RIPLEY – Bölüm 3: İhlal Edilmiş Hakikatin Su Üzerindeki Yansıması

Kendi benliğinin ve bedenin çığlığını bir kenara bırakarak yavaşça sürümüş olduğu adımları geriye dönüp bir daha çiğnememek üzerine kurulu olan Tom Ripley’nin (Andrew Scott) hayatı gerçekten olmuş olması muhtemel bir hilekârlığın dokunaklı tebessümü gibi dizinin her bölümüne siniyor. Üçüncü bölümün hemen açılış kısmında rastladığımız Ripley’nin İtalyanca öğrenme hali ve sadece temel gündelik bir konuşmanın yansıması olarak beliren bu eylemin kendisi karakter üzerine görünmez bir pelerin gibi yapışıyor. Tam bu anda Ripley’nin en başından beri yolunda olduğu dönüşümün başlangıç sancılarıyla karşılaşıyoruz. Tasvir etmiş olduğu karakter hali sadece Dickie Greenleaf (Johnny Flynn) olma gizemine yönelik değil, aynı zamanda Greenleaf’i Ripley ile buluşturmak ve her ikisini de kapsayan bir kasırgayı tüm göğsüyle kucaklamak üzerine kurulu. Bu şekilde başka bir kimliğin altını her iki ana karakterin de besliyor oluşu nazik ve oldukça estetik bir gizem yapısını avuçlarımızın içine teslim ediyor.

Andrew Scott

Plastikten Yapılmış Bir Kalbin Atışlarını Duymak

Dizi boyunca karşımıza çıkan suretlerin geçişleri temel bir muğlaklık üzerine kuruluyken Ripley her zaman karakterini kurgunun içinde açığa alıyor. Bu şekilde onun gizemli maskesi sadece o, ulaşmak istediği kendi’sine varıncaya değin bizimle kalıyor. Greenleaf’in toplumsal açıdan örnek gösterilen bir kimliğe sahip olması ve bunu saklamaya hiç özen göstermemesi Greenleaf’i bir anlamda sonucunu bilmediğimiz bir açık arttırmanın parçası haline getiriyor. Onun en büyük alıcısı Ripley olurken, bu esnada Greenleaf’in kendi pazar değerini hiçbir zaman hesaba katmayışı ve bunu tüm anlamıyla görünür kılması onu kolay bir av haline getiriyor. Bölümün hemen giriş sahnesinde Ripley’nin birisiyle dil egzersizi yaptığını anlarız ancak bu sahne esnasında Ripley, çalışmasını bitirene dek o kişiyle karşılaşmayız. Bu şekilde Ripley, kamerayı bir nevi ayna olarak kullanır ve her sahnede burada dile getirdiği veyahut bir sonraki sekanslarda dile getireceği cümleleri beyninin her bir yerine çiviyle kazır. Önce söz ile başlayan benliğin değişmesi, daha sonraki aşamalarda yolunu ne zaman kaybeder gibi olsa tekrar çiviyle kazılmış yerlerden geçerek Ripley’e içinde olduğu yolu hatırlatır.

Johnny Flynn

Hiçliğin Arka Kapısının Ziline Basıp Kaçmak

Bu bölümde Ripley’nin özellikle buzdolabına kafayı takmış olduğunu rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Bu da onun benliğinde mecazi olarak an’ı dondurma, sahip olunan şeyleri uzun vadede tüketme yan anlamlarına gönderme yapabilir ancak Ripley’nin gözünde buzdolabının esas rolü, Dickie ile Marge’ın (Dakota Fanning) hayatlarına süreklilik ve yerleşiklik katacak, diğer bir deyişle hayat akışındaki büyük bir değişimin kapılarını sıkı sıkıya kapatacak olması. Ripley ise en hafif tabiriyle, Dickie-Marge ikilisinin hayatlarında bir dizi değişim planlamaktadır (!). Dolayısıyla fani bir yaşamın önemli bir parçası olarak işlev gören buzdolabının ondaki gereksiz yer kaplama karşılığı bir sivri sinek ısırığı gibi tüm bedenini sarar. Her sahnesinde Hitchcock’vari bir atmosferi olan dizinin gidişatı doğal düzleme ait olan gündelik yaşamın ilerleyişini yavaşlatarak sadelikte gerilim duyumunu arttırıyor. Ripley’nin anlayışındaki dostluğa öykünen her sekans, aslında “ölüm” yakarışıyla oldukça alışılmadık bir dostluğun imzasını kanla atıyor. Kuşkusuz ki belli bir narsisizmden beslenen bu yaklaşım biçimi Ripley’i her geçen bölümde daha da güçlendiriyor. Bir nevi kendi mitsel arka planını oluşturan Ripley, aynı şekilde kendi fantezisinin peşinden gidiyor. Bu karakteri iyi ile kötü arasında evrensel bir özne olarak görmek de mümkün. Bölümdeki buzdolabı örneğinde olduğu gibi bir yere yerleşmek, orada sabit bir hayat kurmak için sırf bir buz kalıbı taşıyarak ilk adımı atıyor olmanın onu rahatsız etmesi gibi, Ripley’nin varmak istediği hedef hiçbir zaman sonlu bir zaman ya da mekânı temsil etmez. Bu nedenden ötürüdür ki her bölüm boyunca izleyici olarak Tom Ripley hakkında varacağımız yargılar bağlamında birçok mekân değiştiriyoruz. Mekân değiştirmediğimiz anlarda ise sadece o ülkelerin isimlerini anarak bir anlamda zihnen belli bir kalıba sığamayışın çırpınmasına tanık oluyoruz.

