı karakterin içsel ve dışsal kriz anları filmin bel kemiğini iyice kamburlaştırırken diğer yandan yüzleşme eyleminin kendisini de masumane olma halinden çıkarıyor.

Fiziksel Olanın Terapisi İç Dünyadaki Enkazı Temizlemeyince
Zaman zaman Sofia’nın kendi annesinin (Rose) içinde bulunduğu fiziksel hareketsizlik halinin gerginlik yapısıyla aynı karakterin duygusal haliyle çarpışması bir anlamda karakterler arasında oluşan duygusal köprü yapısının zedelenmesine neden oluyor. Hot Milk, tipik aile travmasının bireye yüklemiş olduğu dengesizlikleri resmetmesiyle en yumuşak anında bile vahşi bir hayvana dönüşerek etrafındaki olumlu her şeyi yıkıma götürmesiyle dikkat çekiyor. Böylesine sahte yumuşak duygu dışavurumlarına sahip olup ancak kendi içinde paramparça şekilde dağılmayı bekleyen bir vazo gibi salonun tam ortasında bir yerde durarak adını sahiplenmesi de yine ana karakteri Sofia’nın kimlik bunalımına işaret ediyor. Böylelikle bir nevi Sofia’nın fantezi dünyasını besleyen Ingrid’in varlığı da adeta çölde susuz kalmış Sofia’ya kazanlarca su getiren beyaz atlı prensi anımsatıyor. Bu anlamda filmin akışındaki büyük susuzluğu gidermesi beklenen Ingrid’in bu konuda hiçbir açlık veyahut susuzluk halini bastırmaması aksine zaten hali hazırda alevlenmiş olan evi körüklemesiyle tam anlamıyla ters bir etki yaratıyor. Bu şekilde film, alması gerektiğinden çok daha fazla duygusal dram yükünü omuzluyor ve artık belli bir noktada film bu ağırlıkla ilerleyemez hale geliyor.

Rustik Kıyının Cazibesi Sinirlere Dokunan Ağrıyı Dindirmiyor
Film boyunca Sofia’nın sinirlerine dokunan her olay filmin ilerleyen dakikalarında boyut değiştirerek adeta kırılma noktası oluşturuyor. Buna bağlı olarak henüz filmin başlangıcında ufacık gibi gözüken sorunlar ve sorunsallar ağı filmin sonuna değin büyüyor. Böylece duygusal olan sinirlilik boyutu bir anlamda metaforik olarak fiziksel bir ağrı eşiğini kaşıyor. Filmin akışına böylesi bir dramı yerleştiren Rebecca Lenkiewicz, bunu yaparken anlatının mekânını olabildiğince sakin bir yer olarak seçiyor ve izleyiciyi sürekli olarak yaz güneşi ve sahiliyle karşılıyor. Buna rağmen filmin kırılmayan ağrılı eşiği, gözümüze vuran güneş ışıkları çerçevesinde daha da yakıcı bir hale geliyor. Filmin görsel duygusundaki hafiflik hikâyenin ağırlığıyla birleşince ortaya sinematik olarak taşınması gereken çok fazla malzeme çıkmıyor. Öte yandan ana karakterlerin çizimindeki derine inmeme durumu ise karakterleri oldukça yüzeysel kılıyor. Bununla beraber Vicky Krieps’in canlandırmış olduğu karakter boşlukta sallanıyor. Bir anlamda Sofia’nın duygusal boşluklarında dinlenme noktası haline gelen bu karakterin derinliği yok denilecek kadar az. Bu şekilde izleyici ile doğrudan bir bağlantı kurmadan karakterin Sofia ile olan uzlaşmalı duygusal birlikteliği yine havada kalan bir başka detay olarak karşımıza çıkıyor.

Duygusal Şantajın Diğer Yüzü
Deborah Levy’nin aynı adlı romanından uyarlanan Hot Milk, kompozisyonun anlatı çatısının yarım ya da eksik tat vermesiyle birlikte, hiçbir zaman tam anlamıyla bütünlüklü bir his bırakmıyor. Bu da filmin tamamına yayılan negatif bir etki olarak tüm sekanslar boyunca havada asılı bir şekilde kalıyor. Derinlemesine incelemediği her karakter yapısını veyahut olayların yaşanmışlıklarını hikâyesine gizem katarak zenginleştirmek yerine sadece köpüklü bir suyun altında boş hava parçacıkları yaratıyor. Buna ek olarak film boyunca oyunculukların da hiçbir şekilde kendilerini gösteremiyor olması üzücü, daha doğrusu yazık. Başlangıçtan beri vaat edilen Ingrid karakteri ile beraber gelmesi beklenen sahilde erotizm fantezisi sadece ulaşılamayan hayali bir amaca dönüşüyor ve Rose’un travmatik anne rolünün Sofia üzerinde yansıması, etrafta yapılan en ufak gürültüye bile duyarlı olup sinirli bir ruh haline geçmesinin nedeni olarak sunuluyor.

Bununla beraber tüm film boyunca adeta nefret kusan bir karaktere dönüşen Sofia’nın ruh hali bunaltıcı bir anlatı sunuyor ve bu durum yoğunlukla filmin en zayıf halkasını oluşturuyor. Statik çekim tekniklerinin pek de statik olmayan duygusal durumlara hizmet ettiği Hot Milk, ihtiyaç duyulan canlılık yapısını kendi süt bardağında toz şeker misali eritiyor ve bardağını tek vuruşta kafasına dikiyor. Filmin adaptasyonunun yapıldığı aynı isimli kitabın Man Booker Ödülü listesine girmesine rağmen filme yönelik yapılan negatif ve benzer eleştirilere sahip olması bir anlamda eserler arası bir yansıma etkisi yaratıyor olsa da Hot Milk, izleyiciyi doğrudan deneyimlemeye davet eden bir yapımdan ziyade, seyirciyi tamamen dışarıda tutan bir film.

