Günümüzde Deadpool filmlerinin yönetmen koltuğunda oturmakta olan Shawn Levy’nin 2011’de çektiği Real Steel (Çelik Yumruklar) bilindik popüler rise and fall (yükseliş ve çöküş) kodlarının neredeyse tümünü içerirken aynı zamanda insanoğlunun geçmişinden bugününe ve hatta filmdeki gibi yakın geleceğine de göndermelerde bulunan hayli dolu bir film. Eğlencelik yönü ağır bassa da verdiği mesajlar açısından da Real Steel izlenmeyi hak eden bir yapım. Başrolde kalplerimizi 2000 yılı itibariyle fethetmiş olan Hugh Jackman’ın bulunduğu filmde, kendisine Lost ile yıldız statüsüne ulaşan Evangeline Lilly ve çocuk yıldız Dakota Goyo eşlik ediyor. Anthony Mackie ile Kevin Durand ikilisi de yan rollerde parlayan performanslar sergiliyorlar.
KONU
Yakın bir gelecekte boks dünyası hayli ileri gitmiş, insanlar yerine robotlar boksör olmuştur. İnsanların robotlara bir çeşit kulaklıkla direktifler vererek dövüşlerin sürdürüldüğü bu çağda, yaptığı her iş elinde kalan eski boksör Charlie Kenton (Hugh Jackman), doğduğunda kaçıp uzaklaştığı oğlu Max Kenton (Dakota Goyo)ile tesadüfen tanışınca hayatı bambaşka bir yere evrilecek, paranın, kazanmanın değil duyguların değerini anlamaya başlayacaktır.

ELEŞTİRİ
Öncelikle John Gatins, Dan Gilroy ve Jeremy Leven üçlüsünün imzası bulunan senaryoya parmak basmamız gerektiği kanaatindeyim. Film hem spor filmi, yol filmi, hem de aile, kavuşma, aşk filmi ve fantastik film olmanın üstesinden, bu üçlünün engebeli yollarda oldukça sağlam duran başarılı senaryosuyla geliyor. Tüm bu janralar arasında keyifle yolculuk ediyoruz ve yolculuk esnasında Charlie ile oğlunun karakterlerinin dönüşümlerine, birbirlerini nasıl tamamladıklarına, Charlie’nin kibir ve duygusuzlukla baskın karakterini Max’in nasıl elimine ederek onu daha insancıl birisine dönüştürebildiğinin de şahidi oluyoruz.
Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.
Charlie ilk sahneden itibaren bize başarılı bir şekilde tanıtılıyor yönetmen tarafından. Sabah vakti bira içen, sayısız kişiye borcu olan ve bunları ödemekten genel olarak kaçan bir karakter. Robot dövüşçülüğünü de elindeki robotların devamlı yenilmelerini, parçalanmalarını izleyerek kaybediyor. Ancak buralarda kendisinden hiçbir zaman bir duygu kırıntısı görmüyoruz, sadece kazandığı ve kaybettiği paraya bakıyor Charlie. Hiç ortada yokken birden bire hayatına giren oğlu Max ise işte bu yüzden Charlie için çok önemli bir kırılma noktası oluyor.

Oğlu Max ve onun hayatını bir şekilde kurtarmış olan Atom adlı eski püskü bir robotla birlikte üçü kusursuz bir takım oluşturuyorlar. Maçlar kazanmaya başlıyorlar ve bunlar olurken Charlie ile Max’in baba-oğul ilişkisi de sağlıklı bir şekilde gelişmeye başlıyor. Burada robot Atom da çok önemli bir pay sahibi aslında. Max’in Atom’u tamamen inisiyatif alarak gece gündüz eğitmesini seyretmek Charlie’de de önceden sönmüş olan ışıkların yanmasını, kendisini toparlamasını sağlıyor. Eski boksörlük günlerine takılı kalmadan, tamamen robotla empati kurarak, yani daha önce hiç tatmadığı bir duyguyu kullanarak Charlie, Atom’un antrenörü olarak aslında onun parçalarını tamir ederken kendisini de tamir ediyor. Finalde de görüyoruz ki artık Charlie için kazanmanın, zirvede olmanın hiçbir önemi yok. Çünkü kendi öz saygısını kazanıyor, oğlunun koşulsuz sevgisini kazanıyor ve sevgilisi Bailey’nin de (Evangeline Lilly) kalbini kazanıyor. Atom ile birlikte ise tüm seyirciyi, maç spikerinin de söylediği üzere halkı kazanıyorlar, halkın sporcularına evriliyorlar. Charlie bir noktadan sonra ilk başta Max’in üvey babasıyla anlaştıkları parayı da reddederek artık paranın göz boyayan, Diyojen’in dediği gibi “iyi hizmetçi, kötü efendi” özelliğinden kendini kurtararak duygularının sesini dinlemeye başlıyor.

Burada başka bir noktaya daha değinmek gerekiyor. Yazımızın başlığında gördüğümüz ‘insan doyumsuzluğu’ üzerine birkaç kelam etmek yazıyı daha zengin, filmi de daha değerli yapacak gibi, naçizane. Bildiğimiz üzere film 2011 yapımı olmasına karşın en az 2020’ler sonrasında geçiyor. Dövüş sahnelerinin hepsinde görüyoruz ki statlar binlerce yıl önceki gladyatör dövüşlerinin düzenlendiği arenaları andırıyor, andırmakla kalmıyor neredeyse bire bir aynısı. Filmin birkaç yerinde Charlie’nin Max’e söylediği, seyirci ile ilgili gerçekler ve kazanmanın, akacak robot kanının, dökülecek robot parçalarının ne kadar fazla olursa kazanmak için o kadar önemli olduğu vurgusunu yapıyor. Burada elbette bizler de insanoğlunun aradan binlerce hatta on binlerce yıl geçse de değişmediğini, değişmeyeceğini, daima kendi kozmik, hedonist zevki ve bencilliği için birilerini, bir şeyleri gözünü kırpmadan sömüreceğini, bunun adeta insanın kanında olduğunu görüyoruz. Film bu yönüyle aslında yüzümüze de ‘çelik yumruklar’ atmaktan hiç çekinmiyor ve iyi ki de yapıyor.

Yavaş yavaş sona doğru geldiğimizde ise, özellikle final dövüş sekansında 1976 yapımı ilk Rocky filmine hayli gönderme mevcut. Rocky’deki Apollo Creed, Real Steel’de Atom’un karşısındaki tartışmasız şampiyon robot Zeus ile vücut buluyor. Atom ise burada henüz neredeyse hiç tanınmamışlığı, yıkık döküklüğü ve çelimsizliğiyle Rocky Balboa oluyor. İki filmin finali de birebir aynı. Rocky, Apollo’ya hiç tahmin etmediği bir maç yaşatarak ona karşı hakem puanıyla maç kaybederken Atom da aynı şekilde Zeus’a raunddan raunda kök söktürerek hakem puanıyla kaybediyor ancak Rocky gibi Atom da kalpleri, gönülleri kazanıyor. Bu gerçekleşirken bunu bir robotun sağlamış olması, yani insanların, Charlie’nin, Max’in, Bailey’nin hayatına etki etmesi ve onları dönüştürmesi de bir başka önemli soru olarak karşımıza dikiliyor.