Ripley’nin Dickie’yi parfüm mağazası önünde beklerken camdaki yazı aracılığıyla başka bir gönderme: Latince “Non cuique datum” deyişi aslında daha uzun bir cümlenin başlangıcı ancak bu haliyle, “herkese verilmez” anlamına geliyor, Ripley tam da Dickie’nin sosyal ve ekonomik statüsünü elinden almaya hazırlanırken.

Var-olmayandan Zaten Var-olana Doğru

Buzdolabının Greenleaf’in dairesine girer girmez kameranın Marge ile Greenleaf çiftine Ripley’nin gözünden odaklanması buzdolabına hayranlık ve (iyi anlamda) şaşkınlıkla bakan tarafın faniliği en üst noktasına ulaşırken Ripley’nin mekânı terk etmesi ve bu durumu aşağılaması hep devinim halindeki hedefin gerçekleştirilmesi arzusunu iyice kemikleştiriyor. Hemen bu sahneyi takiben şehrin ortasına yerleştirilen büyük saat sekansının kısaca kendini belli etmesi tam anlamıyla Ripley’nin buzdolabı üzerinden yaptığı hayat felsefesinin bir aksesuarı niteliğinde karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda serinin tüm bölümleri Ripley kaptanlığında ilerliyor denebilir. Daima gözden kaybolması gerekirken her zaman mekânların tam da bilindik yerlerinde karanlık nefesini almayı sürdüren Ripley, görüş alanımıza dahil olmak için diğer karakterlerin sınırlarına ve ötesine dek yüzer. Dizinin bir anlamda kırılma noktası sayılabilecek bu bölümde Greenleaf projesi iptale doğru giderken durumun değişmesini istemeyen Ripley, seyirci açısından akışın destansı ve mitik yanından da hiçbir şey kaybettirmez. Kuşkusuz tüm Ripley uyarlamaları arasında en farklı konuma şimdiden sahip olan Steven Zaillian’ın versiyonu her ne kadar sinema ve edebiyat tarihi açısından tanıdık bir figüre hayat vermiş olsa da biçim ve karakteri taşıyan kişi bağlamında bu versiyonun tadı diğer versiyonlarla karşılaştırıldığında ağızda şekerli bir tat bırakmıyor. Tasarı halindeki gerçek hayatın somut deneyimi her bölümde Ripley’i bulurken dizinin bu bölümünde özellikle Greenleaf’in suyun derinliklerine uzanan macerasından bir tutam da Ripley nasipleniyor. Böylelikle karakterler arasında eş zamanlı olarak gerçekliği soyuttan somuta hızlı bir şekilde deneyimleme hali, bütünsel bir antagonizm algısının çanlarını çalıyor.

Johnny Flynn & Dakota Fanning

Kör Arzunun Boğazına Takılmış Tavuk Kemiği

Ripley’nin mutlak gerçekliğinin yansıması sezonun üçüncü bölümü itibariyle biraz kara komedi etrafında dönüyor. Sandalın içinin taşlarla doldurulması veyahut yakılmaya çalışılarak ortadan kaldırılmasına yönelik eylemler bir anlamda Greenleaf’in geri dönüşü olmayan yolunu inşa ediyor. Burada tam da kayık sahnesinde Eski Yunan mitolojisinde yer etmiş olan ölülerin geçidi olan Acheron/Styx nehrinin bir modern yansımasını görebiliriz. Kayığı süren Charon’ın yüzyıllar içerisinde birçok temsili çeşitli sanat dallarında kullanıldı. En başta sandalı sürenin Greenleaf olduğunu görüyoruz. Buna göre Charon’ın buradaki temsiline en yakın Greenleaf gözüküyor. Kendisinin Ripley ile mutlak bir konuşma planlıyor olması da bir anlamda Acheron/Styx nehrinin geçilmesi işlevine gönderme yapıyor ancak buradakine göre mitin temsili hiç düşünülmedik bir şekilde kendisini sulara teslim ediyor ve aslında düşünsel düzlemde en ince ayrıntısına dek Charon’un Tom Ripley’den başkası olmadığı ortaya çıkıyor. Özellikle bu sahnede kullanılan mite yönelik zıtlık/karşıtlık anlatı biçimi miti daha önceden tatmış olanlar için oldukça sıcak bir karşılama sunuyor.

Dante ile Vergilius, Charon’un Kayığında Styx’i Geçerken (Gustave Doré)

Bu noktada bölümün adındaki hoş dokunuştan da bahsedelim, “Sommerso” sözcüğü İtalyanca’da “batık” ve “su altında”  anlamlarına geliyor, bölümde olup bitenler açısından bu son derece normal ancak kelimenin aynı zamanda iki bölüm sonra (5. bölüm, 6. dakika) dizide önemli rol oynayan nesneler arasında yerini alacak olan cam kül tablasına da göz kırpıyor olması, “cinayetlerin başladığı bölüm” bağlamında incelikli bir metafor olmuş. Zira Venedik’in Murano kentinde üretilen yüksek kaliteli cam işçiliğiyle bağdaştırılan ve marka haline gelen bir sözcük aynı zamanda Sommerso. Bölümün sonundaki yüzük ayrıntısı ise ilahi ateşi çalan ve bu sebepten ötürü zincirlere vurulan Prometheus‘a bir gönderme sayılabilir. Bu şekilde yüzük, Samson’un saçları misali, Vladimir Propp’un biçimbilimsel masal çözümlemelerinde bahsettiği “büyülü obje” tanımına uygun bir şekilde gücü temsil etmesinin yanı sıra yapılan eylemin unutulmaması için bir nevi aksesuar görevi görerek Ripley’in teniyle buluşuyor. Böylece uzun zamandır beklenen yeni bir benliğin benimsenmesi için Ripley, kendi zincirlerine vuruluyor.

Burcu Meltem Tohum

Tüm RIPLEY yazıları için tıklayın.

Bir Cevap Yazın