Eşyayı çevreleyen mekân, ya da örneğin bir kentin simgesi olan bir yer ve o yerdeki nesneyle ilgili ortak hafızadan söz ederiz. Yine bir nesnenin yaşamımızın belli bir dönemiyle, bir kişiyle ilişkilenmesine bağlı olarak hatıraya dönüşmesi herkes tarafından tecrübe edilmiştir. Eşyaya yüklediğimiz anlamlar ve yaşantılarımız, o eşyayı kişileştirmemize neden olur. Yaşantı, duygu, hafıza ve eşya arasında bir ilişki kurulur. Augustinus, nesnelerin imgeler aracılığıyla hafızamızda yer aldığını ve bu imgelerin çağrışımlarla yüklendiğini söylerken birine sıradan gelen bir nesnenin yaşanmışlık nedeniyle başkası için taşıdığı anlamları işaret etmiştir tam olarak (2010, s. 303). Eşyanın imgesi, hafızada birazı gerçek birazı düş ürünü bir hikâye kurgular. Arnd-Michael Nohl, Eşya ve İnsan adlı kitabında Walter Benjamin’in çocukluğunda yazı masasıyla kurduğu ilişkiyi şöyle anlatır:
Yazı masası burada artık sadece kişisel bir nesne değildir. Benjamin ona canlı bir kimlik kazandırır, öyle ki onunla karşılaştığında “kavuşma” kutlamaları yapar. Georg Herbert Mead’in yazılarında değindiği gibi kişisel bir kimlik kazandırılan eşya ile kurulan bu sosyal ilişki Benjamin için yazı masasını okul dersleriyle denge kurduğu bir yere dönüştürür […] Yazı masası aynı zamanda Benjamin’i kendi düşüncelerinden saptıracak her şeye karşı bir koruma duvarıdır. (2018, s. 175)

Peki, yazı masasıyla kavuşmaları her defasında bir şölene dönüşen Benjamin’in tersine bir duygu durumu, örneğin bir ilişki sonrası için geçmişte onca olumlu anlamlar yüklenmiş nesnelerin hafızada ve yaşanılan mekândaki yeri nedir? En bilindik çözüm, eşyanın bir kutuya sıkıştırılıp göz önünden uzaklaştırılmasıdır, yaşantıyı da hafızadan silmek, unutmak için. Augustinus, aynı kitapta “unutma hafızanın yokluğundan başka nedir ki?” diye sorar ve mutlak bir unutmanın mümkün olmadığını vurgulamak istercesine bölüme “Unutma da hatırlanır” başlığını koyarak bu mesele üzerine tartışması boyunca unuttuğumuzun farkında olma halinin bile unutmanın gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda zihnimizdeki soru işaretlerini çoğaltır (2010, s. 313-315). Murathan Özbek’in Bitmiş Aşklar Müzesi (2017) filmi, birbirine koşut iki hikâye çerçevesinde bu sorulara kimi yanıtlar bulmamızı sağlar ama bir yandan da yeni sorulara olanak tanır.

Açılış sekansında filmin başkarakteri Ali’nin (Gün Koper) adımını attığı mekân, zihinde kurgulanan hikâyeye kaynaklık eden yaşantıdan öncesini çağrıştırır. Hafıza da tıpkı o müze gibi birkaç parça eşyadan ibaret, boş bir uzamdır. Birkaç parça eşya ise daha öncesinin kalıntılarını simgeler sanki. Ali’nin meraklı gözlerle bu mekânı gezmesi, onun hikâyesine dair ilk ipucudur. Filmdeki her karakter, gerçekle mesafesi farklı olsa da bir hikâyenin taşıyıcısıdır. Örneğin, Ali’nin fotoğrafçılık yapması, fotoğrafları çekerken, başka bir deyişle yaşamının her anında izlemekte olduğu dünyayı kaydederken sabitlendiği konumu, tek başınalığıyla ve bu yüzden gerçekte yaşamadığı anları zihninde yaşamış gibi canlandırmasıyla ilişkilidir. Müzenin dışında bir ormanda ya da deniz kenarında gördüğümüz karakterin doğanın içinde hep tek başına oluşu, onun yer aldığı bütün sahnelerde pekiştirilir neredeyse. Özel alanda görüldüğü anlarda da durum değişmez. Bir yatak, duvarda bir tablo, yatağın karşısında bir saksı ve dışarıyla bağlantı kurabildiği tek nesne olan pencerenin bulunduğu odası da neredeyse bomboş oluşuyla kendisine ait bir hikâyesinin olmadığını duyurur.

Müzede çalışmaya başladıktan sonra ona verilen odanın duvarındaki panoya çektiği fotoğrafları asması, yine boş olan mekânı zihninde kurguladığı hikâyelere benzer biçimde dolduracağını haber verir. İşe başlayınca müzeye gelen kişilerle kısa süreli iletişim kurarken bırakılan eşyaya dair hikâyelerin anlatılmasına izin vermemesi dikkati çeker. Hepsi için kendisi bir hikâye kurmak ister gibidir. Kamera, ziyaretçilerin yüzleri yerine ellerindeki eşyaya odaklandığında ise verilen göstergeler üzerinden kendi hikâyelerini yazmaları için izleyiciye olanak tanınır adeta. Üzerinde “aşk” yazan kül rengi kutu, bitmiş bir hikâyeyi imlerken hemen önünde göze çarpan kafes, ilişkilerdeki tutsaklığı, birinin av, birinin avcı oluşunu hatırlatır örneğin.

Eşyasını bırakmaya gelen kişilerden yalnızca ad soyad ve ilişkinin başlama ve bitiş tarihi gibi temel bilgiler isteyen Ali’ye bir kadının bu sorulara “hatırlamıyorum” yanıtını vermesi bile onun için bir hikâye kurgulamasına engel teşkil etmez. Müzenin sergi salonu, gelen eşyayla yavaş yavaş dolarken Ali’nin hikâyeleri de ete kemiğe bürünür. Ne var ki, sergi salonu hikâyelerle canlanadursun Ali’nin özel alanı değişmez. Bir gün, bir biçimde kendisini de dâhil ettiği hikâye, Ali’nin yaşamındaki monotonluğu kırar. Genç bir çiftin hikâyesi, başkarakterin renksiz yaşamının tam aksine bir dünyaya kapı aralar. Bitmiş ilişkisinden kalan eşyayı müzeye bırakmaya gelen genç adamın (Ahmet Rıfat Şungar) ilişkilerin sonundaki fasit daireyle ilgili sözleri yabancıdır önceleri Ali’ye.

Filmin başlarındaki bir sahnede kayıt altına aldığı eşyanın sahibinin hikâyesini anlatmasına izin vermezken genç adam, eşyanın hikâyesinin anlatılıp anlatılamayacağını sorduğunda başkarakterin bu kez sessiz kalışı, hiç tecrübe etmediği o duyguyu az da olsa hissedebilmek için gerçek bir hikâyeyi yaşayanın ağzından dinleme isteğini sezdirir. Genç adam, tam da başkarakterin isteyeceği gibi (!), hikâyesine başlamadan müzeden ayrıldığında onun ve genç kadının (Büşra Develi) olası hikâyesini zihninde yazmak yine Ali’ye kalır. Peki, hikâyelerin hangisi gerçeğe en yakındır? Genç adamın hiç başlamadığı mı yoksa Ali’nin zihninde canlanan mı? Filmin başındaki “Benim gerçeğim hayallerim” tümcesi, bu soruya yanıt gibidir.

Çerçeve olay örgüsü içinde genç çifte dair olay örgüsünün filmde ağırlık kazanmasıyla beraber başkarakterin mekâna bağlı olarak adeta şizofrenik bir biçimde düşle gerçek karşıtlığında ikiye bölündüğünü görürüz. Müzedeki arabanın koltuğuna oturup düş kurduğu gerçeklikle genç adam yerine kendisini genç kadının sevgilisi olarak gördüğü düşsel bir evren… Panoya astığı, deniz kenarındaki fotoğraf elinde dururken ona gerçeği söylese de düş gücü, başka bir senaryo yazmayı sürdürür. Ali’nin panosu, fotoğrafları ve penceresi gibi birkaç eşya, Benjamin’in yaşamında özel bir anlam taşıyan yazı masasıyla benzer bir işlev görür. Onu düşlerinden saptırarak gerçeğin kucağına bırakacak her şeyden kendisini koruyabildiği bir duvardır bu birkaç parçanın bütünü. Başkalarıyla konuşurken yüzünde her tür duyguyu gizleyen bir maske mevcutken düş kurduğu zamanlarda ifadesizliğin yerini bazen merak bazen de bir tebessüm alır.

Başkarakter ve müzeye eşya bırakan gerçek ya da düşsel kişilerin temel ve yan hikâyelerine bağlı olarak iki hat üzerinden ilerleyen film, hem “Benim buraya bırakacak hiç eşyam olmadı” diyen adama, başka deyişle aşka hiç başlamamış insanlara hem de bitmiş aşklara dair sözünü söyler yaklaşık yirmi dakikada. Burada sergilenecek hiçbir eşyası olmayanlar, eşyayla beraber başkalarının hikâyelerine de ortak olurken eşyasını bırakmaya gelenlerse sanki hafızalarında kalan her şeyi silmek ister ama Augustinus’un dediği gibi unutma hatırlanıyorsa bu olanaksızdır ve Bitmiş Aşklar Müzesi, onların hafızalarına bir defa yüklenmiş her şeyi saklayan bir uzamdan başka bir şey değildir. Hafızanın ta kendisidir.

Kaynakça
- Augustinus (2010), İtiraflar, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
- Nohl, A. (2018). Eşya ve İnsan: Bir Pratik İlişkinin Felsefesi, Pedagojisi ve Sosyolojisi. Çev. Özden Saatçi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
